Genç kardeşim!

Hz. Âdem’den bugüne hak-batıl mücadelesi devam etmektedir. İlk atamız ve ilk peygamber insanlara tevhidi sundu. Bu uğurda mücadele verdi. Aynı davayı Hz. Nuh da devam ettirdi. Uzun bir ömrü bu uğurda harcadı. Aynı vazifeyi Allah (c.c) Hz. İbrahim’in sırtına da yükledi. O da mücadele verdi ve bu yolda ateşe atıldı. Hz. Mûsâ da Hz. Îsâ da tevhit davasını insanlara ulaştırmak için büyük mücadele verdi. Son elçi Hz. Muhammed (sav)’e de bu vazife verildi. O da bulunduğu coğrafyada tevhidi hâkim kılmak için büyük mücadele verdi. 13 yıl boyunca Mekke’de insanları tevhide çağırdı. Şirke ve zulme karşı insanları uyandırmak istedi. Şirkin bataklığından tevhidin aydınlığına doğru sürdürdüğü mücadelesinde yakın arkadaşlarını şehid verdi. Onlara direnmeyi öğretti. Küfrün karşısında yılmamayı öğretti. İnsanlar onun elinde Müslüman oldular. İlk Müslümanlar olarak tarihte yerlerini aldılar. Onun tevhide çağrısını duyan Ebu Bekirler, Aliler ve daha niceleri davasını desteklemek için seferber oldular. Mekke onlara zorluk yaşattı. Mekke, İslâm davasına kafa tuttu. Resûlullah (sav) ilk Müslümanları Habeşistan’a yönlendirdi. Onlar için rahatça ibadet edebilecekleri bir yer olarak burasını düşündü. Orada halkına zulmetmeyen bir kralın olduğunu biliyordu.

Resûlullah (sav) her zeminde tevhidi dillendirdi. Mücadelesinden asla taviz vermedi. Bir çıkış olur diye Taif’e yöneldi. Fakat orada umduğunu bulamadığı gibi taşlanmakla da baş başa kaldı. Fakat son elçi arayışına hep devam etti. Allah (c.c) ona bir kapı açtı. Bu, Medine kapısıydı. Medine’den gelen insanlarla tanışarak onlara İslâm’ı anlattı. Medinelilerin kalbinde İslâm’ın sağlam bir şekilde yer ettiğini görünce diyarlarına hicret etmek istedi. Medine İslâm davasının beslenip gelişeceği yer olacaktı. Resûlullah (sav) ashabını bu şehre doğru yönlendirdi. 180 kadar ashabı bu diyara göç etmeye başladı. Neticede o da çok sevdiği arkadaşı Ebu Bekir’le beraber buraya hicret etti. Bu iş sırasında, iki yiğit sahabe ölümü göze almıştı. Biri Hz. Ebu Bekir diğeri Hz. Ali.

Hicretle birlikte Medine, İslâm’ın ilk devleti oldu. Resûlullah (sav) burada önemli bir işi başlattı. O da cihat faaliyetiydi. Medine dönemi boyunca bu faaliyet devam edecekti. Onun vefatından sonra bu önemli işin sancağını Hz. Ebu Bekir devam ettirecekti. Medine dönemi boyunca Resûlullah (sav) yetmişten fazla seriyye ve gazve gerçekleştirdi. Bunlardan 27’sine bizzat iştirak etti. Cihat sancağı asla düşmedi. Resûlullah (sav) vefat edince Müslümanlar asla bir sarsıntıya uğramadı. İlk İslâm cemaati herhangi bir kriz geçirmedi. Bir Avrupalı araştırmacının deyişiyle “Geride iki büyük şahsiyet kalmıştı.” İşte bunlar Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’di. Onlar Resûlullah (sav)’in bıraktığı yerden İslâm davasını sırtladılar.Hz. Ebu Bekir ilk etapta ciddi bir problemle karşılaştı. Kalplerinde hastalık bulunalar, İslâm’ı iyi anlamamış olanlar zekât vermek istemediler. Hz. Ebu Bekir bunlarla savaşma yoluna gitti ve onları itaat altına aldı. İkinci önemli bir iş daha yaptı, o da Kur’ân’ın cem edilmesiydi. Bu kitabın gelecek nesillere ulaştırılması lazımdı. Bunun sağlam bir şekilde korunması gerekiyordu. Bu işi de tamama erdirdikten sonra önemli bir işe daha teşebbüse etti. Bu da İslâm fetih ordularının Arap yarımadası dışına sevk edilmesiydi. Bir orduyu Suriye istikametine diğerini de İran-Irak istikametine sevk etti. Ebu Ubeyde b. Cerrah, Şurahbil b. Hasene, Amr b. el-As ve Yezid b. Ebu Süfyan Suriye (Bilâd-ı Şâm) istikametine hareket ettiler. Halid b. Velid de İran-Irak istikametinde yola çıktı. Kısa bir sürede o günün iki süper gücü dize getirildi. Bizans doğu topraklarından çekilirken İran Sasani İmparatorluğu tarihe karıştı. Müslümanlar her iki halife döneminde büyük başarılara imza attılar. Bizans imparatoru Herakleios Kudüs’ten çekilirken Adıyaman’da bir tepeye çıkıp “Sen düşman için ne de güzel yurtsun, elveda” deyip bir daha dönmemek üzere İstanbul’a gitti. Bilâd-ı Şâm şirkten ve küfürden temizlenmişti. Aynı şekilde İran-Irak toprakları da şirkten temizlendi. Halkına zulmeden krallar tarihe karışıp gitti. Bu coğrafyalarda İslâm’ın gür sedası hüküm sürmeye başladı. İnsanlar İslâm’ın sunduğu özgürlük içinde Rablerine kulluk etmeye başladılar. Çünkü İslâm’ın gönderiliş gayesi insanları insanların kulluğundan alıp Rabbin kulluğuna götürmekti ve bunda da sahabe başarılı oldu. Halid’in Irak’ta İslâm ordusunu İran Sasani orduları üzerine sevk ederken kullandığı cümle ne de manidardır. Krala yazdığı mektupta şunu yazmıştı: “Ya teslim olursunuz ya da üzerinize öyle bir orduyla geliriz ki, sizin yaşamayı sevdiğiniz kadar onlar Allah yolunda ölmeyi sevmekteler.” Allah, Halid b. Velid’i muzaffer kıldı.

Raşid halifeler bu ümmete güzel hizmetler yaptılar ve tevhit sancağını sonradan gelenlere devrettiler. Cihat, Emeviler ve Abbasiler döneminde de devam etti. Onlar İslâm’ın sancağını doğuda Çin’e, batıda İspanya’ya kadar götürdüler. Bu bir zirve oldu. Çünkü İslâm devletinin bir ucu Atlas okyanusuna diğer ucu da Çin’e dayanmıştı. Bu ancak ve ancak cihat sayesinde olmuştu. Müslümanlar Endülüs Emevi devletini kurdular ve burada İslâm devleti sekiz asır devam etti. Ne zamanki 23 parçaya bölünüp kendi aralarında savaşa tutuştular, yıkılmak mukadder oldu. Aynı şekilde doğuda beş asır kadar hüküm süren Abbasi devleti de gevşeyince yıkılmaktan kurtulamadı.

Osmanlılar altı yüz sene hüküm sürdü. Kendilerini yenilemeyince, çağı yakalayamayınca yıkılmaları mukadder oldu. Bu sırada Avrupa devreye girdi ve İslâm coğrafyasını işgal etmeye başladı. Çünkü demiri en iyi şekilde işlemeye başlamış, sanayi devrimini gerçekleştirmiş ve demiri silaha dönüştürüp ateş saçan bir alet olarak kullanmaya başlamıştı. Buharı kullanmış, kömürü kullanmış ve bunları devasa coğrafyalara yayılmak için en iyi şekilde değerlendirme yoluna gitmişti. İslâm coğrafyasını talan etmeye başlamış, “hasta adam” diye isimlendirdiği Osmanlıyı yıkmak için bin bir türlü hile ortaya koymuştu.

Genç kardeşim! Gelinen noktada İslâm hilafeti batılıların eliyle ortadan kaldırılmış, ümmet başsız bırakılmış, Kur’ân dahi yasaklanma yoluna gidilmişti. İslâm ülkelerinin yöneticileri Batılı efendilerine yakın kimselerden seçilmiş ve ne yazık ki ümmet kendi içinden çıkan hainlere teslim edilmişti.

Genç kardeşim! Sen tarihteki şan ve şerefle geçirdiğin günleri gördün ve kavradın. İslâm ümmetinin geçirdiği iniş ve çıkışları güzelce kavradın. Yeniden silkinmek için, üçüncü bir güç olarak ortaya çıkmak için sende müthiş bir iman gücü mevcut. Bunu hayata geçirdiğin an Allah zaferi yakın edecektir.Bu yolda sana düşen vazife zamanından, bedeninden ve maddiyatından sarf etmek olacaktır. Senin yolun Ebu Bekirlerin ve Ömerlerin yoludur. Allah onları muvaffak ettiği gibi seni de muvaffak edecektir.

Ey genç kardeşim!

Ashabı zafere götüren en büyük mana imanında gizliydi. Şimdi sıra sende ve tevhit sancağı senin elinde. Yapacağın şey, hedefe adım adım yürümektir.

Mehmet Akbaş
1972 Şanlıurfa doğumlu, imam-hatip mezunu, lisans, yüksek lisans ve doktorayı Marmara Üniversitesi ilahiyat fakültesinde tamamladı. 2012 yılında doçent oldu. Suriye, Irak, Pakistan, Suud,Ürdün, Özbekistan, Bosna-Hersek ve Amerika’da araştırmalar yaptı. İslam halklarının kaynaşması adına Uluslararası sempozyumlar düzenledi. Savaş öncesinde Suriye sınır bölgesinde yaşayan kardeş halkların kaynaşması için bir grup arkadaşıyla beraber Dicle Kalkınma Ajansı destekli Sosyo-Kültürel sahada bir yıllık bir proje yaptı, fakat projenin uygulamasına bir ay kala Suriye savaşının patlak vermesi üzerine hedefini gerçekleştiremedi. Dicle Kalkınma Ajansında kalkınma kurulu üyesi olarak çalıştı. İslam halklarının manaya ve kardeşliğe daveti ve bu söylemde buluşması için Davet ve kardeşlik Vakfı mütevelli heyetinde yer aldı, temsilciliğini yaptı. İnsanımızın kültür seviyesinin yükselmesi ve okuması için bir grup arkadaşıyla beraber İstanbul’da Oku-Der’i (Okuma Alışkanlığını Kazandırma Derneği) kurdu. Beş yıl başkanlığını yaptı. Memurların hak-hukuk ve insani taleplerini savunma adına Hakkari Eğitim-Bir-Sen’i kurdu. Bir yıl başkanlığını yaptı. Ümraniye Eğitim-Bir-Sen şubesinde beş yıl sekreter olarak çalıştı. MEB bünyesinde 14 yıl öğretmenlik yaptı. Kürtçe’nin serbestiyet kazanmasıyla Kürtçe ezgi-ilahi-dua ve şiirlerden oluşan beş albüm yaptı. Arapça-Türkçe-Kürtçe ve İngilizce konuşur. Mardin Artuklu Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.
×
1972 Şanlıurfa doğumlu, imam-hatip mezunu, lisans, yüksek lisans ve doktorayı Marmara Üniversitesi ilahiyat fakültesinde tamamladı. 2012 yılında doçent oldu. Suriye, Irak, Pakistan, Suud,Ürdün, Özbekistan, Bosna-Hersek ve Amerika’da araştırmalar yaptı. İslam halklarının kaynaşması adına Uluslararası sempozyumlar düzenledi. Savaş öncesinde Suriye sınır bölgesinde yaşayan kardeş halkların kaynaşması için bir grup arkadaşıyla beraber Dicle Kalkınma Ajansı destekli Sosyo-Kültürel sahada bir yıllık bir proje yaptı, fakat projenin uygulamasına bir ay kala Suriye savaşının patlak vermesi üzerine hedefini gerçekleştiremedi. Dicle Kalkınma Ajansında kalkınma kurulu üyesi olarak çalıştı. İslam halklarının manaya ve kardeşliğe daveti ve bu söylemde buluşması için Davet ve kardeşlik Vakfı mütevelli heyetinde yer aldı, temsilciliğini yaptı. İnsanımızın kültür seviyesinin yükselmesi ve okuması için bir grup arkadaşıyla beraber İstanbul’da Oku-Der’i (Okuma Alışkanlığını Kazandırma Derneği) kurdu. Beş yıl başkanlığını yaptı. Memurların hak-hukuk ve insani taleplerini savunma adına Hakkari Eğitim-Bir-Sen’i kurdu. Bir yıl başkanlığını yaptı. Ümraniye Eğitim-Bir-Sen şubesinde beş yıl sekreter olarak çalıştı. MEB bünyesinde 14 yıl öğretmenlik yaptı. Kürtçe’nin serbestiyet kazanmasıyla Kürtçe ezgi-ilahi-dua ve şiirlerden oluşan beş albüm yaptı. Arapça-Türkçe-Kürtçe ve İngilizce konuşur. Mardin Artuklu Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.