“Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.” (Bakara, 128)

Sözlükte “yönelmek, kastetmek; öne geçmek, imam olmak” manalarındaki ’emm’ kökünden türeyen ümmet kelimesi “kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk, kavim, her kabileden bir grup insan, her canlı cinsi, bütün iyilikleri şahsında toplamış kişi veya kendisine uyulan önder” gibi anlamlara gelir. (1) Bu ümmet (Muhammed ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı…” (2)

Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, kitabımız bir, kıblemiz bir, tüm bu birler bizi Ümmet-i Muhammed kıldı. Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Fârisî, Süheyb-i Rûmî tüm bu birlerde birleşerek ümmet oldu. Onları ümmet kılan, bir kılan, inandıkları birlerdi. Yalnızca ümmet değil, en hayırlı ümmet olma şerefi idi.

Dilleri farklı, ırkları farklı, renkleri farklı olan bu insanları en hayırlı ümmet olma şerefine kavuşturan; ruhsuz, şuursuz, bir araya gelmiş insanlar topluluğu olmalarından değil, inandıkları Rableri, onlara doğru yolu gösteren resûlleri ve inandıkları esaslar çerçevesinde yaşadıkları hayatları idi. İnandıkları hayat onlara bir olmayı, beraber olmayı, kardeş olmayı emrediyordu ve onlar bu emirlere ‘inandık ve itaat ettik’ deyip gönül hoşluğuyla boyun eğiyorlardı.

“Şüphesiz ki, müminler kardeştir. O halde iki kardeşinizin arasını bulun. Allah’tan korkun ki, merhamet bulasınız.” (Hucurât, 10) emri gereği, Allah Resûlü’nün çizdiği kardeşlik sınırının “Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede tıpkı bir organ rahatsızlandığında diğer organlarda uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer” (3) kardeşlik ruhuna sahip olmaları idi.

Yine Yüce Rabbimizin “Kâfirlere karşı onurlu ve kararlı, kendi aralarında ise çok merhametlidir” (Fetih, 29) Efendimizin ise “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim mümin kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslüman(ın kusurunu) örterse, Allah da kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.” (Buhârî; Mezâlim) emrini gereği gibi yaşadıkları için en hayırlı ümmet olma şerefine nail oldular. Çünkü biliyorlardı ki, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, aranızda sevgi ve muhabbeti ikame etmedikçe de iman etmiş olmazsınız.” (4) hükmü kesindi.

Ümmet olabilmek için önce iman etmek gerekiyordu, imanın gereği ise kardeş olmaktı, bir olmaktı, beraber olmaktı. Dili farklı demeden, ırkı farklı demeden, rengi farklı demeden birlerde birleşip bir olabilmekti. Bu bir ile dünyaya meydan okuyabilmekti. Bedir meydanında az bir topluluk iken çoklara galip olabilmekti. Medine’yi işgal etmiş yahudi kavimleri zelil kılıp onları topraklarından sürebilmekti. Rum diyarını, Fars diyarını fethedebilmekti. Hak geldiği için Batılı zail kılabilmekti. Tüm bunları yapmaya sebep ise, ümmet olabilmekti.

Bugün de en hayırlı, en üstün ümmet olabilmek için bu şuura ihtiyacımız var. Bizler de Rabbimizin birliğine, Efendimizin önderliğine, Kitabımızın yüceliğine şehadet ederken, bu birleri ikrar ederken neden bugün bu haldeyiz? En hayırlı, en üstün ümmetken neden bugün zelil durumdayız?

Çünkü bizler Rabbimizin emrini gereği gibi yerine getirmedik. İnandık, iman ettik, ama gereğini uygulamada tembellik gösterdik. Rabbimiz bize bir olun, beraber olun, kardeş olun dedi, bizler ise ayrılığa düştük. Hâlbuki yüce Rabbimiz “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâmiyet’e) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmandınız da O, kalplerinizi birbirinize ısındırmıştı. İşte O’nun (İslâm) nimeti sayesinde din kardeşi olmuştunuz…” (Âl-i İmrân, 103) buyurmuştu.

İşte bizler de yüce Rabbimizin bu emrini yeniden gereği gibi anlar ve yaşarsak, o izzetli günlerimize yeniden döneceğiz. Dili, ırkı, rengi nedir diye sormadan bir olup, beraber olup, kardeş olup tekrar kenetlendiğimiz zaman, kâfire karşı şedit, mümine karşı ise şefkatli olduğumuz zaman, imanımızın üzerine dökülen o külleri savurup, iman ateşini yeniden yaktığımız zaman, işte o gün yeniden en hayırlı ve en üstün ümmet olma şerefine nail olacağız.

Üzeri küllenmiş olmasına rağmen bir olan Allah’a inancımız, Resûle olan kavuşma isteğimiz, ezanımız dinmesin, bayrağımız inmesin diye şehadet aşkıyla 15 Temmuz gecesi dili, ırkı, rengi ayrı olan, ama birlerde birleşen insanların silahlara karşı nasıl zafer kazandığına hepimiz şahit olup bir kez daha anladık ki, biz bir ve beraber olursak varız, bir ve beraber olursak güçlüyüz, bir ve beraber olursak üstünüz.

Çünkü biz, bir ve beraber olursak ümmetiz. Ümmet olunca varız, ümmet olunca güçlüyüz, ümmet olunca üstünüz. “Gevşemeyin, üzülmeyin, gerçekten inanmışsanız, mutlaka siz üstünsünüz.” (Âl-i İmrân, 139)

Kaynakça

1) Lisânü’l-Arab, “Emm” Md.; Kâmûs Tercümesi, IV, 175-176 2) Buhârî; Tevhid 33, Müslim; Îmân 153, Hadîs No: 94, Tirmizî; Îmân 18, Hadîs No: 2646 3) Müslim, Birr, 66. 4) Müslim, Îmân, 93.