90’lı yıllarda dinlediğimiz bir marşta “Her şehit bir adımdır zafere, her zafer bir umut o kutlu yere” derdi. Dinlerken kanımız kaynar, içimiz içimize sığmazdı. İki kişi bir araya gelsek, mutlaka cihad’tan, şehadetten söz eder, ayrılırken içimizi kaplayan büyük bir enerji ve heyecanla evlerimize dönerdik. Ve 2000’li yılların ilk çeyreği; dinlediklerimiz de dillendirdiklerimiz de değişti. Şu an iki kişi bir araya gelsek; arabanın modeli, evin metrekaresi, çeyizin kalitesi, makamların cazibesi, giydiklerimizin markası gündem oluveriyor, “Bunları elde etmek için daha çok çalışmam gerekir, çoook!” düşüncesiyle kendimizi evlerimize atıveriyoruz. Zor günler için hazırlıkmış, cihadmış, davetmiş, davaymış, elde edilecek bunca önceliğimiz varken onları da başka başka baharlara erteleyiveriyoruz. Bu ruh haliyle yaşandığı içindir ki, konforun ve malın en iyisine sahip olmak için kendimizi paralarken; ‘Firdevs cennetleri olmasa da olur, cennetin küçük bir köşesi bile yeter‘ hastalığına yakalanıveriyoruz. Dünyadaki hedeflerimiz büyük; ahiretteki hedeflerimiz de küçük olunca dünyaya karşı azmanlaşıyor; ahiret için çalışma konusunda da duyarsızlaşıyoruz.

 Yukarıda anlattığımız ahvalin neticesinde ümmet olarak bizde oluşan vehn hastalığıyla (dünya sevgisi ve ölüm korkusu); yaşayan ölüler haline geldiğimiz için maalesef düşmanın iştahını kabartıyor ve leş kargalarını üzerimize çekiyoruz. En basit bedeni hastalıklara karşı ciddi bir hassasiyet gösteren bizler; dünya ve ahiretimizi karartan bu hastalığa karşı oldukça vurdumduymaz davranıyoruz. Ümmeti bir beden, Vehn hastalığına müptela olan Müslümanları da bu bedendeki ölü ve kanserli birer hücre olarak düşünecek olursak; Allah yolunda malıyla canıyla mücadele edip bu uğurda her şeyi göze alan Müslümanları da bu bedendeki canlı hücreler olarak niteleyebiliriz. Şehit İmam El Benna İhvân’a; “Sizler bu ümmet için yeni bir ruhsunuz” derken ne kadar da önemli bir tespitte bulunmuş. Muhammed Mursî ve onunla birlikte zindanlarda her türlü işkenceye maruz kalan binlerce Müslüman, “Allah yolunda ölmek en büyük arzumuzdur derken şaka yaptığımızı mı zannediyordunuz?” diyerek, ümmete şehadetleriyle ve sebatlarıyla ruh oluyorlar. Bela ve musibeti temenni etmeyen ama başa geldiğinde de sıkıntıları, işkenceleri ve gerektiğinde şehadeti büyük bir zevkle karşılayan bu Müslümanlar, ümmet olarak bize ruh olmaktadırlar. İnsanlık tarihi boyunca hak yolda bu kahramanlıkları gösteren muvahhidler ve mücahidler hep olmuş ve bugünden sonra da Allah’ın izniyle olmaya devam edecektir.

Şehitler verip günümüze kadar büyüyerek gelen İhvân’ın durumunu; Ashab-ı Uhdud olayındaki gencin durumuna benzetiyorum. Ashab-ı Uhdud olayındaki genç, zalim krala kendisini nasıl öldürebileceğini söylemişti de zalim kral onu şehid ettikten sonra bu gencin ölümüyle nasıl binlerin dirildiğinin farkına varmıştı. Oysaki o genç, her defasında kralın askerleri tarafından öldürülmek istendiğinde Rabbine “Allah’ım! Dilediğin şekilde benim adıma bunların hakkından gel!” diye dua edip kurtulmuştu. Sonunda çaresiz kalan krala, kendisinin nasıl öldürülebileceğinin yolunu yine kendisi göstererek bizlere de “ölümlerin en karlı olanını seçmek” gerektiğinin dersini verip, şehadete yürümüştü. Yıllarca o topluluğun içinde yaşamış ama onların imanına vesile olamamış o genç, şehadetiyle geride kalanlara bir ruh ve onların iman etmelerine ciddi bir vesile olmuştu. Kurulduğu günden beri İhvân’ın ölümlere ve işkencelere, baskı ve zulümlere rağmen dinmeyen direnişi, sapmaya engel olan mutedil İslâmî anlayışı, Müslümanlara ruh oluveriyor.

Abdullah bin Huzeyfe, Bizans askerlerinin arasında ölüme yürürken, ağlayarak şöyle demişti: “Keşke yüzlerce canım olsaydı da tek tek Allah yolunda verseydim. Fakat bir canım var ve yalnız onu Allah yolunda vereceğim için ağlıyorum.” Ölümü bir zevk olarak gören ve bu zevki defalarca tatmak istediği için gözyaşı döken bu sahabenin halinden etkilenen Bizans kralı, onu esirlerle birlikte serbest bırakarak şaşkınlığını ve hayranlığını dile getirmişti. Bir-i Maune olayında, sırtından mızrak darbesi yiyen Harram bin Milhan, “Ka’be’nin Rabbine yemin olsun ki ben kazandım” derken öldürülme emrini veren Amr bin Tufeyl ve yandaşları bu kazancın ne olduğunu anlayamamıştı. Oysa Harram ebedi cenneti kazandı, kendisini şehid eden ve şehadetini izleyenler bir süre sonra iman etti ve onun şehadetiyle ruh buldu. Mus’ab bin Umeyr’in ve Hz. Hamza’nın şehid edilmesiyle İslâm mücadelesinin ortadan kalkacağını düşünenler; Halid bin Velid’in, Hz. Vahşi’nin ve İkrime bin Ebu Cehil’in, onların şehadetleriyle yeni bir ruha bürüneceklerini tahmin bile edememişlerdi. İmâm el-Bennâ’yı şehit edip eğlenceler tertip edenler; bu mücadelenin Seyyid Kutub ve onun gibi yüzlerce kişiye ruh olacağını düşünememişlerdi. Bugün de bu zalimler ve işbirlikçileri; Muhammed Mursî’nin şehadetiyle de Müslümanların neler kazanacağını ya da kazandığını hesap edemiyorlar.

Bu olaylardan şu dersi çıkarmamız gerekir. İnandığı dava uğruna kahramanca mücadele edip canını verenler, insanları cezp eder, onları etkiler ve bu davaya inanmalarına güçlü bir vesile olurlar. Şehadeti bir zevk olarak görenler, canlarını Allah’ın dini uğruna feda edenler, adadıkları canlarıyla düşmana en büyük zayiatı vermektedirler. Şehitler, bu davada olanlar için bir enerji kaynağı, bu davaya karşı olanlar için de bir iman vesilesidirler.

Ölümden sonrasının sırrına eremeyenler, kahrolası sayılı gün saltanatları için iman edenleri bir engel görüp onları ortadan kaldırarak emellerine ulaşabileceklerini düşünmektedirler. Oysa bu şehadetler, canını verenler için ebedi bir hayatı kazanmanın ilk adımı; katiller içinse yok oluşu temenni edecekleri ebedi bir hayatın başlangıcıdır. “Andolsun! Beni öldürmek için bana el uzatsan da ben öldürmek için sana el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben istiyorum ki, benim günahımı da kendi günahını da yüklenip cehennem ehlinden olasın. İşte bu, zalimlerin cezasıdır.” (Maide, 28-29)

Abdunnasır, Rusya’daki bir demecinde; İhvân’ı bitireceği ve tutuklamalarla, idam ve işkencelerle İhvân’ın kökünü kazıyacağını söylemişti. Oysa Abdunnasır öldü, İhvân ise; tüm zulüm ve baskılara rağmen güçlenerek yoluna devam etti. Dün nasıl ki Allah; Nemrutların ve Firavunların karşısına İbrahimleri ve Musaları gönderdiyse, bugün de zalimlerin karşısında direnecek mücahidleri göndermektedir ve göndermeye devam edecektir. Bir ülkenin cumhurbaşkanlığını elinin tersiyle itip “Benim için hapis, sizin teklif ettiğiniz ihanetten, uşaklıktan ve hayâsızlıktan daha hayırlıdır” diyerek hapsedilmekten ve Allah yolunda öldürülmekten korkmayan ve şehadete yürüyen yürekli adamlar varken zalimler kaybetmeye mahkûmdur. İdam sehpalarını ve mahkeme salonlarını dahi birer konuşma kürsüsü gibi görenlere kim ne yapabilir ki! İmam İbni Teymiye’nin dediği gibi “Düşmanlarım bana ne yapabilirler, ben cennetimi kalbimde, bahçemi göğsümde taşıyorum. Nereye götürülsem onlar benimle beraberdir. Hapsedilmem halvet, öldürülmem şehadet ve memleketimden sürülmem ise seyahattir” şuurunda olanların canlarını alabilirsiniz ama onlar; bu bilinçle ümmete ruh olmaya devam edecektir.

Tüm bunları düşünerek şu hisseyi çıkarmamız gerekir: Ticaretimizin, doktoramızın, işimizin, eşimizin, sağlığımızın, keyfimizin, malımızın, makamımızın biz Müslümanları atalete duçar kıldığı şu zamanda; bir ülkenin cumhurbaşkanlığını, bir üniversitenin doktorluğunu çekinmeden bırakıp canını veren Muhammed Mursî’nin ardından ruhumuz yine aynı ataletle bedenimizde duruyorsa ve Allah’ın davasına halen lakayt isek, Sisi’nin Muhammed Mursî’yi ölüme terk ettiği gibi biz de onun davasını ölüme terketmişiz demektir. Ölen biz miyiz, yoksa Mursî mi? diye düşünmemiz gerekir. Geride kalan bizlere mi acımalı, şehid olan Mursî’ye mi?

Rivayet edilir ki, Uhud Savaşı’ndan sonra Müslümanlar dönerken Medine’nin dışında Hz. Hamza’nın kızı da babasının yolunu gözetliyormuş. Kızcağız, Hz. Ebubekir’in geldiğini görünce, karşısına çıkıveriyor ve: Amca, babam geliyor mu, diye soruyor.

Hz. Ebubekir bu olayı anlatırken der ki: ‘Bu durum karşısında adeta dilim tutuldu ve ne diyeceğimi bilemedim “Kızım Peygamber efendimiz arkadan geliyor, ondan sor” dedim ve olacakları izlemek için geriye çekildim, Peygamber (sav) ne cevap verecek diye bekledim.

Kızcağız, ‘Ya Resûlallah, babam geliyor mu?’ diye sorunca Peygamber (sav): ‘Kızım bundan sonra senin baban ben olayım, olmaz mı?’ diye buyurdu. Hz. Ebubekir der ki: ‘Peygamber (sav) bunu söyleyince benim gözyaşlarım akmaya başladı.’

Kızcağız: “Ya Resûlallah bu söz kan kokuyor, demek babamı kaybettik, öyle mi? diye ağlayınca, Peygamber (sav): Yok kızım, babanı kaybetmedik, ona acımayalım, dünyada kalanlara acıyalım. Baban şehit oldu, kurtuldu. Baban şimdi, cennet-i a’lânın gölgelerinde, Allah’ı zikrediyor. Nurdan âlemleri seyrediyor…” buyurdu.

Evet, Peygamber (sav) bir şehadetin ardından kendisi ve sahabesi için bunları düşünüyorsa bizim de bu şehadetin ardından kendi payımıza hisseler çıkarmamız gerekir.

Allah’ın dininin olağanüstü olaylarla yeryüzüne hâkim olacağını düşünmeyelim. Yahudiler Hz. Musa ile Filistin’in kapısına geldiklerinde bu dinin kendi gayret ve çabalarıyla değil de zahmetsiz ve risksiz bir şekilde olağanüstü yöntemlerle hal olmasını istemişlerdi de “Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz burada oturacağız” demişlerdi. Allah (c.c) da 40 yıl süreyle onları çölde başıboş çevirmekle cezalandırmıştı. Bugün de maalesef bazı Müslümanlar, hapsedilmenin olmadığı, sıkıntının çekilmediği, şehadetin olmadığı ve bununla da zalimlerden kurtulup Allah’ın dininin hâkim olacağı bir yol arayışındadırlar. Hem ticaretim aksamasın, yorulmayayım, uykusuz kalmayayım, konforlu bir hayatın keyfini süreyim, makamıma dokunulmasın, ailem üzülmesin, derslerim aksamasın; hem de Allah’ın dini yeryüzüne hakim olsun anlayışı; “Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz burada oturacağız” demenin çağımız versiyonu değil midir!

Mursî’nin şehadetinin ardından; onun davasına gönül verenlerin ve bu uğurda söz verenlerin hayatlarına çekidüzen vermesi gerekir. Her Müslüman bu muhasebeyi yapmayabilir ama söz vermiş “Er Müslümanların” bu muhasebeyi yapması ve bu yolda sabır ve sebat yenilemesine gitmesi şarttır. “Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehit edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir. Onlar, sözlerinde hiçbir değişiklik yapmamışlardır.” (Ahzab, 23)