Biz kardeşiz! Dilimiz, ırkımız, rengimiz, coğrafyamız, örf ve âdetlerimiz ne kadar farklı olursa olsun, bizi birbirimize sımsıkı bağlayıp kaynaştıran, aramıza muhabbet, uhuvvet, merhamet ve teavün tohumları saçan, büyük bir aile olduğumuzu hissettiren iman kardeşliğinin sarsılmaz ve kopmaz bağları ile bağlıyız birbirimize! Öyle bir iman kardeşliği ki, kan bağına dayalı kardeşlikten çok daha öte… İmandan mahrum olanların idrak edemeyeceği kadar köklü ve derunî…

Öyle bir kardeşlik ki, rabbimizin “Ancak müminler kardeştir!” (Hucurât, 10) kelam-ı kerimi ile sulanıp yeşermiş, neşv ü nema bulmuş… Öyle bir kardeşlik ki, onun şerbetinin eşsiz lezzetini ancak Allah’ın elçileri tattırabilmiş o temiz ve pak elleriyle insanlığa… Öyle bir kardeşlik şerbeti ki, Allah’ın son kutlu elçisinin elinde kavuşmuş nihai kıvamına ve eşsiz bir ümmeti çıkarmış gün yüzüne… Tıpkı kavrulan bir çöldeki vaha gibi doğmuş İslâm ümmeti ve insanlığa insanlığı öğretmiş… Her türlü iyilik ve güzelliği, insanı insan yapan erdemleri öğreten, ama kötülük, çirkinlik ve tuğyan ile mücadeleden de geri durmayan “en hayırlı ümmet” vücuda gelmiş İslâm kardeşliği ikliminde: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a iman edersiniz…” (Âl-i İmrân, 110)

Öyle bir ümmet vücuda gelmiş ki, kutlu elçinin nurlu ellerinde, daha önceleri birbirinin kanını içmek için can atan düşmanlar, kardeşlik bahçesinin gülleri-sümbüllerine dönüşmüş ve birbirileri için canlar feda eden can dostlar oluvermişler: “Hep birlikte sımsıkı sarılın Allah’ın ipine ve sakın parçalanıp bölünmeyin! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz, O, kalplerinizin arasını birleştirmişti de kardeşler olmuştunuz O’nun bu nimeti sayesinde. Sizler bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmrân, 103)

Peki, mademki rabbimiz ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ve mademki bize olan nimetini hatırlatıyor; var mıyız bu nimetin kadr u kıymetini bilmeye? Var mıyız kardeşliği kalplerimizin derinliklerinde bir kez daha hissedip “ümmet” olmaya? Var mıyız kardeşler olarak birbirimizin diline, ırkına, kültürüne ve coğrafyasına canı gönülden hürmet ve muhabbet duyarak “ümmet” bulutunun rahmet ve bereket yüklü gölgesinde kucaklaşmaya? Var mıyız insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olmaya? Var mıyız iyilikleri kuşanıp dört bir yana yaymaya ve kötülüğün karşısında müstahkem bir kale gibi, bir sedd-i meni’ misali durmaya? Var mıyız İslâm davası uğrunda birbirine kurşunla perçinlenmiş surlar gibi sıra sıra durup kenetlenerek O’nun sevdiklerinden olmaya? “Gerçek şu ki, Allah, kendi davası uğrunda sağlam ve yekpare bir bina gibi, kenetlenmiş saflar halinde savaşanları sever.” (Saff, 4)

İslâm düşmanlarının ümmet arasına nifak tohumları saçmasının, kendi fasit bünyelerinde mevcut olan ırkçılık ve bencillik virüslerini onlara da bulaştırmasının üzerinden yıllar-asırlar geçti. Ama bu nifak tohumları öyle kök saldı, ırkçılık ve bencillik virüsleri öyle çoğaldı ki, yıllar yılı sökülüp atılamadı ümmet coğrafyasının bağrından bir türlü. Ümmetin nice ferdi yakalandı bu amansız hastalığa ve unuttu kardeşliğin dirilten soluğunu; hissedemez oldu ümmet olmanın izzet ve şerefini. Yitirdi Allah’a ve elçisine itaat ederek İslâm kardeşi olmanın ona vereceği eşsiz güç ve kuvveti. Hâlbuki Kur’ân’ı onlara “Allah’a ve elçisine itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, yoksa zayıflarsınız ve gücünüz elinizden gider; sabırlı olun, direnin! Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler!” (Enfâl, 46) diyordu.

Rabbimiz, çekişmelerden, nizalardan ve tefrikadan uzak olmamızı tembihliyordu. Çıkarlarımızı, kendi dildaş ve ırkdaşlarımızı, aile ve aşiretimizi değil Allah’ın dinini öncelememizi, dünyevi açıdan sıkıntıya düşsek de uhrevi ve ulvi ecri düşünerek bu yolda sabretmemizi, direnç göstermemizi; dara düştüğümüz her zaman ve zeminde, güç, para ve iktidarı elinde tutanlara değil yalnızca Allah’a tevekkül etmemizi öğretiyordu bizlere. Köklerini dininin derinliklerine salmış sapasağlam duran münbit bir ağaç gibi asi rüzgârlar karşısında boyun eğmemeyi, direnmeyi öğretiyordu. Ama nice mümin direnemedi; muaccel dünya menfaati, müeccel ukbâ menfaatinden ağır bastı hayatında. Daha tatlı ve cazip geldi. Allah’ın afv ü keremiyle aldandı belki. Ama bu aldanmanın bedeli ağır oldu ümmete. Sel önündeki çerçöp gibi sürüklendi küffarın önünde. İtilip kakıldı, zulümlere uğradı, izzet, şeref, namus ve haysiyeti çiğnendi ümmetin nice ferdinin de “dur!” diyebilecek bir güç ve metanet bulamadı ümmet kendisinde. Ama ümmet coğrafyasından öyle bazı yiğitler çıktı ki, kendini, ümmeti derin uykusundan uyandırmaya adadı. “Ben” zilletinden “biz” izzetine davet etti müminleri.

Namazlarında “İyyâke na’budu ve iyyâke nesta’în; ihdina’s-sırâte’l-müstakîm” derken “biz” şuuruna davet etti onları. “Ey rabbimiz, bize dünyada da iyilik ve güzellikler, ahirette de iyilik ve güzellikler ver” derken ümmet şuuruna çağırdı ümmeti. “En hayırlı ümmet” olmaya, uyuyan devi uyandırmaya adadı bu yiğitler kendilerini. Batılın nifak tohumlarıyla mücadele edecek, onların virüs ve bakterilerini yok edecek manevi ilaçlar sundular ümmete. Bu yolda canla başla çabaladılar, canlarından da oldular, başlarını da verdiler! Ama rabbimizin buyurduğu gibi sabrın ve tevekkülün meyvelerine erdiler. O yiğitler bir kuş olup kanatlansalar da rablerinin huzuruna, attıkları tohumlar yeşerdi, verdikleri ilaçlar şifa oldu nice mümin bünyeye. Nice yiğitler revan oldu açtıkları kutlu yola. Nice yiğit tattı, hakiki kardeşliğin eşsiz lezzetini ve en hayırlı ümmet olmaya ram oldu.

Arabıyla ve Kürdüyle, Türküyle ve Farsıyla, Boşnakı ve Urdusuyla, siyahı ve beyazıyla, maşrıktan mağribe, şimalden cenuba nice yiğitler “kardeş” oldu ve “İslâm ümmeti”nin şerefli bir ferdi olmaya and içti. “Sabır, savaş ve zafer” dedi, “Hayat: iman ve cihad” diye haykırdı âlem-i İslâm’a. Allah’a rükû ve secde ile şahlanan, nişanları simalarındaki secde izi olan ve hayatları cihad ruhu ile taçlanan yiğitler. Hep “maruf” ile meşgul olup “münker” ile mücadele eden, halleri ve kalleri hep hayır üzere olan, varlıkları “İslâm ümmeti”nin varlığına feda olan yiğitler.

Kutlu Nebi’nin “kardeşlerimi özledim” diye iç çekerek hasretle kavuşmayı beklediği yiğitler. “Varım en hayırlı ümmet olmaya!” diyen erler. Rablerinin çağrısına “Lebbeyke yâ Rab!” diyerek gönül veren yiğitler: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ümmet bulunsun. İşte onlardır kurtuluşa erenler.” (Âl-i İmrân, 104)

Hâtemü’l-Enbiyâ’nın müjdesine namzet olan Allah yolunun erleri: “Allah’ın kulları arasında bir gurup var ki, onlar ne peygamberlerdir ne de şehitlerdir. Üstelik Kıyamet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler de şehitler de onlara gıpta edeceklerdir. Onlar, aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allah adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim ki, onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken, onlar korkmazlar. İnsanlar üzülürken, onlar üzülmezler.” (1)

Kaynakça

1) Ebû Dâvûd, Büyûʻ, 78; Sünnet, 3; Tirmizî, Zühd, 53; Mâlik, Muvatta, Şiʻr, 16.