Eğitim nedir, ne demektir? Eğitimden kasıt nedir? Allah’ın, Resülünün ve sahabenin eğitim anlayışı nedir? Eğitimden bizim anladığımız nedir? Buna benzer soruları çoğaltarak kendimize sorabiliriz. Bu çerçeveden baktığımızda ve yukarıdaki soruların üzerinde tefekkür ettiğimizde eğitimin işlevini daha iyi kavramış olacağız.
Eğitim, sözlükte şu anlamlara gelmektedir:
a. Belli bir konuda, bir bilgi ve bilim dalında yetiştirme ve geliştirme, eğitme işi.
b. Yeni kuşakların toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme.
c. Terbiye.
d. Bir yetiyi, bir organı yöntemli bir biçimde geliştirme. (Türkçe Sözlük)
Tanımına baktığımızda eğitim denince akla ilk gelen unsur “bilgi”dir. Haklı olarak insan bilgi sahibi olmadan eğitimli olamaz mı, diye bir soru akla gelebilir. Tanımın ikinci maddesinde de “bilgi, beceri ve kişilik gelişimi” ön plana çıkarılmıştır. Üçüncü maddesinde ise eğitim ‘’terbiye’’ ile eşdeğer halde kullanılmış ve bizce en önemli maddenin de bu olması gerektiğidir.
Terbiye olmadan eğitim olmaz, terbiye olmadan ilim olmaz, terbiye olmadan bilim olmaz. Koca bir filin küçücük bir çocuğun elindeki yulara teslim olması terbiye iledir. Bir atın, kendisine binilmesine müsaade etmesi terbiye iledir. Bir öküzün çifte sürülmesi terbiye iledir. Bir köpeğin sabaha kadar bekçilik yapması terbiye iledir. Bütün bu terbiye çeşitleri ise İlahî terbiyenin birer yansımasıdır.
Eskiler eğitime “marifet” demişlerdir . Osmanlı’da Milli Eğitim Bakanlığına Maârif Vekâleti denmiştir. Maârif, marifetin çoğuludur. Marifet, “bilmek, tanımak, ikrar etmek” anlamlarına gelir ve “irfan” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir ve bu haliyle daha anlamlı hale gelmektedir.
İlim ile irfan arasında fark vardır. İlim bütüncül, genel mana ifade ederken irfan daha özel, bireysel ve ayrıntıya dayalı bilgileri ifade etmektedir. İlmin karşıtı “cehalet”, marifetin karşıtı ise “inkâr”dır. İlim ne kadar çok olursa olsun “bilme, tanımak ve ikrar etmek” yok ise sadece kuru bilgiye sahip olunmuş demektir. Peygamber efendimiz (s.a.s) “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım (Tirmizi, Daavât, 68)” ile “Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi arttır (Tirmizi, Daavât, 128)” hadisleri ile ilmin marifet tarafı ifade edilmektedir.
Nurettin Topçu, ilim ile irfanın farkını şu şekilde ifade etmektedir: “Hayatta esas olan hâdise yaşamak, mektepte ise tanımaktır. Birincisi dışsallık, ikincisi içsellik ifade eder… Öğrenme, her şeyden evvel bir çıraklıktır. Mektep çıraklık yeridir, diyebiliriz ki bir tezgâhtır. O tezgâhta usta yapar, çıraklar tekrarlar. Usta verir, çırak alır. Alınmamış, benimsenmemiş, benliğe mal edilmemiş ders, iyi bir ders sayılmaz. Mektepte alınan ders ya bir tasavvurdur, hayâle mal eder; ya bir hünerdir, ele mal edilir; ya da bir aşktır kalbe doldurulur. Bunlardan biri halinde benliğimize girmeyip sade hafızada, şuurun dışına asılı bir küfe yük halinde duran bilgiler faydasız ve manasızdır. İyi üstad, dışımızda yaşananı içimizde hayat yapabilen muallimdir (Türkiye’nin Maarif Davası)
Tasavvuf ehli de eğitimin salt ilimle olamayacağını, akılla Allah’a varılamayacağını ve Allah’a ermenin sevgi ve aşk ile olabileceğini ifade etmişlerdir. Yani ancak sevgi ile insan eğitilebilir. Onun içindir ki Fuzûlî, bir şiirinde “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kîl ü kâl imiş ancak” diyerek eğitimin içselleştirilmesi gereği üzerinde durmuştur. Yine mutasavvıf şairlerden Yunus Emre’nin şu dörtlüğü de ilmin edepten yoksun olamayacağını ifade etmektedir:
Gezdim Haleb ile Şâm’ı
Eyledim ilmi taleb
Meğer ilim bir hiç imiş
İllâ edep illâ edeb…
Allah (cc)’ın peygamber efendimize, ümmi olan efendimize ilk emri, “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti (Alak, 1-5)” Bu okumadan kasıt nedir ve bu okuma nasıl bir okumadır?
İlmi olmayan (okuma-yazma) ümmi bir peygamberden istenen ilimden ziyade eğitimdir. Yine Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, ahiretten çekinen, Rabb’inin rahmetini dileyen kimse inkâr eden kimse gibi olur mu? De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak aklı selîm sahipleri öğüt alır (Zümer, 9)” Buradaki “bilenler”den kasıt bilgisini aklına mahkûm etmiş kimseler olmasa gerekir. Burada bilgiden gereken nasihati alan ve onun üzerinde tefekkür eden âlimler kastedilmiştir. Bilmek için temiz akıl ve öğüt alma yetisi gerekir. İşte âlim ile bilim adamı arasındaki fark da bu olsa gerek.
Başka bir ayet-i kerîmede Rabbimiz: “Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra sen onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı (olur) (Bakara, 120). Bu ayetten de anlaşılan, insanın arzularına, tutkularına, nefsine hizmet eden ilim, Allah’ın arzulamadığı bir ilimdir. Günümüzdeki “Okusun, maaşı olsun ve kendi ayakları üzerinde dursun” veya “Okusun kocasına muhtaç olmasın” veya “Okusun, iyi bir üniversite, bölüm kazansın; toplumda itibar kazansın ve iyi bir makam sahibi olsun” diye algıladığımız ve çocuklarımıza, öğrencilerimize dikte ettiğimiz ilmi kast etmiyor Allah.
Hz. Peygamber (s.a.s)’in eğitim anlayışına baktığımızda muhteşem yöntemlerle karşılaşmaktayız. Muaviye b. Hakem es-Sülemî’nin şu sözleri Hz. Peygamber (s.a.s)’in eğitimci olarak kullandığı yöntemlerden sadece birini ortaya koymaktadır: “Ben Rasulullah (s.a.s)’tan daha güzel bir eğitim veren öğretmen görmedim. Beni ne azarladı ne dövdü ve ne de hakaret etti (Ahmet b. Hanbel, Müslim).”
Hz. Peygamber (s.a.s) eğitimde kolaylaştırıcı olmayı, sabrı, kolay metotlar takip etmeyi ve tahammülü teşvik ve tavsiye etmiş; şiddetle, öfkeyle ve aceleye getirmeyle eğitimin olamayacağını bize göstermiştir. O’nun (s.a.s) eğitim anlayışında sadece okuma yazma yoktur. Yine belli başlı insanların eğitilmesi gibi sınıfsallaştırma da yoktur. Onun (s.a.s) eğitim anlayışında kadın-erkek, hür-köle, küçük-büyük, zengin-fakir farkı da yoktur. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde: “Kim bir cariyeyi güzel bir şekilde eğitir, terbiye eder, sonra da azat eder ve evlendirirse onun için iki mükâfat vardır (Buharî, Ahmet b. Hanbel).”
Resûlullah (s.a.s) ilim öğrenme ve öğretme hususunda kadın-erkek farkı gözetmemiştir. Hatta kadınların eğitimleriyle bizzat kendisi ilgilenmiş ve onlara özel bir gün ayırarak kendilerini eğitmiştir.
Peygamber efendimiz (s.a.s) eğitim için sabit mekânlar da aramamıştır. Onun (s.a.s) için her yer eğitim yuvasıdır. Bazen mescid, bazen harb meydanı, bazen bir gölgelik, bazen sahabe evlerinden bir ev, bazen de deve sırtı. Onun (s.a.s) için zaman da belirli bir zaman dilimi değildir. Bazen bir gece vakti, bazen öğle, ikindi ya da sabah namazı vakti… Peygamberimiz, şartların oluştuğu her zaman ve mekânda eğitim faaliyetlerini yürütmüştür. Peygamber (s.a.s)’in Abdullah b. Abbas’a yaptığı meşhur nasihatler deve sırtındayken yapılmıştır ve o sıralar Abdullah b. Abbas on üç ya da on dört yaşlarındadır. Demek ki eğitimde zaman ve zemin çok da önemli değildir. Çok rahat ortamlar aramamak gerekir. İşkence altındaki Yasir ailesine söylediği sözler, mağarada Hz. Ebubekir’i teskin edici sözleri, Hendek kazarken verdiği müjdeler… Rahat ortamlarda, koltuklar, minderler üzerinde oturarak yastıklara dayanarak yapılan faaliyetler ideal eğitim faaliyetleri değildir. Bilâkis daha zor ortam ve şartlarda verilen eğitimlerin kalitesi ve yetişen elemanların samimiyeti de daha etkileyici olabilir.
Zor şartlar bağlılığı ve samimiyeti de arttırmaktadır. Nitekim Bedir savaşı ile Huneyn savaşının neticeleri ortadadır. Kur’ân-ı Kerîm’de de Talut ve ordusunun kıssasında Talut’un ordusunun ne badireler atlatarak savaş meydanına geldiklerini hepimiz biliyoruz. Sadece zor şartlarda ve zamanlarda hem eğitimin kalitesini hem de Allah’ın samimi kullarına olan yardımını asıl bizim ön plana almamız gerekir.
Eğitim talep edene verilir. Talep etmeyene eğitim verildiğinde hem eğitmenin hem de eğitimin kalitesi ve rağbeti kalmaz. Hicretten iki yıl önce Mekke’ye gelip Akabe mevkiinde Müslüman olan Medinelilerin isteği üzerine oraya öğretmen gönderilmiştir. Peygamber efendimiz ile Abdullah b. Ümmü Mektum arasında geçen olayı ve Rasulullah (s.a.s)’ın Allah tarafından nasıl uyarıldığını da unutmamak gerekir. Muaz b. Cebel’in Rasulullah (s.a.s) ile beraber bir seferdeyken kendisinden nasihat istemesi de talebenin talep etmesi ve eğitimcinin de isteyeni geri çevirmemesi gerektiğinin göstergesidir.
Rasulullah (s.a.s)’ın uyguladığı eğitim yöntem ve teknikleri evrensel bir özellik taşımakta ve günümüz Müslümanları için de önemli birer meşale niteliğindedir. Rasulullah (s.a.s) eğitimde birçok yöntem kullanmıştır. En önemli yöntemlerinden birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz:
1. Eğitimde şiddete başvurmamıştır. (Muaviye b. Hakem es-Sülemî’nin yukarıdaki sözleri bunun göstergesidir.)
2. Pratiğe önem vermiştir. Önce kendisi yapmış, sonra emretmiştir. (Hudeybiye’deki kurban kesme olayı buna örnektir.)
3. Bir konuyu öğretmeden başka bir konuya geçmemiştir. Bir konuyu birkaç defa tekrar da etmiştir.
4. Talebenin yaşını, kapasitesini, bilgisini ve kültürünü göz önünde bulundurmuştur.
5. Konuları örneklerle ve benzetmelerle açıklamış ve anlaşılır kılmıştır.
6. Talebeyi fazla bıktırmamış ve eksik de bırakmamıştır.
7. Soru-cevap yöntemini çokça kullanarak talebenin de eğitime katkısının önünü açmış ve özgüven aşılamıştır.
8. Sorduğu soruya doğru cevap alınca insanları takdir etmiş ve bu sayede kişilik gelişimini sağlamıştır. Bu maddeleri arttırmak mümkündür.
Sahabe-i kirâm efendilerimiz de Resûlullah (s.a.s)’tan öğrendiklerini gerek sağlığında gerekse vefatından sonra ailelerine, kabilelerine ulaştırmışlar ve onların da Resûlullah (s.a.s)’ın eğitiminden geçmesini sağlamışlardır. Hatta bazı sahabeler, evlerini bineklerinin sırtlarına yüklemişler ve tanımadıkları diyarlara gidip eğitim faaliyetlerinde bulunmuşlardır. İslâm’ı hem yaşayarak hem de anlatarak insanları, kulların ve dünyanın köleliğinden kurtarıp dünyada izzetli ve şerefli yaşamalarını sağlamışlar ve ahirette ise cennete doğru koşmalarını sağlamışlardır.
Şimdiye kadar çizilen eğitim manzarası ile bizim tasavvurumuzda olan eğitim anlayışı, eğitime bakış açımız ve eğitme biçimimiz arasındaki benzerlik ve farklılıkları gözümüzün önünde canlandıralım. Eğitimimiz ve eğitim sistemimiz ne kadar İslâmî, ne kadar Peygamberî bir sistemdir. Benzerlikler fazla ise ne âlâ; farklılıklar fazla ise eyvahlar olsun bize.
Yeni eğitim öğretim yılının çocuklarımıza, ailelerimize, öğretmenlerimize, ülkemize ve İslâm âlemine hayırlar getirmesini diliyorum. Daha bilinçli, daha kültürlü ve daha karakterli fertlerin yetişmesini Rabbimden temenni ediyorum. Sadece dünyayı kapsama alanına değil; başta ahireti, sonra dünyayı tanzim edecek bir eğitim anlayışını bize vermesini Rabbimden diliyorum. “Okul, dört tarafı duvarlarla çevrili bir alan değildir” film repliğinin hayatımıza yansıyarak her yerde ve şartta eğitim anlayışımıza yansımasını diliyorum.

Önceki İçerikCemaatlerde Eğitim ve Terbiye
Sonraki İçerikEğitim Sistemimiz Üzerine (I)