Ahireti hak etmek, ahirette kazananlardan olmak için gönderildiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Her ne kadar hem dünya hem ahiret odaklı olmamız gerekiyorsa da; ebedi kalacağımız yer olan ahiret, bizim birinci önceliğimiz olmalıdır. Hep söyleriz; “hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya; yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış” Bu sözü söyleriz, ama Müslümanların, “yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışanını” gören var mı bilmiyorum. Oysa “hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışanı” diz boyu… Bizler, hesabını vereceğimiz bir dünyayı; hesapsızca yaşayıp tüketemeyiz.
Allah cc şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” (Haşr, 18) Yarına çıkacağımızın garantisinin olmadığı bir hayatta, bugünlerimizi dünyaya; yarınlarımızı ise ahirete ayarlamak, samimi, gerçekçi ve insan yararına bir yaklaşım değildir. Çünkü şeytan ve nefis ahirete hazırlık olacak her ameli, yarına; Ahireti unutturacak her ameli de bugüne sığdırarak bizleri büyük bir gafletin içine düşürmektedir. Üstat Said Nursi; “O,ömrü bâkide (ahirette) göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekarâtı uyandırmadan evvel uyan” diyerek, ne güzel özetlemiş gaflet halimizi. Bu gaflet halinin hükmettiği nice insan ahirette: “İnsan o gün: “Ah keşke gelecek hayatım için önceden bir hazırlık yapsaydım” (Fecr, 24) diyecek. Kuran-ı Kerim’in 15 ayetinde “keşke” ile başlayıp pişmanlığını bildiren insanların “tekrar dünyaya dönme isteği” ile devam eden talepleri anlatılmaktadır. Şu enktod (kıssa), ahirete nasıl hazırlanmamız gerektiğini, dünyayı nasıl yaşamamız gerektiğini çok güzel özetlemektedir.
Komutanın biri, ordusuyla gece yolda giderken ordusuna “ayağınıza takılan şeyleri toplayın” diye emir verir. Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-“Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımıza takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım” diyerek, hiçbir şey toplamıyorlar.
İkinci grup ise;
-“ Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordunun komutanına itaat etmek gerekir” diyerek, az bir şey topluyorlar.
Üçüncü grup ise;
-“Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete mebnidir” diyerek, bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.
Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca:
Hiç almayan birinci grup;
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık” diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise;
-“Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık” diye, sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
“Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımızı atsaydık da, daha çok toplasaydık. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık” diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.
İşte bu misalde olduğu gibi; ahirette bütün insanlar, böyle bir ruh hali yaşayacaktır. Şu an yaşadığımız, bir dahası olmayacak bir dünya hayatı; yaşayacağımız, öldükten sonra bir daha hazırlık yapma imkânı olmayacak bir ahiret hayatı… Yaşadığımız ve yaşayacağımız her anın, ahirette bir hesabı ve mükâfatı olacaktır. Bundan dolayı, tüm hazırlığımızı ciddiyet içinde yapma mecburiyetindeyiz. Dünyayı, “kör ve topal doğan bir kuzuya” benzeten Peygamber (s.a.s); bu ölü kuzuyu, sahabelere satmak istediğinde alıcı bulamamıştı. Ama bugün bizler, değerinden kat kat fazlasını vererek bu dünyaya talip olduk. Değerinden fazlasını biçtiğimiz şu dünyayı almak için de; gecemizi gündüzümüze katıp; ahiret için hazırlık yapacak zamanı bile bulamamaktayız. Oysa ölüm ve ötesi için gönderilmişiz bu dünyaya. Oysa hesabını vermek için yaşamaktayız bu hayatı. Allah şöyle buyuruyor: “Hanginizin amelinin daha güzel olduğu konusunda sizi denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O yücedir, bağışlayandır.” (Mülk, 2) Denenmek için gönderildiğimiz bu hayatın bir anını bile zayi etmek akıl karı mıdır? Ellerin ve ayakların konuşacağı, hayır ve şer adına zerrelerin hesaplanacağı, yaptıklarımızın sorulacağı bir ahiret hayatı bizi bekliyorken; nasıl olur da, dünya hayatında bunun telaşın içine girmez ve hazırlığını yapmayız! Şu hikâye; belki de ahirette karşılaşacağımız manzaranın bir resmidir.
Garibanın biri, çevresinde cimriliği, eli sıkılığı ile tanınan birinden; kalabalık bir yerde bir kâse yoğurt parası istiyor. Cimri adam, garibanın bu isteğini duyunca tersliyor. Yoksul adam, aldırış etmeden yine istiyor. Cimri, bunun üzerine; adamı yanından kovuyor. Bu olaya şahit olanlardan birkaç kişi; bu yoksula para vermeye, yardım etmeye kalkışsa da, yoksul adam teklifleri kabul etmiyor. Gariban ve yoksul adam, tekrar gidip kendisini horlayan, yanından kovan cimriye talepte bulunuyor. Cimri adam da “al şunu da defol!” der gibi, önüne birkaç lira atıveriyor.
Bu olaydan kısa bir zaman sonra cimri adam, bir gece rüyasında kendisini cennette görüyor. Her yanda, dünyada görmediği güzelliklerden oluşan bir manzara gözlerini kamaştırıyor. Bu arada acıktığını hissediyor. Kendisine hemen bir tabak yoğurt ikram ediliyor. Adam bir tabak yoğurtla doymuyor: “Burada yoğurttan başka bir şey yok mu, bari bir-iki dilim de ekmek verseydiniz” diyor. Bunun üzerine kendisi ne şöyle sesleniliyor: “Sen birkaç gün önce buraya yalnızca yoğurt göndermiştin o, önüne çıktı. Eğer başka şeyler de göndermiş olsaydın, onlarla seni karşılar, sana ikram ederdik.”
Evet, neyi göndermişsek onu bulacağımız bir ahiret hayatıdır bizi bekleyen. Bir defasında Hz. Peygamber(s.a.s) Hz. Aişe’ye sorar: “Aişe! Kurban etini dağıttınız mı?” Hz. Aişe: “Dağıttık ya Resûlallah”diye cevap verir. “Ne kadarını dağıttınız?” sorusuna; “Hepsini dağıttık, bize bu buttan başka hiçbir şey kalmadı” cevabını alınca gülümseyerek; “Desene Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı” (Tirmizî, “Sıfatü’l-kıyâme”, 35).
Öyle bir hazırlığın içinde olmalıyız ki; dünyada sahip olduğumuz şeyler, bizi ahirete hazırlama dışında bir misyona sahip olmamalıdır. Allah cc: “Allah’ın sana verdiği nimetlerle ahiret yurdunu da ara. Dünyadan da nasibini unutma.” (Kassas, 77) buyurarak, dünyanın biriktirme yeri olmadığını aksine; eldekilerle ahiret için hazırlığın içine girilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Yahudilerin; “ateş ancak bize sayılı günlerde dokunacaktır” rahatlık ve rehavetiyle hareket etmek, salih amelsiz bir imandan medet ummak; İslam’ın ön gördüğü bir ahirete hazırlık şekli değildir. Dünyada hayır ve şer adına yapmış olduğumuz her amelin, cennete yâda cehenneme gitmemiz için bir vesile olduğunu unutmadan yaşamalıyız.
Bir gün Behlül Dana, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculuktan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid’in huzuruna çıkıyor. Harun Reşid:
– Bu ne hal Behlül, nereden geliyorsun?
Behlül Dana:
– Cehennemden geliyorum ey hükümdar.
Harun Reşid:
– Ne işin vardı cehennemde?
Behlül Dana:
– Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.
Harun Reşid:
– Peki, getirdin mi bari?
Behlül Dana:
– Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar “Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir” dediler.
Dünyayı doğru okumayışımız; bizleri dünyevileştirir, Allah’tan uzaklaştırır, dünya ve ahirette zilletin içerisine düşürür. Peygamber (s.a.s) şöyle buyuruyor: “İyne (vadeli olarak satın alınanı aynı kişiye peşin olarak geri satmak) ile alışveriş yaptığınızda, ineklerin kuyruklarına yapışıp ziraate razı olduğunuzda ve cihadı terk ettiğinizde Allah sizin üzerinize dininize dönünceye kadar kaldırmayacağı bir zillet musallat eder.”(Ebu Davud)