Bireysel alandaki özgürlükler ve haklar ile tüzel bir kişilik olarak devletin yetkilerinin karşı karşıya gelmesi durumunda, öncelik hakkının kimde olduğu konusu, zihinleri meşgul eden önemli bir konudur.

Bu konuda İslâmî sistemde bir denge olduğunu söylemek abartı değildir. Zira İslâm sisteminin bireye öncelik verdiği hususlar olduğu gibi, devlete öncelik verdiği yerler de mevcuttur. Dolayısıyla mutlak olarak bireyin devlete veya devletin bireye önceliğinden bahsetmek isabetli olmayacaktır. Aslında ilahî emirler hangisine öncelik vermişse öncelik hakkı ona aittir. Öyleyse İslâm dini açısından önceliği belirleyen gerçek otorite, insanın ve onun bir yapıtı olan devletin hakiki sahibi olan Yaratıcı’dır.

Bu konuda mutlaka bir hassasiyet gösterilecekse, başka bir tabirle pozitif bir ayrımcılık yapma yoluna gidilecekse, bunun bireyden yana olması daha makuldür. Zira devlet erki, bireylerin saadet ve huzuru için vardır. Belki bu yönüyle denebilir ki, hukuk temelinde bir arada yaşayan bireyler ve ümmet, devletten önce gelir ve onun üstünde bir değere sahiptir. “Şüphesiz İbrahim, Allah’a itaat eden, hakka yönelen bir ümmet idi (Nahl, 120).” ayetinin işaretiyle Müslüman birey küçük bir ümmet, ümmet ise büyük bir bireydir. Evet, birey her ne kadar yaratılışı itibariyle bağımlı, sonlu, sınırlı ve ölümlü de olsa, kendi başına sorumluluk sahibidir. Bir başka deyişle birey, ümmetin tekil cüzüdür ve tek başına Allah karşısında sorumludur, hesabını yalnız başına (tekil olarak) verecektir. Bu sorumluluk karşılığında da Allah’ın kendisine verdiği haklar ve görevler ile özerktir.

Bireyin devletten önce geldiği hususların bulunması, İslâmiyet açısından bireye verilen değerin çok önemli bir göstergesidir. Zira buradaki öncelik devlet tarafından istendiği zaman ferdin elinden alınabilecek sıradan bir hak değildir. Aksine bireyin tasarruf alanına terkedilmiş mahrem bir alandır. O konudaki değişiklik yetkisi, devlette değil, yalnızca bireydedir. Meseleyi daha anlaşılabilecek şekilde somutlaştırmak istersek kısas konusunu ele alabiliriz. “…Kim mazlum olarak öldürülürse, biz onun velisine (mirasçısına), (hakkını talep hususunda) bir yetki verdik; o da öldürmede ölçüyü aşmasın…” (İsra, 33) Burada yetkiden maksat, kısas isteğini meşru ve adil kılan salahiyettir. Bundan şu prensip ortaya çıkmaktadır: Suç teşkil eden her öldürme olayında asıl olan davacıdır. Öldürülenin velisi devlet değil, odur (davacıdır). Kan diyetiyle yetinerek yahut da diyet bile almadan, öldüreni kısas edilmekten kurtarmak ve affetmek, bu veliye ait bir haktır. Devletin ise bu konuda af yetkisi yoktur (1). Maktulün velisi, katilin kısas edilmesi amacıyla, bu husustaki kanunu uygulamayı devletten isteme hakkına sahiptir. Devlet bu hakka karışamaz. Ancak aynı kısas olayında kanunun uygulanmasını isteme hakkı öldürülenin velisine ait olsa da intikam almak amacıyla kanunu bizzat kendisi uygulayamaz. Çünkü kanunu uygulama hakkı devlete aittir.Görüldüğü üzere, kanunun uygulamasını isteme hakkı bireyi öncelikli kılarken, kanunu uygulamada öncelik devletindir (2).

Birden fazla evlilik olayı da konumuz açısından dikkate değer bir husus olup şu şekilde değerlendirilebilir. “Eğer yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız, size helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın ve şayet bu durumda adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir eşle ya da kendinize ait bir cariye ile yetinin. Zulmetmemeniz için bu daha uygundur(Nisa, 3).” Söz konusu ayette, birden fazla evlilik yapabilme yetkisini Yüce Allah, fertlere vermiştir. Ferdin şahsî kararı esastır. İslâmî sistemde devlet bu konuda, karar alma veya kararı değiştirme anlamında müdahil olamaz (3). Konu hakkında devletin yapabileceği şey, ayette de işlendiği üzere bir kadınla evliliği tavsiye etmek ve birden fazla eşle evlenilmesi durumunda meydana gelmesi muhtemel haksızlıkları önleyici bazı düzenlemeler yapmaktır. Değilse bu kanunu tümden değiştirmeye kalkışmak, devletin yetkisine terk edilmiş bir alan değildir.

Bu örneklerle birlikte genel bir maslahat söz konusu olduğunda veya serbest bırakıldığı takdirde ciddi bir mefsedet olacağından korkulduğunda, bazı mubahları kısıtlamak, devletin haklarından sayılmıştır. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, sözü edilen kısıtlamaların mubahlarla ilgili olmasıdır. Değilse sınırları net bir şekilde çizilmiş olan hususlarda, devletin başına buyruk ve keyfemâyeşâ bir tarzda tasarruflarda bulunma hakkı yoktur. Nitekim mehirlere sınırlandırma getirmek isteyen Hz. Ömer, cemaatten bir kadının “Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, öbürüne (mehir olarak) yüklerle mal vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın.” (Nisa, 20)ayetini delil getirerek yaptığı uyarıyla talebinden vazgeçmiştir. Mubahlar konusunda kısıtlama olabileceği hususuyla ilgili olarak şöyle denebilir: Mesela, Hz. Peygamber, insanların açlık ve yokluk içinde bulundukları bir sırada, kurban etlerinin üç günden fazla bekletilmesini yasaklamıştır (4). İbni Cevzî’nin Hz. Ömer ile ilgili olarak naklettiği şu haber de konu için bir örnektir. Hz. Ömer, etin Medine’de azlığını dikkate alarak kişilerin haftada peş peşe iki gün et yemesini yasaklamıştır (5).

Hz. Peygamber’in “Fiyatları ayarlayan, (piyasayı) daraltan, kısıp artıran Allah’tır. Ben boynumda hiç kimsenin hakkı bulunmaksızın Allah’a kavuşmak istiyorum.” hadîsini, devletin piyasaya müdahalesi açısından değerlendiren Yûsuf Karadâvî, şöyle demektedir: “Hadîs-i şerîfte, işleri ve insanları bozulmuş, piyasasıyla oynayan vurguncu ve ihtikârcılar türemiş bir toplumda fiyat tahdidi (sınırlandırma) ve kontrolünün yasaklığına dair herhangi bir delalet yoktur ve söz konusu böyle bir cemiyette fiyatları tahdid ve kontrolün Resûlullah’ın kendi dönemi için korktuğu haksızlıkla alakası yoktur. Bilakis, piyasayı ellerinde bulunduran bu tamahkâr ve açgözlü vurguncuları kendi hallerine bırakmak, insan kitlelerini onların amansız pençesine terk etmek, asıl önlenmesi gereken bir haksızlık ve ortadan kaldırılması icap eden bir tehlikedir (6).”

Açık ve kesin hükümler konusunda ise kıtlık zamanlarında hırsızlık cezasının geçici olarak rafa kaldırılması tarzında, zaman zaman birtakım tasarruflar göze çarpsa da esas itibariyle bunlar, keyfî olarak başvurulan uygulamalar değil, zorunluluklardan kaynaklanan durumlardır. Örneğin; zina, kazif ve hırsızlık gibi en açık ve kesin hadler hakkında Mevdûdî şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Yüce Allah, zina ve kazif suçlarını işleyen bir insan için böylesine kesin iki cezayı, kadınların süslenip açılarak sokaklara çıkmadıkları, müstehcen ve açık-seçik resimlerin bulunmadığı, aşk ve seks romanlarının yayınlanmadığı, şehevi hisleri tahrik edici sahne ve oyunların olmadığı, insanların kolayca evlenebildikleri ve fesih, tefrik, talak ve hulu’ gibi İslâmî hükümlerin tam tamına uygulandığı bir cemiyet için koymuştur…Zina ve kazif cezaları için söylediklerimiz, hırsızlık cezası için de geçerlidir. Hırsızlık cezası, faizin serbest olduğu, zekâtın verilmediği, adaletin bir ticaret metaı gibi alınıp satılarak el değiştirdiği, ağır ve haksız vergiler sebebiyle temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının anormal bir şekilde yükseldiği ve alınan vergilerin tümünün ancak lükse, israfa ve mutlu azınlığın refahına harcandığı bir cemiyet için konmamıştır (7).”

Özgürlüklerin çakışması durumunda ‘öncelik hakkı’ probleminin en hassas olduğu konulardan biri de devlet başkanının “veto hakkı”meselesidir. “Hz. Peygamber’in veya hemen onu takip eden halifelerin veto hakkını kullanıp kullanmadıklarını kategorik olarak söylemek mümkün değildir. Peygamber konusundaki sorun biraz özeldir, çünkü Peygamber önceden “Allah’ın bana vahyetmiş olduğu emir böyledir.” demişse, hiçbir tartışma mümkün değildi ve her Müslüman istekli olarak ona boyun eğerdi. Ancak hakkında vahyin bulunmadığı ve Peygamberin kendi kişisel ve beşerî düşüncelerine dayandığı meselelerde, kendi kişisel tercihine karşı olan çoğunluğun görüşünü kabul ettiği örnekler çoktur.Mesela, Uhud Savaşı sırasında şehrin içinde kalarak Medine’yi içerden savunmak şeklindeki tercihine rağmen, şehri terk ederek düşmanı Uhud’da karşılamıştır. Hatta şu ifade Hz. Peygamber’e isnat edilir: “Ebû Bekir ve Ömer ortak bir görüşü benimsiyorlarsa ben onlara karşı gelmem (8).” Bu prensip Kur’ân’da iyice tanımlanır:“(Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür. İş ciddiyete bindiği zaman Allah’a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Muhammed, 21)Tartışma anında fikirlerde samimiyet ve bağımsız düşünüş, ancak karar verildikten sonra, kişisel görüşe karşı da olsa sebat, itaat ve tam uyulması esastır. Burada bencillik yoktur, toplumun maslahatı her şeyden önemlidir (9).”

Hz. Ebû Bekir’in ileri gelen büyük bir sahabe topluluğuna karşı veto hakkını kullandığı, zekât vermek istemeyenlere ve yalancı peygamberlere karşı savaş ilan etmek suretiyle onların karşıt görüşlerini veto ettiği söylenmektedir. Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a) ile ilgili olarak bu konuda delil diye ileri sürülen iki olay mevcuttur. Bir üçüncüsü yoktur! Bu iki hâdise Üsâme ordusunun gönderilmesi ve mürtetlerle savaş kararı meseleleridir. Kaldı ki, Hz. Ebû Bekir (r.a) bu iki meselede de kendi şahsi görüşüyle hüküm vermiş değildi; her ikisinde de delili Kur’ân ve Sünnet idi.

Hz. Ebû Bekir’in Üsâme ordusunu göndermedeki delili şuydu: Resûlullah’ın (sav) vefatından önce verdiği bir kararı, onun halifesi sıfatıyla uygulaması gerekiyordu. Mürtetlerle savaş konusundaki delili ise şu idi: Namazla zekâtı birbirinden ayıran ve ben namaz kılarım ama zekât vermem diyen kimseler, meşru yönetime haksız yere isyan etmiş olurlar ve ‘Lâ ilâhe illallâh diyenlere karşı nasıl kılıç çekilir?’ diyenlerin delilleri kabul edilir bir delil değildir. İşte bu iki delildir ki, Ashâb-ı Kirâm’ı, Hz. Ebû Bekir’in görüşüne boyun eğdirmiştir. Şayet bu bir veto hakkı ise, Kur’ân ve Sünnet’e aittir; yoksa devlet başkanına ait değildir! Fakat gerçek şu ki, buna veto hakkı demek kesinlikle yanlıştır. Zira sahabeler, Hz. Ebû Bekir’in getirdiği deliller karşısında ikna olmuş ve onun bu delillerinin doğruluğunu itiraf ederek daha önceki görüşlerinden vazgeçmişlerdir (10).

Konu hakkında Abdulkerim Zeydan şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Devlet başkanı çoğunluğun görüşüne kâni olmazsa meseleyi bir hakem heyetine havale edebilir. Hakem heyetinin fikri de onu tatmin etmezse kendisi, ihtilaf konusundaki kararını bildirir. Eğer halk veya çoğunluk başkanın görüşünü desteklerse karar kesinleşir. Halk veya çoğunluk başkanın görüşünü tasvip etmediği taktirde devlet başkanı halkın görüşünü kabul etmeye mecburdur. Aksi halde istifa etmek zorundadır (11).”

Âl-i İmrân Sûresinde“…İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kere azmettin mi de Allah’a güvenip dayan…”(Âl-i İmrân, 159) ayetinde geçen “azmetmek” kelimesinin ne demek olduğu Hz. Peygamber’e sorulduğunda şu şekilde cevap vermiştir:“Görüş sahiplerine danıştıktan sonra onların görüşlerine uymaktır (12).”

Sonuç olarak diyebiliriz ki; insanlar tartışmaya açık bir meselenin doğruluğunu müzakere ettiklerinde sonunda çoğunluk doğru veya doğruya en yakın bir karara varacaktır. Mantıken çoğunluğun da yanılabileceği düşünülebilse bile, azınlığın yanılma ihtimali daha yüksektir. Öyleyse doğru olan çoğunluğun kararına uymaktır(13).

“Kim kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra, Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme atarız. Ne kötü bir yataktır o!.. (14)”

Dr. Maşallah TURAN

Kaynakça:

1) Mevdûdî, Modern Çağda İslâmî Meseleler, s. 300. 2) A.g.e. s. 301. 3) Mevdûdî, Sünnetin Anayasal Konumu, (Terc. Durmuş Bulgur, Halid Zaferullah Daudi), Dizgi Ofset, Konya 1997, s. 247-254. 4) Şâfiî (H. 150-204), er-Risâle: Tahkîk ve Şerh: Ahmed Muhammed Şâkir, el-Mektebetu’l-İlmiyye, Beyrut, s. 235-240. 5) Karadâvî, İslâm Hukuku, s. 60. 6) Karadâvî, İslâm Hukuku, s. 194-195. 7) Mevdûdî, Modern Çağda İslâmî Meseleler, s. 274-276. 8) Muhtasaru Tefsîri İbni Kesîr I, s. 331. 9) Muhammed Hamîdullâh, İslâm Anayasa Hukuku, s. 119. 10) Mevdûdî, Modern Çağda İslâmî Meseleler, s. 308. 11) Abdulkerîm Zeydân, İslâm’da Fert ve Devlet Münasebetleri, s. 102-105.