1. Gaye Sahibi Olmak
Araçlar hedefe dönüşmemelidir. Araçlar hedefe dönüşürse elinde araçları olan ama hedefe ulaşmayan bir topluluk oluruz. Gayesi olmayanın gayretinin olması mümkün değildir. İddiası olmayanın ideal bir yaşam sürdürmesi mümkün değildir. İdealleri çökmüş, gayesi olmayanların ne söyleyecek sözü ne de hayata bırakacakları bir izi olur.
Gayesi olanlar, göğsüne mızrağı yese bile “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki ben kazandım.” diye haykırır. Gayesi olanlar “İnsanlar size karşı toplandılar, onlardan korkun.” denildiğinde “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân, 173) diye haykırır.
Gayesi olanlar; sonuç odaklı olmazlar, istatistiklere bakmazlar.
Büyük gayesi olanlar, yaptığı işin bu büyük gayeye hizmet ettiği bilinciyle hareket ederler. Bu, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in şu vasiyetinden istifade ettiğimiz bir hakikattir: “Allah Teala’dan istediğinizde Firdevs cennetini isteyin.”1
Hedefin bilinmesi nefsi sıçratan, ondan tembelliği kovan ve iş yapma fitilini ateşleyen en önemli etkendir. Bugün en küçük ders halkasında olan Müslüman yeryüzüne Allah’ın dinini hâkim kılmak için mücadele edendir. Sadece Seyyid Kutup ve el-Benna bunu yapmıyordur.
İşte size İran’ın fethinde Müslüman ordusu içerisindeki basit bir asker! Basitliği ve fakirliğinde öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, kını yırtık bir bez parçası olan kılıcıyla öne atılmıştı. Evet, Rıb‛î b. Âmir, Rüstem’in önünde yere oturuncaya kadar öne atıldı. Rüstem onunla konuştu ve “Sizi buraya ne getirdi?” dedi. O da “Allah bizi buraya getirdi ki dilediklerini, kullara kulluktan Allah’a kulluğa, dinlerin zulmünden İslâm’ın adaletine çıkaralım. Kim kabul ederse biz de onu kabul ederiz. Kim de kaçınırsa Allah’ın vaadine ulaşıncaya kadar onunla savaşırız.” dedi. Rüstem “Allah’ın vaadi nedir?” dedi. “Daveti reddeden kimseyle savaşırken bizden ölen kimselere Cennet, kalanlara da zafer” cevabını verdi.2
Biz, hezimet bilmez bir toplumuz. Hatta biz kazanan iki toplumuz. İlk toplum cennette, diğeriyse meydanda kazanmıştır.
Öyle ki, tarih kitaplarında ismini dahi bilmediğimiz Müslüman bir esir Rüstem’e getirilmiş, Rüstem ona “Sizi ne getirdi buralara, ne istiyorsunuz?” deyince, o da aynı lambadan çıkan ışık gibi aynı sözleri ve aynı hedefi şu şekilde diyerek açıklamıştır: “İslâm’a girmekten kaçındığınızda Allah’ın sizin ve çocuklarınızın topraklarında bizlere vaat ettiklerini almaya geldik.”
Rüstem “Bunu yapmadan öldürülürseniz?” deyince o “Bizden öldürülenler cennete girer, kalanlara da Allah vaadini gerçekleştirir. Biz kesin inanıyoruz” cevabını verir. Bunun üzerine Rüstem alaycı bir şekilde “O halde elinize düştük” der. O esir asker de “Yaptığınız işler sizi düşürdü ve Allah onlar dolayısıyla sizi teslim aldı. Etrafında gördüklerin seni aldatmasın. Sen insanlarla değil kaza ve kaderle dalaşıp duruyorsun.” şeklinde cevap verdi. Bunun ardından Rüstem onu şehit etti.3
Dev hedefler tek başına tembelliği kovar, gayretin her zerresi seferber olur. Kişinin içerisindeki saklı defineleri ve gizli güçleri harekete geçiremeyen basit hedeflere gelince bunlar tembelliği devam ettirip korur.
Allah Resûlü (s.a.s.)’nün, bir adamın Allah’a, kendisini cennetin en yüce derecelerine ulaştırması için dua ettiğini işittiği ve bunun ardından o adama şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu durumda kanın akıtılacak, atın boğazlanacak.”4
Yürürlükte olan kanun budur. Kim ahiretteki en yüce dereceleri istiyorsa burada en yüce gayretleri sarf edecek. Yorgunluk miktarınca rahatlık olacak. Ödenen bedele göre yüce makamlar verilecek. Yüce bir makam talep eden için kıymetli şeylerden harcaması beklenir. Değeri pahalı olan şeyler yüce kimseler içindir. Bunun ötesi yok! Düşüklere gelince ağırdan almaya ve hayallere dalmaya götürür.
Şerefe ulaşmaya çabalıyor ama kılıcı kınında uyuduğu halde yücelere ulaşmayı umuyor.
Seni diriltecek, gayretini artıracak ve seni yüceltecek hedeflerden dilediğini kendin için seç.
Râfi‛î, konferanslarından birinde günümüz neslini tarif ederek şu sözleri söylemiştir: “Kendisiyle şeref duyacağı işler yapamayan toplumlar, oyalanacağı büyük sözler icat ederler.”5
Bir kadına sevdalanmak gençlerin en yüce gayesi olsun diye komplolar kurulmaktadır.
Bir maçı veya kupayı kazanmak en büyük arzuları olan bir toplum!
Yeni bir ev veya araba almak yaşamının merkezi olan bir toplum!
Hatta arzuladıklarına ulaşmak için ahiretini satmayı göze alan bir toplum!
Kâfûr el-İhşîdî ve arkadaşı, siyahi iki köleydiler. O dönem Mısır diyarının sahibi olan Ahmed b. Tûlûn’un yönetimindeki bölgeye, çarşılarda satılmak için getirildiler. Kâfûr’un arkadaşı karnını dilediği gibi doyurabilmek için bir aşçıya satılmayı arzuladı. Kâfûr ise bulundukları şehre sahip olmayı temenni etti. Her birisi de planladıkları ve temenni ettikleri şeye ulaştılar. Kâfûr’un arkadaşı bir aşçıya satıldı. Kâfûr ise Mısırlı komutanlardan birine satıldı. Kâfûr gücünü ve yeterliliğini gösterdi, ciddiyetle çalıştı, çabaladı ve sonunda Mısır ve Şam’a sahip oldu.
Bir gün Kâfûr arkadaşının yanına uğradı ve onu aşçının yanında kötü bir halde gördü. Yanındaki adamına “Bunu, gayreti bu noktaya oturtturdu ve gördüğünüz vaziyete getirdi. Beni de gayretim uçurdu ve gördüğünüz hale getirdi. Benim ve onun gayreti bir olsaydı yaptığımız tek bir iş, bizi bir araya getirirdi.”
2. Nimetlerin Hesabının Sorulacağını Düşünmek
Hayatı hesapsız yaşayanların hesabı oldukça ağır olur. Kendisine verilen nimetleri hep üstündekileri düşünerek az gören ve hayatı “Hep bana!” ya da “Neyim var ki! Anlayışıyla yaşayanların herhalde hesabı pek kolay olmayacaktır. Peygamber (s.a.s.) “Sizden biriniz, günlük yiyeceğini bulur ve vücudu sıhhatte olduğu hâlde tehlikelerden emin olursa, bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.”6 diye buyurduğuna göre sahip olduğumuz nimetler oldukça fazladır.
Başka bir hadiste, “Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.”7 diye buyuran Peygamber (s.a.s.), bizlere adeta sınav sorularını vermektedir.
“Sonra o gün (kıyâmet günü), nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?” (Tekâsür, 8)
Elmalılı Hamdi Yazır, bu ayetin tefsirinde şu ibretli kıssaya yer verir: Bu ayet nazil olduğunda hiçbir şeyi olmayan muhtaç bir sahabi ayağa kalkarak; “Ey Allah’ın Resûlü, benim üzerimde hesabı verilecek nimetlerden bir şey var mı?” diye sorar. Resûlullah (s.a.s.), “Gölge, iki ayakkabı ve soğuk su.” cevabını verir.8
Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle demiştir: “Bir kişi hayatının tümünü, doğduğu günden öldüğü güne kadar, Allah rızası için secdede geçirecek olsaydı kıyamet gününde bu amelini mutlaka küçük görürdü.”9
Doğduğun günden öldüğün güne kadar süren uzun bir secdede geçirdiğin yaşamın, ne kadar yüce bir amel olsa da cennetin karşılığı olmaya yetmiyor. Çünkü ömür sınırlı, içerisindeki amel de sınırlıdır. Verilecek olan karşılık ise -büyüklüğü ve düşünülmesinin imkânsızlığı yanında- sınırsızdır.
Tüm bunları düşünüp ölmeden önce cevap olabilecek bir hayat yaşamamız gerekmez mi?
3. “Çare Benim!” Demek
Diyebiliriz ki; bütün dinlerde insanlar “gelecek bir kurtarıcının” beklentisi içinde olmuşlardır. Dün olduğu gibi bugün de insanlar kendisinin oturduğu ama kurtarıcının gelip düzelteceği bir hayatın hayali ile beklemektedirler. Kendisini çare olarak görmeyenlerin çaresizce birilerini beklemesi acizlikten başka ne ile ifade edilir bilmiyorum.
İçinde bulundukları sorunların çözümü için çare bekleyenlere Talût gönderilince; Talût’u canından bezdirenler yine kendileri değil miydi? Kurtarıcı olacak olanı insanüstü düşünüp sorumluluğu üstünden atmaya çalışanların hiçbir derde çare bulması ve çare olması mümkün değildir. Rabbimiz Hz. İsa’yı ve Hz. Mehdi’yi gönderdiğinde onlar da tıpkı Talût gibi bir orduya ihtiyaç duymayacak mı? Bugün çare üretmeyenler, o gün çare yerine çaresizliğin kurbanı olacaklardır.
Allah (c.c.) Hz. İsa’nın çağrısına cevap verip onun yanında duranların sayılarına değil duruşlarına bakarak ayette zikretmiş ve övmüştür. “İsa, onların inkârcılığa yöneldiklerini sezince “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik. Bizim Müslüman kimseler olduğumuza şahit ol” dediler.” (Al-i İmran 52) Rivayet edildiğine göre Hz. İsa’nın bu çağrısına cevap veren 12 havariydi.
Konjonktüre göre duruş belirlemeden yapacaklarımızı tevillerle maslahata kurban vermeden işin kolaycılığına kaçıp tüymeden “çare benim!” diyebilenler, tarih yazabilirler; tarih yazmasalar bile tarih kendilerini yazacaktır.
4. Rahata Alışmamak
Rahat rehaveti, rehavet ataleti, atalet mağlubiyeti doğurur. Rahata alışan nefislerin feda edebileceği bir şeyi olamaz. Rahata alışanların ne razı olacağı ne de vereceği lokma olur. Rahata düşkün insanları memnun edecek ne bir ev ne de bir koltuk olur. Çünkü dünya, rahat etme yeri değildir. Dünyada uyku yorar, yemek yorar, oturmak yorar… Rahatı düşünüyorsa bir insan, ancak cennetin nimetleriyle rahata kavuşacağını bilmelidir. Çünkü yaşlanmak yok, yorulmak yok, bıkmak, usanmak yok, hastalık yok, ölüm yok… İşte rahatlık yurdu…
Peygamber (s.a.s.)’in, “Kisrâlar, Kayserler saraylarda yaşarken sen bir hasırın üzerindesin…” diye ağlayan Hz. Ömer’e; “İstemez misin ki dünya onların, ahiret bizim olsun, ey Ömer?”10 diye buyurması, aslında rahatlığı hoş görmemesinin özeti değil miydi?
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevimli ise, artık Allah buyruğunu (kıyameti) gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Allah günaha saplanmış kimseleri hidayete erdirmez.” (Tevbe 24) ayeti; rahatına düşkün olan insanların neyi öncelediklerini çok güzel ifade ediyor. Bunları önceleyenlerin ve bunlarla rahatlığa kavuştuğunu düşünenlerin bunları bırakıp Allah yolundaki bir cihadın riskini taşıyabilmesi ve gayret içinde olması mümkün mü?

Kaynakça
1) Buhârî, Cihâd, 4. 2) Taberî, Târîhu’t-Taberî, 3: 520. 3) Taberî, Târîhu’t-Taberî, 3: 508. 4) Hadisin Arapça metni bu kitaptaki şekliyle hadis kaynaklarında bulunmasa da benzer anlamlı hadisler mevcuttur. Örnek olarak bkz. İbn Hibbân, Sahîh, 10: 469. 5) Mustafa Sâdık er-Râfi’î, Vahyu’l-Kalem, 1: 85. 6) Tirmizî, Zühd, 34, IV, 574 7) Tirmizî, Kıyamet: 1 8) Bkz. Süyûtî, VIII, 619 9) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 29: 197. 10) Ahmed, II, 298