Hayâ, utanma, çekinme duygusu olup insanda olan hoş olmayan durumların gizlenme arzusudur. Hayâ, fıtri bir duygudur. Aslında herkesin fıtratında utanma duygusu vardır. Fakat insan günah işleye işleye, hele de günahından zevk alıp kendini düzeltme gibi bir ıslah yoluna girmediği zaman o duygu gittikçe azalır hatta yok denecek bir seviyeye gelir. O yüzdendir ki, geçmişten beri bütün peygamberlerin söylediği bir sözdür. “Utanmıyorsan dilediğini yap…”

Hayâ duygusu öyle bir şeydir ki, o imanla bağlantılı bir şeydir. O kimde kuvvet bulursa kötülüklere düşme oranı o kadar düşük olur. Peki, insan kimden hayâ etmeli yani kimden gizlenmesi, kime karşı kusur işlememesi gerekir? En başta Rabbine karşı…

Allah (c.c) ‘el-basîr’ her şeyi gören, ‘es-semî’ her şeyi duyan, ‘el-habîr’ her şeyden haberdar olandır. O gizlinin de gizlisini bilen hiçbir şeyin kendisinden saklanamadığı tek olan Allah’tır. Bu bilinçte olan insan nerde olursa olsun ne halde olursa olsun Ona karşı kusur işlemekten korkar. Kendilerinden hiç kimsenin görmediği bir yerde tavuk kesip getirmelerini isteyen hoca ile öğrencilerinin kıssası gibi. O öğrenci ki, herkes tavuk kesip getirirken o canlı olarak getirip “Hocam nereye gittiysem beni izleyen birinin varlığına şahit oldum. O yüzden kesemedim.” deyip Rabbinin kendisine şahit olduğunun bilincinde olduğunu göstermiştir. Bu bilinç öyle yüce bir bilinçtir ki, böyle olan biri asla hataya düşmez. En azından büyük hatalardan kendini korur.

Bir de şöyle bir kısmı vardır ki, kişi Rabbinin kendisine şahit olduğunu bilmesine rağmen huzurunda günah işlemeye başlar. Bu kısım insanlar da kendi arasında iki kısımdır. Birincisi hata işleyip nefsini kınayan çok vakit geçmeden Rabbine dönen ki, ayet-i kerimede geçen nefsine zulmedip tövbe edenlerin bağışlanacağı kullar kısmına girer. Bu kısım insanların imanı ölçüsünde ve Rablerine olan bağlılık ölçüsünde hayâ durumları şekillenir. Hem Rablerinden utanır hem insanlardan utanarak gizlenirler. Çünkü kusurlarını açığa çıkması durumunda çok daha büyük bir mahcubiyet ve utanma durumuna düşeceklerini bilirler. Bu gibi insanların Allah tarafından bağışlanıp kusurlarının örtülmesini niyaz ederiz.

Bazı insanlar da Rablerinin her şeye şahit olduğunu bilmesine rağmen içlerinde herhangi bir rahatsızlık duymaz başkalarının bilmesi durumunda da umursamazlar. Çünkü iman zayıflayınca hayâ da zayıflar ve o kişi Rabbinden sakınıp çekinmediği ve kendini de ıslah yoluna girmediği için gizlenmesine de gerek duymaz. Bu gibi insanlar hem Allah’ın kınadığı hem de insanların kınayıp rahatsız olduğu kişilerdir. Çünkü Allah onun kusurunu gizlemişken o açığa vurmuş hayâ perdesini ikinci bir defa yırtmıştır.

Ebû Said el-Hudrî “Resûlullah (sav) yeni örtünmüş bir genç kızdan daha utangaçtı. Hoşlanmadığı bir şeyle karşılaşınca bunu yüzünden anlardık.” şeklinde nakletmiştir. İnsanın bedeninde en önemli olan organı yüzdür. O ruh halinin bir aynası gibidir. İnsan utanıp sıkıldığında veya bir derdi olduğunda bile yüzünden anlaşılır. Yaptığı şeylerden yüzü kızarmayan kişide maalesef hayır yoktur.

Çok imanlı ve hayâlı bir gence kötü niyetli bir kadın musallat olur ve onu tuzağına düşürmek ister. Bir gün genç evin önünden geçerken evde bir teknik arıza olduğunu gençten ona yardımcı olmasını ister. Genç adam yardım için eve girdiğinde kadın kapıları kapatır ve onu kendisine davet eder. Teklifini reddettiği takdirde de bağıracağını ve onu herkese rezil edeceğini söyler. Kaçışının olmadığını anlayan genç peki der. Ama biraz koku sürüneceğini söyleyerek izin ister kadından. Kadın teklifi kabul edeceğini görünce ona izin verir ve genci odasında beklemektedir. Nasıl olsa kapılar kilitli olduğu için kaçamaz diye de rahattır. Genç adam tuvalete gider ve içinden Rabbine yalvarır. Çünkü o Rabbinin kendisini izlediğini bilincinde olduğu için huzurunda yüz kızartıcı bir şey yapmaktan korkmaktadır. Tuvalette ihtiyacını giderdikten sonra eline ve elbisesine pislik sürüp kadının yanına öyle çıkar. Kadın onu o halde görünce yüzünü bozup bağırır ve kapıları açıp onu evinden kovar. Böylece salih genç kısa süren bir pislik kokusu sayesinde bir ömür sürecek bir günahın azabından ve ahirette de Rabbine karşı mahcup olmaktan kurtulur.

Hayâ duygusu imandandır buyuruyor efendimiz. Peki, iman sahibi olup da hayâ duygusu zayıf ise ve bunu da artırmak istiyor ise bir kişi bu durumda ne yapması lazım? Herkesçe malumdur ki, sahâbe arasında en hayâlı sahâbi Hz. Osman’dı. O bir gün helaya götürdüğü ibriğinin kırıldığını görünce oturup ağlamış sebebini soranlara da özel halime bir ibrik şahitti zaten. Ben onun sıkıntısını çekerken şimdi ikinci bir ibrik şahit olacak demiştir.

Bizler Yusuf değiliz elbette, iffet abidesi Meryem de değiliz fakat onları kendimize örnek almış bir ümmetiz. Hayâ duygusunu geliştirmek isteyen bir insanın adım adım bu duyguyu büyütmesi lazım. Gözünü elini dilini aklını bedenini ruhunu harama kapatması lazım. İnsan nasıl ki, bulunduğu bir ortamda bir mobese kamerası olduğunu gördüğü durumda hal ve hareketlerine dikkat ediyorsa aynı şekilde kendisini izleyen bir mobese kamerası olduğunu da bilmesi lazım.

Bazen bir şeylerin düzelmesini veya daha iyi olmasını istiyorsa bir insan aynı şekilde iyilikleri de çoğaltması lazım. Zikri fikri istiğfarı çoğaltarak dilini, günahlarına gözyaşı döküp gözünü, zekâtı sadakayı çoğaltıp elini, sıla-i rahim yaparak ayağını, sürekli tefekkür ederek kalbini ve aklını temizlemesi lazım. Hani buyuruyor ya “Bir kavim kendi halini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” diye. Islah yoluna giren ancak iyiliğe ulaşır. Şerden sakınıp kötülükte ısrar eden ve durumunu da değiştirmeyen insan ise Allah muhafaza helak olur. Rabbim hepimize güçlü bir iman ve güçlü bir hayâ duygusu nasip etsin ve es-settâr ismi celiliyle hepimizin kusurlarını dünya ahiret örtsün inşallah.