Modern insanın dünyaya bakan yüzü yoğun, yorgun ve yalnız… Allah’a ve ahirete bakan yüzü ise durgun, verimsiz ve ruhsuz… Çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek, akıl almaz bir yoğunluktur, almış bizi götürüyor. Çocuk için bilgisayar, oyun, okul, kurs, sınav maratonu… Gençler için kariyer, ihtisas, bir işe kapak atma telaşı, ballı bir evlilik uğraşı, imaj, sosyal medya, eğlence ve tatil… Kadın için konfor, zenginlik, kazanarak kendini kabul ettirme telaşı, diziler ve dedikodu… Erkek için servete servet katma yarışı, ailesi için daha iyi bir gelecek kaygısı, ihtiyaçtan fazlasını biriktirme telaşı…
Söyler misiniz bana! Hayata böyle bakan, dünyaya böyle sarılan müslümanlar İslam adına ne yapabilir, din adına, dünyaya neyi miras bırakabilirsiniz? Hayatını bu telaş ve kaygıyla yaşayan bir müslümanın jet hızıyla kılacağı bir namazdan, uykulu uykulu dinlediği bir sohbetten başka, istifade edeceği bir şeyi kalır mı bilmiyorum!
Şu anlatacağımız olay, içinde bulunduğumuz trajikomik durumu yansıtması bakımından çok manidar. Zamanın birinde, bir köyde imamlık yapan bir imam, namaz sonrası köyde gezinirken, bir köylünün sonbahar öncesi evinin damını sıvamak için çamur yapmakla uğraştığını görüyor. İmam selam verip, köylünün halini hatırını soruyor.
Köylü de yaklaşan sonbahara hazırlık olsun diye, evini sıvamaya çalıştığını söylüyor ve ekliyor: “Ne olacak, fani dünya işte, uğraşıp duruyoruz.”
İmam sorar: “Çamurun içinde tepinirken, o sırtındaki de nedir?”
Köylü cevap verir: “Sırtımdakinin içinde yoğurt var. Hazır tepinmişken, içindeki de, yağ ve yoğurt olarak ayrışsın istedim” diyerek ekliyor. “Ne olacak fani dünya işte, uğraşıp duruyoruz”
İmamın gözü köylünün elindekine takılır: “Peki bu elindeki kirmenle eğirdiğin yün de neyin nesi?” diye sorar.
Köylü de: “Hazır elim boşken, bu yünü de eğiriyorum. Kış yaklaştığı için hanım da bu iple kazak, çorap yapıp satıyor.” dedikten sonra “Ne yapalım fani dünya, uğraşıp duruyoruz” diye ekliyor.
İmam şaşkın şaşkın dinledikten sonra tekrar sorar: ‘‘Peki, geldiğimde bir şeyler mırıldanıyordun, o mırıldadığın da neydi?”
Köylü: ‘‘O mu? Yasin Suresi’ni ezberlemişim de, bazı köylülerin ölülerine ücretli Yasin okuyorum. Ne yaparsın fani dünya işte, uğraşıp duruyoruz” diye de ekler.
Her defasında “Fani dünya işte, uğraşıp duruyoruz” diyen köylüye imam dayanamayıp şu cevabı verir: “Fani dünya değil de ebedi dünya olsa daha nasıl uğraşacaktın!”
Evet, öyle bir dünya algımız ve aktivasyonumuz var ki bütün bedenimiz dünyaya adeta demir atmış vaziyette… Bütün kavgamız ve savaşımız dünya ve dünyalıklara yönelik… Uhrevi yönümüz ise, köylünün dediği gibi “fani dünya işte!” deyişimizden ibaret hale gelmiş.
Dünyanın fani, ahretin ebedi olduğuna gerçekten iman etmişsek sırtımızdaki yükün İslam davası, elimizdeki işin yerine getirmemiz gereken görev ve sorumluluklar, dilimizdeki sözün tebliğ olması gerekir.
Her geçen gün dünya ve içindekilere yönelik maharet ve gayretimiz, çaba ve mesaimiz artarken; Allah’ın dinine yönelik itembellik ve rehavetimiz, pasiflik ve vurdumduymazlığımız artmaktadır. Peygamber (s.a.s.) “gün gelecek düşmanlarınız, kargaların leşin üzerine üşüştüğü gibi sizin üzerinize üşüşecek” diye buyururken; aynı zamanda Müslümanların “dünyaya dalmasıyla, leş haline geleceğini” yani, İslam adına aktifliliğini ve üretkenliğini kaybedeceğini de buyurmuş olmaktadır.
Allahü Teala: “Ey mü’minler, size ne oldu da «Allah yolunda savaşa çıkınız» dendiğinde yere çakıldınız. Yoksa dünya hayatını ahirete tercih mi ettiniz? Oysa dünya hayatının hazzı, ahiretin hazzı yanında pek azdır.” (Tevbe, 38) buyurarak kendi emirleri karşısında pasif kalan müslümanların dünyaya olan sevgileri sebebiyle pasif kaldıklarını bildirerek onları uyarmaktadır.
Ebû Eyyûb el-Ensâri (ra) de şöyle buyuruyor: Allah, Peygamberine yardım edip dinini galip kıldığında biz “Artık mallarımızın başında durup onların ıslahı ve nemalanmasıyla meşgul olalım.” demiştik. Bunun üzerine “Allah yolunda infak ediniz, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun! Zira Allah, (yaptığını en güzel şekilde yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (Bakara, 195) ayeti nazil oldu. Meğerse, kendi ellerimizle kendimizi tehlikeye atmak Allah’ın emirlerine lakayt yaklaşma, İslam’ın emirlerine lokal yaklaşmakmış. Görev ve sorumlulukları, zamanından daha çok olan bizlerin kaybedeceği ve boşa geçireceği bir anı bile yoktur ve olmamalıdır. Tüm kâfirlerin Müslümanların üzerine üşüştüğü şu zamanda olaylara sadece seyirci olarak bakmak, tembel tembel oturmak Allah’ın gücüne gitmez mi? Bilelim ki Allah, sadece yaptıklarımızdan dolayı bizi hesaba çekmez yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan dolayı da hesaba çekecektir. “Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: ‘Ne yaptınız bakalım?’ deyince, ‘Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik’ diyecekler, melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir!” (Nisa, 97) Hal böyle iken İslam düşmanlarının saldırı ve katliamlarına sadece öfke ile “Allah bunların belasını versin!” diye tepki vermek, üzerimizdeki sorumluluğu kaldırmaya yeter mi? Bu tavır, Yahudilerin şu durumundan çok mu farklı! “Dediler ki, Ey Musa, onlar orada olduğu sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz. Git sen rabbin ile birlikte savaş (Allah onların belasını versin), biz burada kalıyoruz.” (Maide, 24) Yahudilerin bu tavrına karşılık Allah şöyle buyuruyor: “Allah dedi ki; Kırk yıl boyunca orası onlara yasaklandı. Bu süre içinde orada burada şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Yoldan çıkmış bu kavim için sakın üzülme.” (Maide, 26) Böylece Allah, tembellik gösterip vazifelerini yerine getirmeyen, görevini yerine getirmemekle kalmayıp bu konuda Allah’a görev vermeye kalkışan bu kavmi Allah, bu şekilde cezalandırıyor.
Oysa bize düşen görev Hz. Musa gibi davranmaktır: “…Ben önlerinden koşarak sana geldim ki, hoşnutluğunu kazanayım” (Taha, 84) Elimizdeki asanın önümüzdeki denizlerde yol açmasını, sihirbazların sihirlerini yutmasını, taşlara vurulduğunda su fışkırtmasını istiyorsak herkesten önce Allah’a koşmamız şarttır.
İlk emri “oku” sonraki emri “kalk ve uyar” olan bir kitabı, “tembellik ve acizlikten sana sığınırım” diye dua eden bir peygamberi olan bizlerin hareketsizlikten nefret eden kişiler olması gerekmez mi? Eliyle yapamadığı zaman dilini devreye sokan, diliyle yapamadığı zaman kalbini devreye koyan; ama çaresiz bir şekilde haline razı bir profil çizmeyen, çizmemesi gereken bir aktif şahsiyet sahibi olmalıdır müslüman. Peygamberin (s.a.s.) şu hadisi müslümanın değer üreten biri olması bakımından çok anlamlıdır.
Ebu Musa’dan (r.anh) Peygamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Her müslümanın sadaka vermesi gereklidir” buyurdu. Sahabelerden biri: Ya imkân bulamazsa ne tavsiye edersiniz?” dedi. “Elleriyle iş görür, kazanır, hem kendisine faydalı olur, hem de sadaka verir” buyurdu. O sahabe: “Eğer elinden gelmezse ne dersiniz?” dedi. “Güç durumdaki bir zavallıya yardım eder” buyurdu. Sahabe: “Buna da muktedir olmazsa neyi münasip görürsünüz?” dedi. “İyiliği -veya hayrı- emreder” buyurdu. Sahabe: “Şayet bu kadarını da yapamasa ne buyurursunuz?” dedi. Rasulullah (s.a.s.) ona: “Nefsini kötülükten alıkoyar, bu da bir sadakadır” buyurdu. (Buhârî ve Müslim).
Müslüman kabuğuna çekilmemeli, müslüman sinmemeli, müslüman bahanelerin ardına gizlenmemeli, müslüman şartların esiri olmamalı… Her ne durumda olursak olalım, Allah’ın bize yüklediği sorumluluğu yapacak bir arayış içerisinde olmamız şarttır. Kıyamet günü Allah: “Ey kulum! Neden sana yüklediğim görevleri yapmadın?” diye sorduğunda: “Ey Rabbim yalnızdım hatta ailem bile bana inanmıyordu” diyemeyiz. Çünkü Hz. Lut da yalnızdı. “Ey Rabbim kavmim dönekti, güvenilir değildi” diyemeyiz. Çünkü Hz. Musa böyle bir kavim ile uğraşmıştı. “Ey Rabbim kavmime anlatsaydım da bana inanmazlardı, çocukları bile bana düşmandı” diyemeyiz. Çünkü Hz. Nuh 950 yıl böylesi kişileri davet etmişti. “Ey Rabbim hasta ve bitap düşmüştüm” diyemeyiz. Çünkü Hz. Eyyüp dertleriyle birlikte rabbini razı edebilmişti. “Ey Rabbim düşmanlarımın büyük orduları vardı, bana fırsat vermiyordu” diyemeyiz. Çünkü Hz. Musa Firavunla mücadele etmekten geri durmamıştı. “Ey Rabbim yoksuldum ve birkaç yoksulun tabi olduğu biriydim” diyemeyiz. Çünkü Hz. İsa böyleydi ve böyle insanlarla yol almıştı. “Ey Rabbim ihanete uğratıldım, köle olarak yaşadım, hapsedildim” diyemeyiz. Çünkü Hz. Yusuf bunları yaşamasına rağmen sorumluluğundan geri durmadı. “Ey Rabbim malım-mülküm ile uğraştığım için zaman bulamadım” diyemeyiz. Çünkü Hz. Süleyman tüm dünyaya hükümranken bile Allah’ın dinine hizmet etmekten geri durmadı.
Nübüvvet zincirinde yer alan her bir peygamberin kıssası, öne sürdüğümüz ya da süreceğimiz, arkasına sığınacağımız bahanelere adeta bir balyoz gibi inmiyor mu? Her bir kıssa bizi gaflet ve rehavetten uyandırıp hareket ve gayrete sevk eden bir tokat olmuyor mu?
“Şehrin öbür ucundan olayları izleyen” kişilikten sıyrılıp “şehrin öbür ucundan koşarak gelip, olayların içinde rol alan” aktif bir kişiliğe kavuşmamız gerekir. “Allah’ın azap edeceği bu kavme, ne diye öğütte bulunuyorsunuz!” kolaycılığından “Allah’a karşı haklı bir mazeretimiz olsun” ciddiyetine dönüş yapmamız gerekir.
“Bal yapan arıyı, kavmini uyaran karıncayı, nemelazımcı olmayan hüdhüd kuşunu, sahibini koruma gayretinde olan köpeği” misal olarak veren Allah, bununla müslümana aktif ve üretken olması gerektiğinin mesajını vermiyor mu?
Hz. Ömer halife olduğu zaman, konuşacak onca konu varken minbere çıkıp şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Ben dua edeceğim, siz de âmin deyin.” Akabinde “Ey Allah’ım, muhakkak ki senin itaatin uğrunda amel ederken zayıfım, o işlerde bana çalışkanlık nasip eyle. Senin rızan için yapacağım işlerde bana kuvvet ve gayret ver.” Sınırları dünyanın dört bir yanına dayanan bir ülkenin halifesi olan Hz. Ömer’in bu görev ve sorumluluğu yüklenirken “çalışkanlık talebi” olarak özetleyeceğimiz bu duayı, asr-ı saadetin inşasında rol alan, kimi cennet ile müjdelenmiş sahabelerle yapması ibret alınacak ve üzerinde önemle durulması gereken bir davranıştır.
İmam-ı Şafi’nin şu beyitleri hareketin kozmik alem, eşyanın tabiatı ve sosyal doku için ne kadar önemli olduğunu açıklaması açısından çok manidardır.
Gördüm ki suyun durması onu bozar.
Akarsa düzelir, akmazsa bozulur.
Aslan yerinden ayrılmazsa av bulamaz.
Ok yaydan çıkmadan hedefini vuramaz.
Güneş bile daima gökte durursa,
Acem ve Arap tüm insanlar bıkar.

Önceki İçerikKendini Bilmek ve Sorumluluk Bilinci
Sonraki İçerikİnsanlığın İnşası İnsanın Yaratıcısının Öğretileriyle Mümkündür