Hakkın ve hakikatin müdafisi olmak kadar kıymetli ikinci bir şey var mıdır acaba? Bir Müslüman neyi müdafaa eder neyi tanıtır neyi insanlara götürür ya da neyi insanların zihnine, gözlerine, kulaklarına, beynine zerk etmeye çalışır? Elbette bir Müslümanın insanların gözleri önüne sereceği şey hak olandır yani İslâm’dır. Resûlullah (sav) Mekke’de İslâm’ı yaymaya başlayınca insanların kulaklarında yankılayan şey Rahman’ın ayetleri oldu. Dilden dile, kulaktan kulağa, yedisinden yetmişine insanların konuştukları şey Rahman’ın ayetleri oldu, son vahiy oldu. İnsanların gündeminde olan şey, son elçinin getirdi mesaj oldu. İnsanların etkilendikleri, gündemlerinde tuttukları şey, Abdullah’ın oğlu Muhammed’in (sav) getirdiği sözler oldu.

Pekiyi günümüz Müslümanları ne yapmalı? Müslümanın insanların gündemine taşıyacağı şey ne olmalı? Bu “şeyler” insanların zihnine nasıl zerk edilmeli? Kim yapmalı bunu ve nerede, nasıl yapmalı? Bu noktada medya devreye girmekte. İnsanların kulaklarına ve gözlerine hitap eden vasıtalar araya girmekte. Bunların ehemmiyeti gündeme gelmekte. Bunların vazgeçilmezliği önem kazanmakta. O halde biz Müslümanlar olarak medyada ne yapmalıyız? Her bir Müslüman Allah’ın yeryüzünde yürüyen bir medyası değil midir?

Muvahhid her mümin, Allah’ın ayetlerinin tanıtımını yapar, insanların ruhuna onları sunar ve gösterir. İnsanları hak yönünde etkilemek için medya görevini görür. Kendisi bu yönüyle Rabbin medyasıdır.

Medya kelimesi Latince asıllı bir kelime olup “aracı, aradaki vasıtalar, vesile” anlamlarına gelmektedir. Bu yüzden Müslümanın vesile olacağı şey, hakkın ta kendisi olmalıdır. Hakka vesile olmadığı zaman şerre vesile olanların devreye gireceğini bilmelidir. Aslında her müminin vazifesi hakka vesile olmak değil midir? Onun yeryüzünde en büyük vazifelerinden biri de hakkı başkalarına ulaştırmak değil midir?

Şer güçler elinde tuttukları imkânların çoğunu malum olduğu üzere bu “vesileye” yani “medyaya” harcamaktalar. Çünkü insanları etkilemenim yolunun kulak ya da göz yoluyla ya da her ikisinin vesilesiyle olduğunu iyi bilmekteler. Hatta bu manada insanlar arasında meşhur olmuş bir mesel vardır. Şöyle: “Şayet beş bin liran olsa ne yaparsın?” diye sorulan bir soruya “Bin lirasıyla bir mal üretirim, geriye kalan dört bin lirayı da bu malın reklamına ayırırım” cevabı verilmiştir. Gerçekten de zekice, akıllıca ve kurnazca bir cevaptır bu. Bırakın bin liralık bir maliyete sahip bir malı, daha büyük değerde üretilen bir mal dahi reklamı/tanıtımı/ilanı yapılmadıkça bir kıymet ifade etmeyecek, insanlar onu tanımayacaktır.

Bir Müslüman bu meselden güzel dersler elde etmelidir. Onun sahip olduğu değerler, şu dünya hayatında paha biçilmez değerlerdir. Onun sahip olduğu bu değerlerden daha üstün değerler yoktur. Hiçbir düşünce ve hiçbir sistem Müslümanın sahip olduğu değerlerden daha büyük bir değere sahip değildir. Bizler bu değerleri medyada, tanıtım âleminde, ilan meydanında sergilemedikçe bu değerlere bir asırdan beridir hasret kalmış insanları maalesef haberdar edemeyeceğiz.

Bir insan namazın ruha kazandırdıklarını nasıl, nereden bilecek? Bir insan zekâtın şahsiyeti nasıl geliştirdiğini nerden anlayacak? Bir insan imanın kalbe verdiği huzuru nereden bilecek? Bir insan orucun nefsi nasıl terbiye ettiğini hangi vasıtayla bilecek? Bu soruları çoğaltabiliriz. Bütün bu sorulara vereceğimiz cevap şu olsa gerek: Şayet medyayla bunlar insanlara ulaştırılırsa, insanlar bunlara şahit olursa gün gelecek ki, onlar da bunları yapmaya çalışacak, Allah’ın ayetleriyle tanışma fırsatını elde edecek ve tanıtım, ilan, medya vasıtasıyla onlar da bu hakikatleri öğrenmiş olacaklardır. Demek ki, medya hakkın ve hakikatin sergilendiği yer olmalıdır. Çünkü müfsidler bu devasa sahayı ifsat yolunda kullanmaktadır. Muslih olanlar da bu sahayı ıslah yolunda kullanacaklar.

Bir Müslüman medyada şunu rahatlıkla söyleyebilmelidir: Faiz ev yıkar, ticaret bereket getirir; içki ev yıkar, her çeşit meyve suyu bedenine sıhhat verir; zina insanı perişan eder, evlilik huzur getirir; kumar yuvalar yıkar, çocuklarınla ve eşinle ev ortamında neşeli vakitler geçirmen huzur getirir.

Ey Müslüman kardeşim! Çok rahatlıkla medyada “Müslüman faiz yemez, tefecilik yapmaz, harama bulaşmaz, faiz Allah ve Resûlüne savaş ilan etmektir, faiz alan da veren de, aracı olan da lanetlenmiştir” diyebilmelidir. Faizle iştigal eden bankaların modern puthaneler olduğunu haykırabilmelidir. Medyayı haramlarla mücadelede en üst düzeyde kullanabilmelidir.

Bakınız ehl-i şer Allah’ın haram kıldığı faize insanları nasıl teşvik etmekte! İnsanları nasıl da kandırmakta! Bir artist düşünün! Kahramanlık dizilerinde bütün herkesin zihninde yenilmez bir kahraman olarak gösteriliyor. İnsanlar, özellikle gençler bu artisti taklide başlıyor. Özellikle ortaokul ve lise çağında olan gençler bu artistin giyiminden, kuşamından, hal ve hareketlerinden etkileniyor. Çünkü medya bunu geçlere tanıtmakta, reklamını yapmakta, gençlerin dünyasına onu ilan etmekte. Bir de bakıyorsunuz ki, bu kahraman rolündeki artist, faizin reklamını yapan bir rolde oynuyor. Bütün bu gençler faizin normal bir şey, makbul bir şey olduğunu düşünmeye başlıyor, böyle inanmaya doğru gidiyor. İşte ehl-i şer böyledir. Önce onu kahraman olarak gösterir, sonra haram bir rolde oynatır. Böylece beyinler ifsat edilir. Medyanın gücü budur işte.

O halde ey müminler! Medyada Allah’ın ayetlerini kahramanca ortaya koyunuz. Televizyonlarda Allah’ın haram kıldıklarını çekinmeden söyleyiniz. Çünkü bu halk Müslümandır ve Kur’ân ayetlerinini hepsine iman etmiş bulunmaktadır. Muvahhid Müslümanın yapacağı şey, sürekli olarak hakkı gündeminde tutmak olacaktır ve bu yolda medyayı iyi kullanacaktır. Onun davası, kulaklarda yankılanmalı, gözler hakkın berraklığıyla aydınlanmalı ve bunda medya en iyi şekilde kullanılmalıdır.

Diğer bir husus: Medyada etkili bir ses ve etkili bir görüntü meselesidir. Bir imamı düşünün. Hutbe vermekte. Fakat hutbe zayıf bir ses, cansız bir duruş ve cemaatle göz göze gelmeyen bir sunuşla verilmekte. Bundan hangi mümin etkilenecek? Camideki müminler onun sesinden, bakışlarından ve tavrından ne kadar etkilenirler? Bir diğer örneği de verip gelin bir mukayese yapalım: Bir futbol karşılaşmasını sunan bir spikeri düşünün. Kendisi ortada yok. Sadece sesi var. Ama o kadar heyecan ve aşkla sunuyor ki, kıraathane ortamında maçı seyreden izleyiciler onun sesiyle birlikte yerlerinden fırlayıp uçacak hale gelmekteler. Biz cami cemaatinin yerlerinden fırlayacak duruma gelmelerini elbette ki, istemiyor ve bunu kastetmiyoruz. Onları ruhi ve kalbi manada harekete getirecek, onları mana âleminde etkileyecek hatiplerin olmasını istiyoruz. Bizim için en önemli platform herhalde minber olsa gerek. Milyonlarca Müslüman, bu platformun önünde her hafta en az yarım saat diz çökmektedir. Sonuç itibariyle minberler ve kürsüler de ilan mekânlarıdır.

Şayet hatip kardeşim bu alanı (vesileyi, medyayı, aracı) iyi kullanmazsa söylediği hakikatler müminleri etkilemeyecektir. Bir futbol maçı sunan spikerin heyecanı benim hatip kardeşimde yoksa hutbe, müminleri etkilemeyecektir. Onların heyecan kaynakları harekete geçmeyecektir. Bu yüzden kulağa ve göze hitap etme noktasında medyayı/vesileler sahasını çok iyi kullanmak icap etmektedir.

O halde haydi ey müminler! İnandığımız hakikatleri, bütün bir insanlığa kurtuluş reçetesi olsun diye “her platformda/medyanın her sahasında/vesileler meydanında” sonuna dek kullanmak için seferber olalım. Hareket halinde olalım. Şer güçlerden ve işbirlikçilerinden daha hareketli daha hızlı ve daha atik olmadıkça medyamız bir etki meydana getirmeyecek, şer medyası gençlerin ve çocukların zihinlerini ifsat etmeye devam edecektir.

O halde ey mümin kardeşim! Neden bizim “Namaz TV, Zikir TV, Oruç TV, Kur’ân TV, Âyet TV, İslâmî Hayat TV, Tesettür TV” diye birçok ulusal kanalımız olmasın? Allah’a şükürler olsun ki, son zamanlarda “Risalet Radyo”, “Kur’ân Radyo” şeklinde kanallara rastlamaktayız. Allah’ın izniyle bunların sayısı artacaktır.

Bir örnek: Mesela “Ayet TV” diye bir kanal kurulursa, hayvanlar âleminden bitkiler âlemine, bu kanalda tabiattaki bütün kevnî ayetler, kitabi ayetler eşliğinde verilirse insanlar, Rablerinin kudretini medya aracılığıyla daha net bir şekilde müşahede edeceklerdir. Bu yüzden mümin insan ulaşabildiği her vasıtayla Rahman’ın ayetlerini insanların gözü önüne sermeli, tanıtımını yapmalıdır. Allah’ın ayetleri çoktur ve bunlar Müslümanların medyası aracılığıyla bütün insanlara ulaştırılmalıdır.

İşte insanlara Rabbimizin neyi gösterdiğini ifade eden bir ayet: “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?” (Fussilet, 53)

Mümin kardeşim! Unutma ki, senin vazifelerinden biri de çevrendeki insanlara hakkı göstermen ve duyurmandır. Bunun için radyodan televizyona, internetten bilbordlara, dergilerden gazetelere, okul duvarından evindeki buzdolabının kapağına yapıştıracağın görsel malzemeye varıncaya dek, bütün vesileleri ilahi mesajın insanlara ulaştırılmasında kullanman icap eder. İşte senin medyan bunun için olmalıdır.

Mehmet Akbaş
1972 Şanlıurfa doğumlu, imam-hatip mezunu, lisans, yüksek lisans ve doktorayı Marmara Üniversitesi ilahiyat fakültesinde tamamladı. 2012 yılında doçent oldu. Suriye, Irak, Pakistan, Suud,Ürdün, Özbekistan, Bosna-Hersek ve Amerika’da araştırmalar yaptı. İslam halklarının kaynaşması adına Uluslararası sempozyumlar düzenledi. Savaş öncesinde Suriye sınır bölgesinde yaşayan kardeş halkların kaynaşması için bir grup arkadaşıyla beraber Dicle Kalkınma Ajansı destekli Sosyo-Kültürel sahada bir yıllık bir proje yaptı, fakat projenin uygulamasına bir ay kala Suriye savaşının patlak vermesi üzerine hedefini gerçekleştiremedi. Dicle Kalkınma Ajansında kalkınma kurulu üyesi olarak çalıştı. İslam halklarının manaya ve kardeşliğe daveti ve bu söylemde buluşması için Davet ve kardeşlik Vakfı mütevelli heyetinde yer aldı, temsilciliğini yaptı. İnsanımızın kültür seviyesinin yükselmesi ve okuması için bir grup arkadaşıyla beraber İstanbul’da Oku-Der’i (Okuma Alışkanlığını Kazandırma Derneği) kurdu. Beş yıl başkanlığını yaptı. Memurların hak-hukuk ve insani taleplerini savunma adına Hakkari Eğitim-Bir-Sen’i kurdu. Bir yıl başkanlığını yaptı. Ümraniye Eğitim-Bir-Sen şubesinde beş yıl sekreter olarak çalıştı. MEB bünyesinde 14 yıl öğretmenlik yaptı. Kürtçe’nin serbestiyet kazanmasıyla Kürtçe ezgi-ilahi-dua ve şiirlerden oluşan beş albüm yaptı. Arapça-Türkçe-Kürtçe ve İngilizce konuşur. Mardin Artuklu Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.
×
1972 Şanlıurfa doğumlu, imam-hatip mezunu, lisans, yüksek lisans ve doktorayı Marmara Üniversitesi ilahiyat fakültesinde tamamladı. 2012 yılında doçent oldu. Suriye, Irak, Pakistan, Suud,Ürdün, Özbekistan, Bosna-Hersek ve Amerika’da araştırmalar yaptı. İslam halklarının kaynaşması adına Uluslararası sempozyumlar düzenledi. Savaş öncesinde Suriye sınır bölgesinde yaşayan kardeş halkların kaynaşması için bir grup arkadaşıyla beraber Dicle Kalkınma Ajansı destekli Sosyo-Kültürel sahada bir yıllık bir proje yaptı, fakat projenin uygulamasına bir ay kala Suriye savaşının patlak vermesi üzerine hedefini gerçekleştiremedi. Dicle Kalkınma Ajansında kalkınma kurulu üyesi olarak çalıştı. İslam halklarının manaya ve kardeşliğe daveti ve bu söylemde buluşması için Davet ve kardeşlik Vakfı mütevelli heyetinde yer aldı, temsilciliğini yaptı. İnsanımızın kültür seviyesinin yükselmesi ve okuması için bir grup arkadaşıyla beraber İstanbul’da Oku-Der’i (Okuma Alışkanlığını Kazandırma Derneği) kurdu. Beş yıl başkanlığını yaptı. Memurların hak-hukuk ve insani taleplerini savunma adına Hakkari Eğitim-Bir-Sen’i kurdu. Bir yıl başkanlığını yaptı. Ümraniye Eğitim-Bir-Sen şubesinde beş yıl sekreter olarak çalıştı. MEB bünyesinde 14 yıl öğretmenlik yaptı. Kürtçe’nin serbestiyet kazanmasıyla Kürtçe ezgi-ilahi-dua ve şiirlerden oluşan beş albüm yaptı. Arapça-Türkçe-Kürtçe ve İngilizce konuşur. Mardin Artuklu Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.