Resûlullah (sav) buyurdu ki; “Eğer kullar, Ramazanın faziletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temenni ederlerdi.”1 Bu faziletleri ise şöyle dile getirdi Efendimiz (sav): “Ramazan ayının başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise cehennem ateşinden kurtuluştur.”2 buyurdu.

Bir Ramazan ayına daha ulaşmanın coşkusunu yaşadığımız şu günlerde, Kur’ân’ın inzal olmasıyla değer bulan, gündüzü ve gecesi ile değerine değer katılan aydır Ramazan. Dünya imtihanındaki kulların en büyük ihtiyacı olan rahmet, mağfiret ve bereketin coştuğu aydır Ramazan. Tevbe ve istiğfarın yüce Hak katında en çok kabul gördüğü aydır Ramazan.

Ramazan ama hangi Ramazan? Receb ve Şaban aylarını idrak ederken heyecanla beklediğimiz, ilk günlerinde Kur’ân’a ve Teravihe yöneldiğimiz ama daha sonrasında dünyevi işleri öne alıp ibadetlerimizi terk ettiğimiz Ramazan mı?

Yıl boyu çok da alışık olmadığımız, açlık ve susuzluğun verdiği rehavet ve cin şeytanlarının bağlı olmasına rağmen insan şeytanlarının harekete geçmesiyle değerinden mahrum kaldığımız Ramazan mı? Yoksa Efendimizin (sav) birçok hadisi şerifinde buyurduğu gibi kurtuluş ve af ayı olan Ramazan mı?

“Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları affedilir.”3 

“Her kim Ramazan da inanarak ve yalnız Allah’ın rızasını dileyerek namaz kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.”4

Ramazan ayı bu kadar değerli iken bu değere nasıl ulaşacağımızı da yine önderimiz, rehberimiz, Hz. Muhammed (sav) efendimiz bizlere hem yaşayarak hem de faziletini söyleyerek yol göstermiştir.

Asr-ı saadet dönemine şöyle bir baktığımız zaman Allah Resûlü (sav) ve sahâbi efendilerimizin Ramazan ayına has bir kulluk yapmadıklarını ama aslında var olan güzelliklerine daha da güzellik katarak kulluklarını zirve noktaya taşıdıklarını görüyoruz. Namazlarıyla, oruçlarıyla, sadakalarıyla, itikâflarıyla ve gerektiğinde cihatlarıyla Ramazan ayını nasıl ihya ettiklerini müşahede ediyoruz.

Müslümanlar Medine’ye 160 km. uzaklıkta olan Bedir’de savaşa Ramazan ayında çıkarken Mekke’yi fethetmek için de yine bir Ramazan ayında sefere çıktıklarını siyer kaynaklarından öğreniyoruz.

Hem de kadın-erkek demeden tüm sahâbilerin, Medine’nin sıcağına aldırmadan, tüm zorluklara göğüs gererek Efendimizle (sav) birlikte Ramazan ayını nasıl ihya ettiklerini hayranlıkla izliyoruz.

Narin ve zarif bir yaratılışa sahip olan sahâbi annelerimizin dahi bizler için örnek olacak Ramazan ayındaki davranışlarını gördüğümüz zaman bir kez daha düşünüp hangi Ramazan demekten kendimizi alamıyoruz.

Medine’nin sıcağına rağmen oruçlarını tutmaktan, ev işlerini yapmaktan, eşlerine yardımcı olmaktan hatta itikâfa girmekten (şartlarını yerine getirerek) geri durmadılar.

Ramazan ayında Bedir savaşına çıkılacağı zaman dahi Ümmü Varaka annemiz Peygamberimize (sav) geldi ve: “Ey Allah’ın Resûl’ü, müsaade etseniz de sizinle birlikte harbe katılsam! Yaralıları­nızı tedavi eder, hastalara bakarım. Belki Allah yolunda şehitlik de nasip olur…” diye ricada bulundu. Fakat Peygamberimiz (sav) hiçbir kadının Bedir Savaşı’na katıl­masına izin vermedi. Ama Ümmü Varaka’yı “Allah sana şehitlik nasip edecek­tir.” diye de müjdeledi.5

Ramazan ayında oruç, çöl sıcağı ve 160 km’lik yol, hayvan üzerinde veya yaya olarak gidilecek ve orada kendilerini bekleyen zorlu bir ortam. Ama cihat ibadetinin ecrinden geri kalmamak için tüm bu zorlukları göze alan narin ve zarif bir yapıya sahip olan annemiz.

Çünkü onların hayatında Ramazan demek eğlence ayı demek değildi, hayatı tatil etmek değildi. Ramazan demek oruç demekti, oruç ibadetini yerine getirirken Ramazanın diğer faziletlerini de (nafile namazlar, sadaka, suffa mektebindeki eğitimler vs. gibi) kaçırmayıp Ramazanı dolu dolu yaşamaktı.

İşte bu şuur ve düşünceleriydi onları Ramazan ayı olmasına rağmen cihat meydanlarına gitme arzusuna sevk eden. İşte bu çaba ve gayretleri idi daha yaşarken şehitlikle veya cennetle müjdelenmelerine sebep olan.

Bunlardan birisi Ümmü Süleym (Hz. Rumeysa) idi. Ümmü Süleym’in Huneyn Savaşı ile Mekke’nin fethinde fiilen harbe iştirak ettiğini görüyoruz.6 Mekke’nin fethi Ramazan ayıydı. Resûlullah (sav) oruçlu olarak yola çıktığı için kadın-erkek herkeste oruçlu idi. Yine Resûlullah’ın (sav) emri ile yolda oruçlarını bozdular. Allah Resûlü (sav) tuttu onlarda tuttular, bozun dedi bozdular, ‘Sefer Ramazanda’ dedi ‘Lebbeyk Yâ Resûlallâh’ dediler ve rahmete, affa ve mağfirete mazhar oldular.

Bizler ise gün boyu uyuyarak veya tv, internet vs. ile vakit öldürerek, her yıl kasıtlı olarak ortaya atılan lüzumsuz soru ve cevaplarla vaktimizi geçirerek Ramazan ayını ihya ederken onlar ise suffadaydılar, itikâftaydılar ve yeri geldiğinde seferde, cihat meydanındaydılar.

Özellikle Ramazanın son 10 gününü daha bir coşkuyla yaşarlarken bizler ise ilk günlerde okuduğumuz Kur’ân’ı, kıldığımız teravih namazlarını dahi Bayram telaşı (temizlik, pasta-börek, alışveriş) bahanesiyle çabucak bırakıverdik.

Ramazan sonrasını dile getirmekten dahi hayâ eder olduğumuz şu dönemlerde Ramazanın bitmesiyle Kur’ân’a, namaza, tesettüre veda edip tatil beldelerine koşarken sahâbi annelerimiz cihat meydanlarına koşmuşlardı.

Şevval’in yedisinde meydana gelen Uhud savaşında, Müslümanların bozguna uğradıkları ve Hz. Peygamber’in (sav) şehit edildiği şayiası Medine’ye ulaştığı zaman, dokuz kadın sahâbi yaralılara su vermek ve onların yaralarını tedavi etmek için yiyecek ve içecek yüklenerek Uhud’a gitmişlerdir.7 

Uhud’a gelenler arasında Hz. Ayşe, Hz. Fatıma, Ümmü Süleym, Ümmü Ümâre (Hz. Nesîbe) ve Peygamberimiz ‘in (sav) gözü pek dadısı Ümmü Eymen de vardı.

Uhud Savaşında bir an için mücahitler bozulmuş, hatta savaş devam ederken bazı sahâbiler Medine’ye kadar gelmişlerdi. Ümmü Eymen buna çok üzüldü. Onların, Peygamberimizi (sav) cephede düşman karşısında bırakıp paniğe kapılmalarından çok rahatsız oldu. Cepheyi terk eden birine “Burada öreke (iğ) var! Bari onu al da iplik bük! Kılıcını da getir, bana ver. Kadınlarla birlikte Uhud’a gidip, ben çarpışayım.” demişti.

Enes b. Malik şöyle rivayet eder: “Uhud savaşında insan­lar Resûlullah’ın (sav) etrafından kopup dağılınca, Ayşe ve Ümmü Süleym’i gördüm; paçalarını sıvamışlardı, ayaklarına takılı halhallarının halkalarını görüyordum, sırtlarında su kırbalarını taşıyıp askerlerin ağzına boşaltıyorlar, sonra dönüp onları dolduruyor, sonra gelip askerlerin ağzına boşaltıyorlardı.”8

Uhud Savaşında babasının yaralandığını gören Hz. Fatıma, Peygamberimizin (sav) boynuna sarıldı, onun yarasını yıkadı. Fakat Peygamberimizin (sav) yarasından akan kan gittikçe artıyordu. Bunun üzerine Hz. Fatıma bir hasır parçası alıp yaktı, külünü yaranın üstüne bastı, kan durdu.9 

Ramazan sonrası Uhud meydanına koşan ve canını Allah Resûlü’ne (sav) siper eden Ümmü Ümare (Nesîbe) annemiz ise o gün 13 yerinden yaralanmış ve bu yaraların en ağırını Efendimizi (sav) öldürmeye and içmiş azılı müşriklerden İbni Kamie’nın önüne çıkarak almıştı. (tedavisi bir yıl sürmüştür)

“Elindeki kılıç ve kalkanla İbni Kamie’nin üzerine yürüdü ve ona birkaç kılıç darbesi indirdi. Ancak düşmanı iki zırh giydiğinden Nesîbe’nin darbelerinden etkilenmedi. Buna karşılık İbni Kamie, Nesîbe’nin omuzuna kılıcıyla vurdu. Üzerinde elbisesinden başka bir şey bulunmayan Nesîbe bu kılıç darbesiyle ağır yaralandı fakat savaşmayı bırakmadı. Resûlullah (sav) onun sırtından kanlar aktığını görünce bu sefer oğlu Abdullah’a annesine yardım etmesini ve yaralarını sarmasını söyledi. Nesîbe’nin bu hali karşısında Efendimiz (sav) “Allah sizi Ehli Beyt gibi mübarek kılsın. Annenin makamı filan kimselerin makamından daha hayırlıdır. Allah ailenize merhamet etsin.” buyurdu. Kendisine büyük müjdeler veren bu sözler Nesîbe’nin yüreğine su serpse de onun en büyük arzusu cennette Resûlullah’a (sav) komşu olabilmekti. Bu isteğini Peygamber efendimize (sav) söyleyince O, “Allah’ım! Onları cennette arkadaşım kıl!” diyerek dua etti. Bu duayı alan Nesîbe yaralarının acısını unutmuş, “Artık dünyada başıma ne gelirse gelsin aldırmam.” diyerek sevincini dile getirmişti.”10

Yaşadığımız Ramazan ile asr-ı saadet dönemindeki Ramazan ve sonrasını şöyle bir düşündüğümüz zaman ne kadar da farklı olduğunu üzülerek müşahede ediyoruz. Hâlbuki Allah Resûlü (sav), Cebrail’in (as) “Ramazan ayına varmış, ama bu ayı hakkıyla idrak edememiş, mağfiret ve tevbe imkânını kullanamamış adamın Allah burnunu yere sürtsün.” sözlerine ben de ‘Âmin’ dedim.”11 buyurmuştur.

Bizler için fırsat, nimet ve ganimet ayı olan Ramazanı tefekkürümüzle, Kur’ân’ımızla, namazlarımızla, sadakalarımızla ve itikâflarımızla eğer değerlendirebilirsek, işte o zaman bizler de kurtuluşa ereriz, işte o zaman Ramazan bizler için de rahmet, mağfiret ve kurtuluş ayı olur.

Ramazanda rahmet ve mağfirete nail olup, Ramazanla kurtulanlardan olabilmek dileğiyle…

Kaynakça:

1) Heysemî, c. 3, s. 141. 2) Câmi’ü’s-sağîr, 2818. 3) Buhârî, Îmân, 28; Savm, 6; Müslim, Sıyâm, 203. 4) Müslim. 5) Üsdü’l-Gâbe, c. 5, 626. 6) İbni Hacer, İsâbe, 4/461. 7) İbni Hanbel, 1/165; Ayrıca bkz. M. Asım Köksal, İslâm Tarihi (Medine devri), 3/198. 8) Buhârî. 9) Fethü’l-bârî, 7/286. 10) İbni Sa’d, Tabakât, c. 10, s. 420-421. 11) Buhârî.