Ahmet BİLEN

İnsanlık tarihinin ilk ve en büyük dava erleri, davet önderleri ve bizim için örneklik teşkil eden şahsiyetler hiç şüphesiz peygamberlerdir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (sav) kadar nice peygamberler gelmiş ve bu davada bize hayatlarıyla sözleriyle, fiilleriyle örnek olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle gece demeden gündüz demeden, kimi zaman gizliden gizliye kimi zaman açıktan, bazen ferdi bazen toplu, bazen özel bazen genel olarak hiç bıkmadan usanmadan, ecirlerini sadece Allah’tan umarak, hiçbir karşılık beklemeden davette bulunmuşlardır.

Her bir peygamberin hayatı bizim için ayrı ayrı birer ibrettir. Kimi peygamber İslâm davası uğrunda can vermiş, kimisi etrafındaki birkaç samimi mü’min ile Allah’a kavuşmuş, kimisine de hiç kimse iman etmemiştir, kimisi de devletlerin idaresini (iktidarı) eline alıp Allah’ın şeriatıyla yönetecek şekilde geniş kitlelere ulaşmış ve kral peygamber olarak isimlendirilmiştir. Peygamberler, dava erlerinin yaşayabileceği durumun her türlüsünü yaşayarak insanlığa örnek olmuşlardır. Hayatın insana tattıracağı her yaşam biçimini yaşamışlar ve insanlığa herhangi bir bahane bırakmamışlardır. Kimisi hastalıkla mücadele etmiş, kimi devlet memuru olmuş, kimi bizzat devlet başkanı olmuş, kimi toplum içerisinden dışlanmış, fakir iken zenginleşmiş, zengin iken fakirleşmiş; mal ve evlat imtihanlarından geçirilmiş, yurdundan çıkarılmış… Velhasıl bir insanın yaşayabileceği her şeyi yaşamışlardır.

Peygamberler; bazen kardeşleriyle, bazen yakın arkadaşlarıyla, bazen oğullarıyla, bazen başka elçilerle desteklenerek bu kutlu davada tek başlarına bırakılmamışlardır. Bu durumda da davetçi için güzel örnekler vardır. Davetçi en yakınından başlayarak kendisine destekçi/ler oluşturmalıdır. Allah hiçbir kulunu İslâm davasında yalnız bırakmaz.

Peygamberlerden Hz. Yûsuf’un (a.s) hayatına baktığımızda davetçi için nice ibretler görebiliyoruz. En zor zaman ve şartlarda dahi daveti elden bırakmamış zindan arkadaşlarını İslâm’a davet etmiştir. Kur’ân’da da ifade şu şekilde geçmektedir: «Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir ispatlayıcı delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler (1).» Bu olay zindanda yaşanmaktadır. Rahat, önünde mikrofon, elinde notlar, yanında su bulunan konuşmacıların sahip olduğu gibi bir ortam değildir.

Nûh (a.s), Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği gibi gece-gündüz davette bulunmuş. Fakat toplum onu duymamak için her şeyi yapmıştır. Hatta daha da ileri giderek Nûh’u (a.s) tehdit etmişlerdir. Nûh’un (a.s) tehditlere karşı tavrı ise: “Onlara Nûh’un hikâyesini anlat: Hani o soydaşlarına demişti ki; «Ey soydaşlarım, eğer karşınıza çıkıp Allah’ın ayetlerini hatırlatmam ağırınıza gidiyorsa ben Allah’a dayandım; siz de Allah’a ortak koştuğunuz putlarla birlikte ne yapacağınızı kararlaştırınız, sonra vardığınız karardan dolayı başınız ağrımasın; arkasından şahsıma ilişkin kararınızı, bana hiçbir mühlet tanımaksızın uygulayınız (2).”Ne yaparsanız yapın, bir adım dahi olsa geri atmayacağım” tavrıdır bu tavır. Zulme, haksızlıklara, Allah’ı tanımayanlara karşı direniştir.

İbrahim (a.s), davete en yakınından başlamıştı, babasından. Eğer babası kendisine destek olursa işinin daha kolay olacağını biliyordu. Davet ederken yumuşak dilin önemini de göz ardı etmemek gerek. İbrahim (a.s) babasını uyarırken şöyle diyor: Hani babasına demişti: «Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun? (3)» “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” derler. Her ne kadar İbrahim’in (a.s) babasını cehalet ve putperestlik deliğinden çıkarmamışsa da bu kural genel geçerdir.

Bu konuda birçok örnek verilebilir; ama bizce yeterlidir. Bazıları “onlar peygamberdi, biz kendimizi onlarla nasıl kıyaslayalım” diye yağ gibi üste çıkmaya çalışabilir. Peygamber efendimizin (sav) güzide sahabeleri de bizim için birer örnektir, bu kutlu davada. Bizim için, en güzel örneklerden bir örnektir, Mus’ab bin Umeyr. Annesinin gözbebeği, Mekke’de en pahalı elbiseler giyeni, en güzel ayakkabılar giyeni, en güzel yiyecekler yiyeni, en asil atlara bineni, Peygamber’in (sav) deyimiyle “Mekke’de Mus’ab’dan daha zarîf, daha nârin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi.” Hayatını belki defalarca hikâye okur gibi okumuşuzdur. Hayatının sonuna baktığımızda, kendisini örtecek bir kefeninin olmadığını görüyoruz. Mus’ab b. Umeyr Useyd b. Hudayr’ı -ki o esnada elinde mızrak, hiddetli bir şekilde Mus’ab’a hakaretlerde bulunuyor- İslâm’a davet ederken yumuşaklığı ve sakinliği bizim için ibret vericidir: “Hele biraz otur! Sözümüzü dinle. Maksadımızı anla, beğenirsen kabûl edersin. Yoksa engel olursun” dediğinde Useyd’in yelkenleri iner ve Mus’ab (r.a) İslâm’ı anlatınca Useyd Müslüman olur. Bu olay, yaşanan yüzlerce olaydan sadece bir tanesidir.

Bir başka sahabe Tufeyl b. Amr ed-Devsî, Müslüman olur olmaz hemen kabilesine döner, başta aile efradı, babası kızı ve Devs kabilesinin tümü Müslüman olmasını sağlar. Tufeyl babasının ve kızının Müslüman oluşunu şöyle anlatır: Eve gittiğimde babam gelip, beni bu hâlde gördü. Ona dedim ki: Ey babacığım! Benim üzerime gelme! Ne ben sendenim ne de sen bendensin! Babam da: Sebebi nedir? Ey oğlum! Tufeyl: Ben, artık Muhammed’in (sav) dinine girip Müslüman oldum. Bunun üzerine babam da: “Oğlum, senin dinin benim dinimdir” dedi ve Müslüman oldu. Sonra kızım geldi ve ona, “benden uzak dur, ben senden değilim, sen de benden değilsin” dedim. Kızım, “Niçin babacığım?” dedi. Ben: “Müslüman oldum, İslâm bizi farklı kıldı” dedim. Kızım: “bundan böyle senin dinin benim dinimdir” dedi (4). Sahabe hayatından da birçok örnek verebiliriz. Malumdur ki birçok sahabe Medine’nin dışında vefat etmiştir. Resûlullah’ın (sav) vefatından sonra her biri bir bölgeye ve beldeye göç ederek İslâm’ın yayılmasını sağlamışlardır. Sahabeden sonra da tabiin ve onlardan sonra gelenler de İslâm davasının önderliğini yapmışlardır.

İnsanlığın hiçbir döneminde İslâm davetçileri eksik olmamış her zaman ve şartta davet görevini yapanlar olmuştur. Bizim için daha iyi örnekler olması için yakın tarihimizden davet önderlerinin hayatlarını okumamız ve onlardan ibret almamız gerekmektedir. Yakın tarihimizde de mallarını ve canlarını bu uğurda feda eden birçok davet önderi yer almaktadır. Bunların en güzel örneklerinden biri hiç şüphesiz Şehit Dr. Abdullah Azzam’dır. Hayatının her merhalesi davet çalışmalarıyla ve mücadele ile geçmiştir. Savaş zamanında savaşmış, eğitim zamanında eğitim almıştır. Filistinli olmasına rağmen Afgan cihadı ile özdeşlemiş ve Müslümanların yaşadığı her karış toprağı vatan olarak görerek o uğurda mücadele etmiştir. Afganistan’ın Ruslara karşı cihadı başlayınca üniversite hocalığından istifa etmiş ve cihada katılmıştı. Şehadeti sonrasında kendisi hakkında söylenenler onun değerini gözler önüne sermekteydi. Onun hakkında Üstad Mustafa Haydar Şöyle diyor: “Azzam konuştuğu zaman sanki yükselip uzayan bir dalga gibi güçlü bir karakterde görünürdü. İçinde sadece yanan bir kalp vardı. Sebat, istikrar, denge gayesi olmak onun kanunuydu. Dünyanın hükümlerine aldırmadan nefsine hâkim olmaya çalışırdı (5).” Dünya İslâmî Hayır Heyeti ise taziyesinde şunu belirtiyordu: Kendini Allah’a satan adam, Afgan mücahitlerine, cihatlarında ve fedakarlıklarında katılmak için, ailesiyle birlikte Peşaver kentine hicret etti. Dünyayı boşayarak, Allah yolunda şehadet talep ederek cihat sahalarında yaşayan adam… şecaatle, fedakarlıkla ve fedailikle bilinen ve düşmanların onu öldürme ve suikast tehditlerine aldırış etmeyen adam (6).” Büyük âlim ve davetçi Ebu’l-Hasan en-Nedvî de hayatını İslâm davası uğrunda feda etmiş değerli şahsiyetlerdendir. Hindistanlı âlim ve davetçi hayatının birçok bölümünü yolculuklarda geçirmiş ve İslâm topraklarını karış karış gezerek tebliğde bulunmuştur. Bu geziler aylarca sürmektedir. Kendisi hakkında şöyle denir: “Etkili bir hitabeti, keskin bir zekâsı vardı. Hak yolunda mücadele edecek âlim ve davetçileri yetiştirmek için büyük çaba harcardı. Maddiyat karşısında imanın güçlendirilmesini, vahyin akıldan üstün tutulmasını ilke edinmişti. Batı düşüncesini ve materyalist medeniyeti eleştirdi. Kadıyanilik fitnesine karşı direndi. Beşeriyetin hidayeti hususunda İslâm ümmetinin etkinliğini arttırmak için çalıştı. Bütün Müslümanların ortak sorunu olması hasebiyle Filistin sorununa önem verdi. İslâmî uyanışa rehberlik etmek, Müslüman olmayanları İslâm’a davet yolunda büyük çabalar harcadı (7).”

Allah yolunda ve Allah’ın davası uğrunda canını, malını, bütün mesaisini harcayan nice örnek yiğitler vardır ki biz onları anmadan geçersek onlara haksızlık etmiş oluruz. Şehid İmam Hasan el-Bennâ, Şehit Seyyid Kutub, çöl aslanı Ömer Muhtar, Malcolm X, Said Nursî… Bu değerli şahıslar ya zalimlerin kurşunlarıyla ya da darağaçlarında canlarını vererek Allah’a verdikleri sözü tuttular. Vera sahibi, ilmiyle amil, sadık davetçi, zahid mü’min Abdulfettah Ebu Ğudde’yi, davetçi âlim Said Havva’yı, Cemaat-i İslâmî’nin kurucusu Allame Mevdûdî’yi, şair, filozof ve davetçi Muhammed İkbal’i, Dr. Mustafa Sıbâî’yi anmamak da yine haksızlık olur.

Bu âlim ve davetçilerin her biri gökteki yıldızlar gibidirler. Bu önderlerden alacağımız birçok azık vardır. Buraya alamadığım daha nice dava önderleri de vardır. Allah hepsinden razı olsun, bizi de cennetlerinde onlara komşu etsin. Bu şahısların hayatını iyice irdeleyip okumamız ve bunlardan ibretler almamız duasıyla.

 

Kaynakça

1) Yûsuf Suresi, 39-40.

2) Yûnus Suresi, 71.

3) Meryem Suresi, 42.

4) Mahmut Şâkir, Sahabe Hayatından Tablolar, 4, s. 68.

5) Abdullah el-Akil, Çağdaş İslâmî Hareket ve Davet Önderleri, s. 101.

6) A.g.e, s. 102.

7) A.g.e, s. 292-293.