İslami anlayış, bir beden gibidir. Bedenimizin sağlığını yitirmemesi için nasıl ki, sağlığımızı koruyorsak İslami anlayışımızın da bozulmaması için hassas davranma mecburiyetindeyiz. Sağlığımızı yitirdiğimizde bedenimizin hal ve hareketlerinde anormal bir durumun meydana geldiği gibi İslami anlayıştaki bozulma da İslami yaşantımızda anormal durumların oluşmasına zemin hazırlar. Bedenimiz nasıl ki, bazı vitaminlere ihtiyaç duyuyorsa ve bu vitaminleri almadığı zaman nasıl ki bazı hastalıkların oluşmasına sebep oluyorsa İslami anlayış da Allah’ın emrettiği görevlerin yerine getirilmesiyle kemale erer.
Ümmet geçmişten günümüze birçok sıkıntılı dönem geçirdi. Malın bollaştığı, Müslümanların bu nedenle dünyaya yöneldiği bir zamanda âlimler, zühdü ve zikri öncelediler. Kur’an’ın yasaklandığı dönemde âlimler, zor şartlar altında “Kur’an seferberliği” ilan etmişlerdi. İmanın zayıfladığı, Komünizmin toplumda bir bela haline geldiği dönemlerde âlimler, Müslümanları iman bunalımından kurtarmak için büyük bir gayret içine girmişlerdi. Ki, öyle de olması gerekiyordu. Fakat daha sonraki dönemlerde Müslümanlar, ümmetin bu hastalıklı hali değişmiş olmasına rağmen bu ilaçların dozajını değiştirmeden enjekte etmeye devam etmişlerdir. O günkü hastalık üzerinden hareket eden bugünün Müslümanları, başka bir sorun yokmuş gibi hareket ederek, kitleleri buna inandırma gayretiyle İslami anlayışta ciddi sapmaların oluşmasına sebep olmuştur. Bu durumun üzerine bir de bu anlayış dışındakileri sapmış ve hidayete muhtaç görme taassubu da eklenince sorunlar giriftleşiyor, duruşlar farklılaşıyor, bakışlar kötüleşiyor ve tartışmalar büyüyor. Müslümanların birbirine karşı asabiyeti, ötekileştirici tavırları ve tekasür hali yine bu anlayışların birer ürünüdür.
Haritaların ölçeği sayesinde coğrafi bilimlerle uğraşanlar, büyüklü küçüklü yer şekillerini aynı ölçekle küçülterek bir harita oluşturmaya çalışırlar. Biri çıkıp benim için göller daha önemli ya da ormanlar daha önemli diyerek harita üzerinde okyanuslardan daha büyük göstermeye çalışırsa; haritanın varoluş amacına muhalefet etmiş olur. Bunun içindir ki Allah, Kur’an-ı Kerim’de tıpkı haritaların bir ölçeğinin olduğu gibi İslami anlayışın da bir ölçeğinin olduğunu bazı ayetlerle bizlere bildirmiştir. “Müminlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildirler. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara derece olarak üstün kılmıştır. Bununla birlikte Allah hepsine güzellik vaat etmiştir. Ancak Allah cihad edenleri büyük bir ecirle oturanlara üstün kılmıştır” (Nisa, 95) Anlaşılan o ki, kendi keyfimize ve arzumuza göre daveti, zikri, ibadeti, siyaseti ya da başka bir İslami anlayışı, İslam’ın anlayış haritasında istediğimiz kadar büyük gösteremeyiz. Böyle yapmaya çalışsak bile bu durum; fıtrat dini olan İslam’ın yapısına uygun düşmeyeceğinden Allah’ın katında marjinal ve yeryüzünde de yerel, kısık ve kuşatıcı olmaktan uzak bir anlayıştan öteye geçmez. Çünkü Allah, şöyle buyuruyor: “Böylece sizi, insanların üzerine şahit olmanız ve peygamberin de sizin üzerinize şahit olması için vasat bir ümmet kıldık.” (Bakara, 143)
Şimdi bu açıklamalar ışığında İslami anlayışımızda sapmaya sebep olan bazı durumlar üzerinde duralım
1. Önceliklerin Belirlenmesinde Yapılan Hatalar: Ümmetin ihya ve inşası için nereden başlanmalı, nasıl devam etmeli ve sonuca nasıl varılmalıyız? Bu ve buna benzer sorular; birçok cemaatin üzerinde kafa yorduğu sorulardır. Bir inşaat mühendisi, inşaata başlamadan önce yapacağı binanın büyüklüğüne uygun bir temel hazırlar, ardından kolonları binanın ihtiyacına göre yapar, daha sonra da diğer işlemleri sırasıyla yapmaya devam ederek imar işlerini tamamlar. Mühendis, temel kazmadan duvarları yapmaya kalkarsa ya da temeli kazıp kolonları dikmeden duvarları örmeye çalışırsa belki olduğundan kısa sürede bina tamamlanır ama ömrü de bir o kadar kısa olur herhalde. Bundan dolayı diyoruz ki, önceliklerimizi belirlemeden; ümmetin inşasını nihayete erdirmemiz çok güç. İbadet fıkhında abdestsiz namaz kılıp namazdan sonra abdest almak ne kadar abes bir durum ise; İslami çalışmalarda da öncelikleri belirlemeden hareket etmek de bir o kadar abes bir durumdur.
Bundan dolayıdır ki; Kabe’nin putlarla dolu olduğu bir ortamda vahyin, oku emriyle gelmesinde ibretler vardır. Bilaller, Habbablar, Ammarlar işkence görüp Yasirler ve Sümeyyeler şehit edilirken Peygamberin “sabr et ey Yasir ailesi” diye buyurmasında ibretler vardır. Habbab bin Eret, eziyet ve işkencenin akabinde talepte bulunurken Peygamberin “Allah, dinini tamamlayacak fakat siz acele ediyorsunuz” diye buyurmasında ibrete değer noktalar vardır. Vaktinde kılınan namazı en hayırlı amel olarak gören Peygamberin; Yahudiler üzerine sefere çıkarken sahabeye “Beni Kurayza’ya varmadan kimsenin ikindi namazını kıldığını görmeyeyim” diye emretmesinde, akıl sahipleri için ibretler vardır.
Her amelin daha makbul olduğu bir zaman ve mekân vardır. Zaman ve mekân değiştiğinde bu evveliyatlar da değişebilir. Medine’de cihat emredilmeden önce cihat için can atanlar o günün şartları gereği sabrederek mükâfat aldılar. Fakat cihat emredildikten sonra da yerine oturup kalanlar kınandı, cihad edenler mükâfatlandırıldı. Allah, şöyle buyurmaktadır: “Hacılara su verilmesini ve Mescid-i Haram’ın onarılmasını, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenin yaptığı ile bir mi tutuyorsunuz! Allah katında bir olmazlar. Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez” (Tevbe, 19) Konu o derece önemli ki, Allah bir sonraki ayette tekrar dikkat çekerek “İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla cihad edenler, Allah katında daha büyük dereceye sahiptirler. Kurtuluşa erecek olanlar da onlardır” (Tevbe, 20) diye buyurmuştur.
Bu çerçeveden olaylara baktığımızda; milyonlarca genç-yaşlı, kadın-erkek; ferdi bazı zikirleri, tesbihleri, virdleri, İslami anlayışın temeli olarak kabul edip önceliğimiz ve vazgeçilmezimiz bu diyerek toplumsal, sosyal ve siyasal meselelerde rol almaması ne kadar doğru bir anlayış olur?
İslam’ı bir beden olarak düşünürsek bu bedenin tarifi şöyle olur: “İslam hem inanç hem ibadet hem vatan hem millet hem hoşgörü hem kuvvet hem ahlak hem madde hem kültür hem kanundur.” İslami anlayışın adeta birer organı mesabesinde olan bu özelliklerden birini –ne kadar önemli olursa olsun- alıp diğer özellikleri bir tarafa bıraktığımız sürece elimizdeki bedeni kadavraya dönüştürmekten başka bir şey yapmış olmayız. İslam’ın doğru anlaşılması, doğru yaşanması ve toplumsal sorumlulukların doğru bir zeminde sürdürülmesi buna bağlıdır.
Önceliklerimizi ne kadar iyi tespit edersek; tercihlerimiz o derece isabetli olacaktır. Tercihler isabetli olunca da zihinsel bulanıklıktan ve kafa karışıklığından da o kadar uzak oluruz. Bugün küçük meselelere takılıp büyük sorunlar yaşamamızın yegâne nedeni budur.
2. Aşırılıklar, Aşmaz Sorunlar Doğuruyor: Uç noktalarda olmanın, anlayışın zirvesi olarak görüldüğü bazı durumları Müslümanlar dikkatli değerlendirmelidir. Vasat ümmet olmanın bir sorumluluğu olarak; ibadeti ve cihadı yerine getirmede, dünyaya ve ahirete yönelmede, Allah’a tevekkülde ve sebeplere sarılmada ölçülü olma mecburiyetimiz vardır. Ölçüyü kaçırdığımız her olay, bir dengesizliğin oluşmasına zemin hazırlar. Birçok bidatin çıkış noktası, ibadetteki aşırılık değil midir? Ahirete yönelmedeki ölçüsüzlük, ruhbanlığı ortaya çıkarmadı mı? İtikadi konulardaki ifrat ve tefrit, delaleti doğurmadı mı? Savaşta aşırılık, zulme meydan vermedi mi? Allah’ın rahmeti, bizi vurdumduymazlığa itmedi mi? Bundan dolayı Allah Kur’an-ı Kerim’de aşırılıklara karşı, inananları şöyle uyarmaktadır: “…Dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokman, 33) “…Sakın herhangi bir gruba karşı duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin” (Maide, 8) “Sizinle savaşanlar ile siz de Allah yolunda savaşın. Fakat ölçüyü kaçırmayın, saldırgan olmayın. Çünkü Allah ölçüyü elden bırakan saldırganları sevmez” (Bakara, 190)
Tüm bunların yanında cimrilik, korkaklık, nemelazımcılık ve tembellik de aşırılığın ve fanatizmin farklı bir ucudur. Bu aşırı uçların arasında vasat bir duruş sergilenmedikçe sorunların aşılması mümkün değildir. Aşırılıkla çözmeye çalıştığımız her sorun, ümmetin bağrında kangrenleşen başka bir vakayı doğurmuştur. Zamanında dünyevileşmeyle mücadele eden Müslümanlar, bugün İslam’da ruhbanlığın olmadığına bir kısım Müslümanları ikna etmeye çalışmaktadır.
Enes bin Malik şu olayı rivayet etmektedir: Bir grup sahabe Peygamberin eşlerine gelerek O’nun ibadetinden sordular. Kendilerine sordukları husus açıklanınca sanki bunu az bularak: “Rasulullah (s.a.s) kim, biz kimiz? Allah O’nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir (bu sebeple O’na az ibadet de yeter) dediler, içlerinden biri: “Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım” dedi. İkincisi: “Ben de hayatımca hep oruç tutacağım, hiçbir gün terk etmeyeceğim” dedi. Üçüncüsü de: “Kadınları ebediyen terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim” dedi. (Bu durumdan haberdar olan) Hz. Peygamber (s.a.s) onları bularak: “Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Hâlbuki Allah’a yemin olsun Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazen oruç tutar, bazen yerim; namaz kılarım, uyurum da evlenirim de. Benim sünnetim budur, kim sünnetimi beğenmezse benden değildir” buyurdu. (Buhari, Nikah 1; Müslim, Nikah 5, (1401); Nesai, Nikah 4, (6, 60)
Peygamber o gün, bu duruma müdahale edip sahabelere ölçünün ne olduğunu bildirmemiş olsaydı; sonraki zamanlarda bu sahabelerin her birinin yaptığını yüzlerce sahabe yapacaktı. Böylece birkaç aşırılık, belki de ilerde cihad meydanında olmayan sahabe topluluklarının oluşmasına, belki de “bizim yaptıklarımız, sizin yaptıklarınızdan daha hayırlıdır” kavgasının ortaya çıkmasına neden olabilirdi.
Aşırılıkların elinden yıllardır tokat yiyor bu ümmet. Kurallarda aşırılık, siyasette aşırılık, tedbirde aşırılık, legal olmada aşırılık, illegal olmada aşırılık, radikalizm ile ılımlılık, adeta nesillerin geniyle oynadı, Müslümanların zihninde onarılmaz tahribatlar oluşturdu. Tüm bunlara rağmen; İslam’ı zafere taşıyacak kişiler, aydın, tüccar, öğrenci ve çiftçi olduğu kadar muttaki olan, âlim olduğu kadar mücahit olan, ifrat ve tefritten uzak kişiler olacaktır.

Önceki İçerikLiyakat ve Ehliyet
Sonraki İçerikMekke’nin Fethi ve Fetih Ruhu