Modern dönemin insanı, karşı karşıya kaldığı musibet ve felaketlerin hiçbirisinin Tanrı ile ilişkilendirilmesinden hazzetmez. Bunu yaparken aslında bireysel olarak hatayı kendisinde arama kaygısı içinde de değildir, onun burada sergileyebildiği en iyimser eğilim, yanlış ve hatayı başkalarının davranışlarında arama dürtüsünün ötesine geçmemektedir. Ancak çoğunlukla musibet ve felaket olgusunu, doğadaki sebep-sonuç ilişkisi içerisinde bir yere oturtup açıklama gayretine sahiptir. Mesela depremler tamamen fay hatlarının eseridir, meydana gelen yıkıntı ve zararlar da sadece inşaatla ilgili yerine getirilmekten kaçınılan eksikliklerden ve yapılan yanlışlıklardan kaynaklanmaktadır. Benzer felaketlerin hiçbirisi örneğin sel felaketi, heyelan, yer çökmeleri, hastalıklar, salgınlar, kazalar ve musibetlerin Tanrı-insan ilişkileriyle hiçbir bağının olmadığı algısı hakimdir. Bunlar olsa olsa salt olarak insan-tabiat ilişkilerini ilgilendiren olaylardır. Bu olaylarda Tanrı’nın herhangi bir müdahalesinin söz konusu olduğunu söylemek, abesle iştigal etmekten başka bir şey değildir.

Hatta modernizm ve pozitivizmin hâkim olduğu bir ortamda, inançlı kimseler dahi şöyle deme noktasına gelmişlerdir: “Bugün yaşanılan bir felaketin falanca olay nedeniyle Allah’ın cezası veya musibeti olduğu tespitine varmak, Allah’a ait olan bu belirleme yetkisini üstlenmek anlamı taşır. Dolayısıyla, Allah’ın geçmişte hataları yüzünden kavimleri helak ettiğine inanmak ile bugün meydana gelen bir felaketin o tür bir felaket olduğunu belirlemek başka şeylerdir. Biz insanlar böyle bir ilahî belirleyicilik rolünü üstlenemeyiz.”1

Acaba bu tarzda büyük oranda dünyevileştirilmiş, ahiret ve sorumluluk algısından soyutlanmış seküler bir anlayışın, Kur’ân ayetleri açısından bir geçerliliği var mıdır? Veya böyle bir anlayışın ne kadarı doğrudur ne kadarı gerçeklerden uzaklaşma anlamına gelmektedir?

Konuyla ilgili ayetlere göz attığımızda, can alıcı örneklerle karşılaşacağımız muhakkaktır. Örneğin, Kur’ân’da İsrailoğullarına vurulan aşağılık ve yoksulluk damgasının sebebi şu şekilde dile getirilmektedir: “Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi. İşte (bu hadiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.” (Bakara, 61) Ayette, aşağılık ve yoksulluk damgasının vurulma sebebi olarak daha iyi olanı daha düşük olanla değiştirme istek ve ısrarı, Allah’ın ayetlerini inkara devam etmeleri, haksız şekilde peygamberleri öldürmeleri olarak belirtildikten sonra; son cümlede yeniden tüm bu olanların, İsrailoğullarının isyanları ve taşkınlıkları sebebiyle meydana geldiği vurgusuna yer verilmektedir.

Ayette bahsedilen yiyecek konusundaki daha iyi olanı daha düşük olanla değiştirme istekleri daha ziyade dünyevî hayatlarını ilgilendirirken, ayetleri inkarda ısrar etmeleri ve peygamberleri öldürme fiil ve arzuları ise din ve ahiret hayatlarıyla ilişkili hususlardır.

Hz. Musa’nın kıssasından devam edecek olursak şu ayet-i kerimeleri de görmezden gelmemiz mümkün değildir: “Andolsun ki Firavun’un kavmini senelerce kıtlık-kuraklık ve ürün noksanlığına uğrattık, düşünüp ders almış olsunlar diye.” (Âraf, 130) Ayette Yüce Allah, düşünüp ders almaları maksadıyla Firavun hanedanını ve taraftarlarını inatlarından vazgeçirmek üzere, şiddetli bir kuraklık ve kıtlık ile cezalandırmaktan açık bir şekilde bahsetmektedir. Günümüz modern insanı için bu tarz olaylar, tamamen ekolojik dengeyle izah edilmesi gereken vakalardır. Bunların insanın Yaratıcısına karşı davranış ve tutumlarıyla herhangi bir illiyet bağının bulunduğunu söylemek, beyhude yorulmaktır.

Hz. Musa kıssasında yer alan şu ayetlerle konu daha da enteresan bir hal almaktadır: “Ve dediler ki: Bizi büyülemek için hangi mucizeyi getirirsen getir, biz sana imân edecek değiliz.” (Âraf, 132) “Artık biz onların üzerine ayrı ayrı mucizeler olmak üzere tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine böbürlendiler, çok günahkâr bir kavim oldular.” (Âraf, 133) Firavun ve ona tabi olanlar işi iyice inada bindirip -istediğin mucizeyi getir, yine sana iman edecek değiliz- noktasına taşıyınca, farklı zamanlarda ayrı ayrı mucizeler/işaretler şeklinde, üzerlerine kuraklıktan sonra tufan gönderildiği yani korkunç sel sularıyla imtihan edildikleri belirtilir. Ardından çekirge, haşere ve kurbağa sürüleriyle ekinlerine ve kendilerine zarar verildiğinden ve kan yağdırıldığından bahsedilir. Ayette bahsedilen ve günümüzde de rahatlıkla görülebilen çekirge, haşere ve kurbağa sürülerine, ilahî cezalandırma manası yüklemek, modern insan için tamamen anlamsız bir gayrettir. Esasen o, deist bir tavır içerisindedir, ona göre Tanrı varsa bile neden insanların işlerine müdahalede bulunsun ki? İnsan doğaya verdiği tahribatın cezasıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu cezalandırmayı yapan da doğadır.

Hz. Musa’nın kıssası şöyle sonlanmaktadır: “Ne zaman ki onların üzerlerine azap çöktü: ‘Ya Musa! Bizim için Rabbine dua et, eğer bizden azabı kaldırırsa and olsun ki, sana elbette imân ederiz ve seninle beraber İsrailoğullarını göndeririz.’ dediler.” (Âraf, 134) “Erişecekleri bir müddete kadar kendilerinden azabı kaldırdık. Onlar derhal yeminlerini bozdular.” (Âraf, 135) “Biz de mucizelerimizi yalanladıkları ve kulak asmadıkları için kendilerinden intikam aldık, onları denizde boğduk.” (Âraf, 136) Ayetlerden anlaşıldığı üzere ilahî azap, ağırlığını iyice hissettirip kibirli isyankarların üzerlerine çökünce, azabın kaldırılması durumunda iman etmeye ve zulümden vazgeçmeye dair yeminler ettiler, sözler verdiler. Ancak azap kaldırılınca, derhal yeminlerini bozdular, verdikleri sözleri unutup eski bildiklerini okumaya başladılar. Mucizeleri yalanlamaları ve ilahî emirleri dinlememekte inat etmeleri sebebiyle, belli bir sürenin akabinde helak edildiler.

Buraya kadar verdiğimiz örneklerde verilen azabın, yapılan cezalandırma ve uyarıların, insan-tabiat ilişkisindeki etkenlerden ziyade insan-Allah ve insan-insan ilişkilerindeki zulüm ve haksızlıklar sebebiyle gerçekleştiği ve bu olayların seyrinin tabiatın Yaratıcısının emir ve iradesiyle şekillendiği vurgusu baskındır, son derece net ifadelerle dile getirilmiştir.

Şu ayetler de herhangi bir zaman ve dönemle sınırlı olmaksızın insanın korku ve açlığa maruz bırakılması, mal ve canına gelen zarar, hasılat ve ürünlerdeki eksiltmelerin kendi kendine olan tabiî olaylar olmadığını, aksine Yaratıcının emir ve iradesi çerçevesinde cereyan ettiğini açıklamaktadır: “Sizleri biraz korku, biraz açlık, biraz maldan-candan ve hasılattan eksiklikle imtihan edeceğiz. Müjdele o sabırlılara ki, başlarına bir musibet geldiği vakit ‘Biz Allah’tanız ve O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara, 155-156)

Verilen tüm örneklerden, öncelikle modern zihnin büyük bir yanılgı içerisinde olduğu görülebilmektedir. Demek ki tabiatta gerçekleşen ve insan için musibet mahiyetini taşıyan olaylar, salt insan-tabiat ilişkisine sınırlandırılamayacak kadar büyük bir hakikattir. O halde musibet-insan ilişkisini nasıl bir yere oturtmak gerekmektedir?

Kanaatimizce musibet-insan ilişkisini, modern zihnin yanılttığı gibi tek yönlü değil, aksine çok yönlü olarak okumak biricik hakikati bulabilmenin yegâne yoludur. Peki çok yönlü okumadan kasıt nedir? Birincisi: Olaylara, önce insan-tabiat ilişkisi ekseninde bakılmalıdır, burada ne tür aksaklıkların olduğu gün yüzüne çıkarılmalıdır. Olayları açıklama işlevini üstlenen bilim, bu noktada iyi bir fonksiyon icra edebilir. Ancak bütün iş bundan ibaret değildir, vahyin burada hayatî bir işlev üstleneceği unutulmamalıdır. Çünkü burada tabiatın kendi kendine bir yaptırımı değil, tabiat sahibinin yaptırımı söz konusudur, bu hakikat göz ardı edilmemelidir. Halbuki modernizm ve pozitivizm, tabiat sahibiyle karşılaşmayı hiç istememektedir.

İkincisi: İnsan-insan ilişkisi düzleminde olay okumaya tabi tutulmalı, psiko-sosyal, sosyo-ekonomik, siyasi ve etik yönlerden enine boyuna irdelenmelidir. Burada da problemlerin çözümü noktasında vahyî bilginin en önemli parametreleri sunacağı görülmelidir. Üçüncüsü: İnsan-Allah ilişkisi bağlamında olayın ciddi ve derinlikli bir okumaya tabi tutulması elzemdir. Modern algıya teslim olan ve deistliği kendisi için büyük bir alan açma fırsatı olarak gören seküler insan, böyle bir okumadan hiçbir şekilde hoşnut değildir. Bilhassa ilk iki merhaledeki olguları, Yaratıcı ile ilişkilendirmekten mutsuz olmaktadır. Ona göre Tanrı varsa bile bu türden olaylara müdahale etmesini gerektirecek bir vasat mevcut değildir.

İnsan-Allah ilişkisi konusunda bir başka tez ise yukarıda işaret ettiğimiz gibi Tanrı’ya ait alana karışma ve O’nu sürekli cezalandırıcı konumda göstermenin yanlışlığı iddiası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda denmektedir ki yaşanan olayları Yaratıcı’nın belli eylemlere müdahalesi olarak okuma gayretleri, bir açıdan kişinin “kendisini Tanrı’nın yerine koyarak Onun adına ahkam kesmeye kalkması” türünden bir had aşmadır.

Acaba “insan-tabiat, insan-insan, insan-Allah” unsurlarından oluşan üçlü sacayağını nasıl temellendirmek mümkündür? Yanısıra başımıza gelen musibetlerde Yaratıcı’nın bir cezalandırmasının olduğunu düşünmek, kişinin haddini tecavüz edip kendisine ait olmayan bir sahaya girme kalkışması mıdır? Bu tür soruların cevapları, -nasip olursa- bir sonraki yazımızın konusunu teşkil edecektir.

Kaynakça

1) Ali Köse, http://iktibasdergisi.com/2018/02/11/ Kur’ânda-musibet-kavrami-uzerine/ Erişim Tarihi: 29.04.2020.