Şehit Seyyid Kutub 1906 da Asyut kasabasına bağlı Muşe köyünde doğdu. Küçüklüğünü ve ilkokul eğitimini ailesiyle birlikte kendi köyünde geçirdi. Daha sonra dayılarının yanına gitmek üzere Kahire’ye gitti. Köyünde okulla birlikte hafızlık yapıyordu ve öğretmeninin büyük takdirini kazanmıştı. Anne-babası toplum arasında saygın ve dindar kişiliğe sahiptiler. Seyyid Kutub 1920’lere kadar İslami eğitimini, Kur’an-ı Kerim hafızlığını, ilk ve ortaokul eğitimini bitirmişti.1920 ve 1939 yılları arasında Kahire’de liseyi bitirerek üniversitenin Daru’l-ulûm kısmına geçti. Hedefi Arap dilinde ihtisas sahibi olmaktı. Muhammed Kutub şöyle diyor; “Seyyid Kutub Daru’l-ulûmda 4 sene okudu. Orada okutulan dersler; tarih, coğrafya, Arap edebiyatı, İngilizce, sosyoloji, matematik, fizik, felsefe ve İslami ilimlerdir.” Seyyid Kutub’un eğitim aldığı hocalarının başında Mehdi Allâme gelmektedir. Bu zat Seyyid Kutub hakkında şunları söylemiştir: “Seyyid Kutub’un talebem olması bana çok büyük mutluluk veriyor. Yaşamım süresince ondan başka talebem olmasa dahi onun varlığı mutluluk olarak bana yeter.”
Seyyid Kutub, Daru’l-ulûmdan mezun olduktan sonra Millî Eğitim Bakanlığı’nda müfettiş olarak görev alır. Fakat bir yazar olarak görevini daha iyi yapabilmek için müfettişlik vazifesinde fazla kalmayarak istifa eder. Bu sırada her konuda kendisini yetiştirebilmek için farklı okumalara yoğunlaştığını görmekteyiz. Nitekim çok geçmeden Seyyid Kutub da tıpkı Taha Hüseyin, Abbas Mahmut Akkad ve Mustafa Sadık gibi harika bir yazar olarak ortaya çıkmış, yazıları dergi ve gazetelerde yayınlanmaya başlamıştır. Seyyid Kutub’un 1939-1951 yılları arasındaki hayatı ise İslami dönüşümünün bir başlangıcıdır. Nitekim o sıralarda “Kuranda Fenni Tasvir” adlı bir makalesi yayınlanmıştır. Bu yazısında Seyyid Kutub, bazı ayetleri örnek göstererek Kur’an’da Fenni güzellikleri ve Kur’an’ın üstün icazını ortaya koymuştur. Gerçek adaletin İslam’da olduğunu vurgulayan “Sosyal Adalet” adlı kitabı ise 1948’lerden sonra yayınlanmıştır.
Bir İslam davetçisi… İslami hareketin aksiyon adamı… 20. Asırda Kur’an-ı Kerime ve çağın gereksinimine yepyeni yorumlar getiren, İslam ümmetine öncülük eden büyük bir lider… Her şeyden önemlisi Allah’ın davası uğruna Mısır firavunlarının zindanlarında en ağır çile ve işkencelere maruz kalan ve nihayetinde tertemiz ruhunu Allah’a teslim ederek onun yolunda şehit olan Seyyid Kutub’u tanımak ve tanıtmak bir İslami vecibedir.
İslam’ın ilk kaynağı ve Müslümanların hayat rehberi olan Kur’an-ı Kerim daha vahyin ilk yıllarından günümüze kadar büyük şahsiyetleri bağrından çıkarmıştır. Bu şahsiyetlerin başında gelenler; Ashab-ı kiram, tabiin, tebe-i tabiin ve tarih boyunca İslam ümmetine öncülük eden büyük âlimlerdir. Günümüzde ise İmam Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub, Mevdudi, Said Nursi, Erbakan Hoca gibi İslam Dininin izzetini zirvede tutan, şerefini ve kadrini yücelten nice büyük İslam liderleri var olmuştur. Allah onlardan razı olsun. Nitekim bu şahsiyetler, İslam’a bağlanarak İslamiyet’i kendi hayatlarında uygulamışlar ve hayatlarını İslam’a adamışlardır. “Müminlerden bazı kimseler Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar; (vaadlerini) asla değiştirmediler.” (Ahzâb, 23)
Davet Mektebi dergimizin Seyyid Kutub’u konu edinmesi, kardeşlerimizin de onun hayatını ve eserlerini kaleme almaları bizi mutlu eden önemli bir husustur. Ne kadar tevafuk oldu ki iki hafta önce Seyyid Kutub’un hayatını ders halkamızda anlatmıştık. Derginin bu talebini görünce ben de Seyyid Kutub’u kaleme almak istedim. İnşallah Rabbim bu büyük davetçiyi yazmakta beni ve tüm kardeşlerimi muvaffak eder.
Seyyid Kutub bir Allah dostudur. Onu sevmek ve sevdirmek, onu tanımak ve tanıtmak herkese nasip olmayan yüce bir payedir. Seyyid Kutub’u tanımak için onun davet şuuruna sahip olmak, onun şahsiyetini sağlam kaynaklardan analiz etmek ve az da olsa birtakım eserlerini okumak gerekir. Şayet onu iyi tanımak istiyorsak başta onun Fi Zilâli’l-Kur’an tefsirini okumak zorundayız. Okuduğumuz ve anladığımızda, Seyyid’in ne denli büyük bir şahsiyete, ne kadar büyük bir kalbe ve parlak bir vicdana sahip olduğunu rahatlıkla öğrenebiliriz. Ayrıca Seyyid’i tanımak ve onu sevmek dava bilincine sahip müminlere nasip olurken, dava bilincinden uzak olan, İslami şuurdan nasiplenmeyen, İslam’ın dünyaya hâkim olmasını kendine dert edinmeyenlere Seyyid Kutub’u sevmek nasip olmaz. Nitekim Allah Resulünü örnek edinmekten aciz olanlar, bir takım bidatçi, hurafe dolu yaşamları olan kimseleri taklit edenler onu sevemezler. Tağutlara çanak tutanlar, zalimlere yandaş, Siyonist ve haçlılara sırdaş olanlar Seyyid’i sevmedikleri gibi ona karşı amansız bir düşmanlık beslerler. Günümüzde birtakım mutasavvıf geçinen ancak hakikatte ise tasavvuftan ve onun ruhundan nasibini alamayan bir kısım cahiller de her platformda Seyyid’in “dâll ve “mudill” yani sapan ve saptıran biri olduğunu dile getirerek ona karşı kinlerini kusmaktadırlar. Bu güruhu araştırdığınızda Haşhaşiler gibi İsrail’in gizli ve sarıklı çetesi çıkıyor karşınıza. Aynı zamanda Nusayri küffarın kuklaları olduklarını görememek elde değil. Şia çetesinin Hz. Ömer’den nefretleri nasıl ise Haçlıların Salahaddin-i Eyyubiye kinleri ne ise, cahil sofilerin İbni Teymiyye düşmanlıkları ne ise, bunların da Seyyid Kutub’a karşı besledikleri kin ve düşmanlık aynıdır. Bu zavallılar o günün diktatörü ve canisi Cemal Abdunnasır’a tek bir kelime dahi demedikleri gibi günümüzün zalim katil Sisi ve ona benzer diğer tağutlar hakkında da hiçbir şey söyleyeceklerini görmeyeceğiz. Çünkü bunların İslam hakkındaki temel düşünceleri birdir ve batıldır. Sıra Seyyid’e ve dava kardeşlerine gelince kin kusuyor, nefretlerini gizlemiyorlar. Peki, Seyyid’e karşı besledikleri adavet ve düşmanlığın sebebi nedir? İslam’a savaş açan, Yahudi ve Hristiyanlara yandaş olan, müminleri vahşice katledenleri bir gün dahi kınamadılar. Aleyhlerinde bir söz dahi söylemediler. Seyyid Kutub ve onun gibi âlim ve davetçilere gelince -ki bunlar başlarını Allah’ın davasına adamış şahsiyetlerdir- onlara düşmanlık etmekte, kin ve nefret beslemektedirler. Bu, İslam’a ve müminlere ihanet ve nifaktır. Gerçek manada araştırdığınız zaman Seyyid Kutub’tan nefret edenleri kolay şekilde anlayabilirsiniz. Seyyid, Allah yolunda idam edilmiştir. Ancak o her an müminlerin kalbinde yaşayan bir şehittir. Onun İslam düşünce okulu ve kültürü, asırlara hitap eden Fî Zilâl’i kendisine karşı beslenen düşmanlığın en önemli sebebidir. Bir dinsiz, kâfir, münafık veya kukla zalim, bu eserleri araştırdığında Seyyid Kutub’u sevemez. Tam aksine ona karşı en azılı şekilde düşmanlık besler. Çünkü şunu iyi bilirler ki bir Seyyid vefat etmişse de onun bıraktığı eserlerle bin Seyyid yeniden dirilmiş ve kendini bulmuştur. Nitekim Seyyid’in ümmete bırakmış olduğu eserler, iman ve İslam’ı öyle tanıtıyor ki sanki yeniden vahiy inmiş gibi bir etki oluşturuyor. Cahiliyeti ve onun kötü dallarını temelden sarsarak onu tarih çöplüğüne atıyor. ABD’nin cahiliyetini anlatırken, batının çirkef yaşamını tanıtırken, batıl Amerika’nın günümüz dünyasının Ebu Cehili ve Firavunu hükmünde olduğunu vurguluyor. Çünkü bunlar yeryüzünde büyüklük taslayarak tüm dünyayı kuşatmaya çalışarak zulüm ve cürümle egemenliklerini sürdürmektedirler.
Seyyid Kutub 1949’larda Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışırken orada ne gibi oyunlar oynandığını, ne denli haksızlıkların yapıldığını ve seviyesiz insanların işin başında olduğunu anlamıştı. Seyyid her fırsatta eleştirilerini dile getirmekteydi. Nitekim o bakanları, hükümeti ve başbakanı eleştiriyordu. Ayrıca bakanlığın eğitim için hazırladığı programları beğenmiyor, külli bir değişikliğe gidilmesi gerektiğini vurguluyordu. Ne yazıktır ki Seyyid’in bu fikir ve düşünceleri ile olumlu itirazları kabul görmüyordu. Kabul görmediği gibi hükümetin ve bakanlığın bakışının ona karşı bir nefrete dönüştüğünü görüyoruz. Bunun için Seyyid Kutub’dan kurtulmaları gerekiyordu ve ani bir kararla onu Amerika’ya göndermeye karar verdiler. Gerekçe oradaki üniversitelerin eğitim ve programlarını araştırıp tecrübe edinmek daha sonra bu tecrübeleri Mısır’a aktarmaktı. Ama asıl neden bu değildi. Asıl gerekçe ondan kurtulmaktı.
1949’da Seyyid Kutub’un Amerika’ya yapmış olduğu seyahat onun için dönüm noktası olmuştur. Daha ilk seyahatinde yolculuğa çıktığı gemide büyük bir imtihanla karşı karşıya kaldı. Geceleyin yattığı tek kişilik odanın kapısı çaldı. Seyyid Kutub diyor ki “Kapıyı açtım, çok güzel bir kız karşıma dikilmiş ‘Senin odanda yatmak istiyorum’ diyordu. Ona ‘Burası tek kişilik ve tek yataklı bir odadır, seni alamam’ deyince, kız hemen ‘Tek yatak ikimize de yeter’ cevabını verdi. Bunun üzerine kapıyı kızın yüzüne kapattım ve odama çekildim.”
Amerika’ya varınca tam iki buçuk yıl kalmış, Mısırda bulunan arkadaşı Tevfik Hekim’e bir mektup göndererek Amerika’daki sahte medeniyeti özetleyerek şöyle söylemiştir; “Bu medeniyet tüm ruhi değerlerden yoksundur.”
1951-1965 yılları arasında ise Seyyid edebiyattan tamamen sıyrılarak Müslüman Kardeşler teşkilatına katılmıştır. Artık Seyyid Kutub’un İhvân’a mensup bir fikir ve dava adamı olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Seyyid Kutub Amerika’dan döndükten hemen sonra yoğun bir şekilde davet ve irşada başlamış ve kardeşleri daha yakından tanıma fırsatını elde etmiştir. 23 Temmuz 1952 gecesinde Cemal Abdunnasır Mısır’da askeri darbe yaparak yönetimi ele geçirmiştir. Genç yaşlarında İhvân’ın derslerine katılan bu subay yönetimi ele geçirdikten sonra İhvân ile yollarını ayırmıştır. Seyyid Kutub İhvân ile Cemal Abdunnasır arasında arabuluculuk yapmak istemiş defalarca her iki tarafla görüşmüştür. Sonuçta İhvânın ne kadar saf ve temiz bir hareket olduğunu idrak eden Seyyid Kutub, Cemal Abdunnasır ve arkadaşlarının hile, tuzak ve İhvân’a karşı ihanet peşinde olduğunu anlayınca tereddüt etmeksizin o zor şartlarda İhvân’ın safına katılmıştır.
Seyyid’in İhvân’a bu zor şartlarda katılması Muhayrik adında bir sahabenin Uhud savaşının ortasında gelip Müslüman olmasına benziyor. Bedir savaşından sonra Uhud savaşı gerçekleşti ve Müminler Bedir savaşında zaferi kazanırken Uhud’da kaybettiler. 70 civarında sahabe şehit oldu. Onlarcası da yara aldı. Allah Resûlü’nün dişleri kırıldı ve yara aldı. Yahudiler ve Hristiyanlar bu olaya sevinmişlerdi. Ancak zafer ve yenilginin Allah’ın elinde olduğunu bilmiyorlardı. Uhud savaşı hengamesinde, maddi bakımından çok zengin konumu ve itibarı iyi, halkı arasında güvenilir bir kişiliğe sahip olan Muhayrik isimli Yahudilerden bir din adamı çetin bir karar vererek Peygamber’e gelmiş ve kelime-i şehadet getirip Müslüman olmuştu. “Ey Allah’ın Resûlü, ben şehit olursam tüm servetim ve malım Müslümanlarındır” diyerek vasiyetini yapmıştı. Sonra da savaş meydanına giderek Allah yolunda savaşmış ve neticede şehadet makamını elde etmişti.
Seyyid Kutub da tıpkı o sahabe gibi en zor şartlarda Müslüman Kardeşler’e katılıyor. Mısırın firavunu olan Cemal Abdunnasır on binlerce kardeşi zindana atıp işkence ederek idam ile yargılıyordu. Yüzlerce Müslüman kardeş şehit olmuştu. Hapishanelerde şayet Müslüman kardeşlere katılırsa onun akıbeti de onlar gibi olacaktı. Seyyid bunu bildiği halde zoru seçti ve nihayetinde bu yolculuk idam ve şehadetle sonuçlandı. Seyyid Kutub dileseydi Cemal Abdunnasır kendisine bakanlık dâhil tüm makam ve mevkileri, mal ve servet teklif ediyor, onu ikna etmek ve İhvân’a geçmesini engellemek için tüm kozlarını ortaya koyuyordu. Ancak Seyyid Kutub onun tekliflerini elinin tersiyle reddetti ve İhvân davasına sarıldı. İhvân’ın günümüzde yegâne kurtuluş reçetesini sunan, Peygamber (s.a.v) modelini getiren sade bir hareket olduğunu ve hiçbir hükümet ile hiçbir devletin tekelinde olmadığını da biliyordu. Seyyid Kutub göğsünü tehlikelere siper ederek İhvân-ı Müslimin hareketi için sarsılmaz imanını, korku tanımayan cesaretini ve yorulma bilmeyen azmini gösteriyordu. Onun tek arzusu vardı; Allah’ın rızasını kazanmak. Tek dileği vardı; Allah yolunda şehit olmak. Seyyid o günlerde İslam coğrafyasında cerayan eden hadiseleri ve zulümleri Peygamber Efendimiz zamanındaki olaylara benzetiyordu. Mekke müşrikleri Ashab-ı Kiram’a düşmanlık ettiği gibi Mısır’ın ve diğer devletlerin toplumlarının İhvân’a düşmanlık ettiğini görüyordu. Aslında bu cahiliyet akımlarını arkadan destekleyen siyonist ve işgalci haçlı güçleridir, diyordu. Seyyid Kutub, İslami hareket esastan başlamalı, diyordu. İslam’ın inanç esaslarını gönüllere ve akıllara nakşetmek, davete icabet eden gençleri de iyi bir terbiyeden geçirerek kendilerine İslami kimlik kazandırmak ve ayrıca bu hareketi koruyacak fedayi birlikler oluşturmak gerektiğini vurguluyordu.
Seyyid Kutub 1953’lerde tam anlamıyla İhvân’a katılım sağlayınca onun da diğer Müslüman kardeşlerin üyeleri gibi şiddetli sınavı başlamıştı. Hapis, işkence ve hakaretler… Seyyid hiçbir zaman ümidini yitirmemişti. İçinde sürekli şu ayeti tekrar ediyordu: “Gevşemeyin üzülmeyin eğer gerçekten inanmışsanız en üstün olanlar sizlersiniz” (Âl-i İmrân, 139) Seyyid, hareketi içerden ve dışarıdan devam ettiriyordu. Gerçi yönetici olarak İhvân’da hiçbir makamı yoktu ama iyi bir müntesip olarak İhvân’ın gazetelerinde ve dergilerinde halkı devamlı olarak İslam’a davet ediyordu. Bir ara 1954’teki tutuklanmasından önce İhvân-ı Müslimin adlı gazetede yazı işleri müdürlüğü yapmıştır. Müslüman Kardeşler’in davet ilkeleri ve hareket metodu Seyyid’in iliklerine kadar işlemişti. Çok ilginçtir ki Seyyid Kutub hapiste müzmin bir hastalığa yakalanmıştı ve görevliler onu Tura Hastanesi’ne tedavi için götürdüler. Orada Üstad başka hapishanelerden gelen kardeşleri görünce ayaküstü de olsa onlara yaklaştı ve şu telkinlerde bulundu: “Kardeşler, Allah davası için çalışmak gereklidir. Şartlar ne olursa olsun durmak yok, davete devam.” Seyyid gerek hapiste gerek dışarıda yazılar yazıyor, irşad faaliyeti yürütüyor ve tebliğde bulunuyordu. Seyyid Amerika’da iken İngiliz casusu ve Amerikan CİA ajanları onu İhvân aleyhinde kullanmak için uğraştılar fakat başarılı olamamışlardı. Bu ajanlar Seyyid Kutub’a İhvân-ı Müslimin hareketinin gerek Mısır gerekse tüm batı medeniyeti için tehlikeli olduğunu anlatıyorlardı. İngiliz casusu Den, İhvân aleyhinde bir kitap yazmıştı. Seyyid o kitabı ve benzer kitapları okumuş küfür güçlerinin bu hareketten nasıl korktuklarını ve ona nasıl düşmanlık yaptıklarını gözlemlemişti. Seyyid hapishanedeyken Mektebü’l-İrşad, cemaatin ağır darbeden, kardeşlerin de musibetten kurtulması için bir süre tüm ders halkalarının durdurulması kararını almıştı. Seyyid ise şayet hareket çalışmaları durdurulursa meydan boş kalacak, Komünistler, Siyonistler ve İngiliz ajanları sahayı boş bırakmayarak halkın akide ve ahlakını bozacaklar diye Mektebü’l-İrşad’a tavsiyede bulunarak çalışmaların devam etmesi için karar almasını istemişti. Bunun üzerine Mektebü’l-İrşad Üstad İsmail Fettah’ı görevlendirerek hareketi yeniden toparlamaya ve örgütlemeye gitmiştir. Seyyid Kutub, “Zira çalışmalar durdukça gençlik ve toplum başka yönlere kayacak, inanç ve ahlakta çözülmeler gerçekleşecektir. Ümmet bu harekete muhtaçtır ve bu hareket meydanı boş bırakmamalıdır” diyordu. Nitekim belirli bir süre çalışmalar durunca toplumda komünizm ve ahlak bozukluğu baş göstermiş ve büyük sorun meydana gelmiştir. Bunun için Mektebü’l-İrşad Seyyid Kutub’a hak vererek yeniden haraketlin toparlanması için bazı kardeşlere çalışma izni vermiştir.
Seyyid Kutub hapisteyken birtakım gençler tekfircilik hastalığına yakalanmışlardı. Propagandalar neticesinde bu gençlerin Seyyid Kutub’un fikirlerinden etkilenerek bu sapmalara kaydıklarını söyleyenler oldu. Ancak bunun doğru olmadığını bizzat Ömer Tilmisani o zaman dile getirmiştir. Bu gençler devlet güçlerinin şiddetli baskılarından etkilenerek bu tehlikeli mecralara kaydıklarını belirtmişlerdir. Seyyid Kutub’u anlamayanlar ya da onu başkasından tanıyanlar tekfirci veya çok radikal bir âlim olduğunu söylerler. Oysa kesinlikle Seyyid’in düşünce okulunu okuyanlar, tefsirine vakıf olanlar onun fikirlerinin Kur’an’ın ruhundan olduğunu, kimseyi tekfire sevk etmediğini görmektedirler.
Seyyid Kutub hapiste iken şiddetli işkence görüyordu ve zor şartlarda yaşıyordu. Kendisi o süreci şöyle anlatmaktadır: “Ben bu zor şartlardayken Allah’ın bir askeri olan nuas uykusu bana geliyor ve bir anda uykuya dalıyordum. Bedir’de Ashab-ı Kiram’a nuas uykusu geldiği gibi bana da bu şekilde bir uyku geliyordu: “O zaman katından bir güven olsun diye sizi hafif bir uykuya daldırıyordu.” (Enfâl, 11) Bu uyku birkaç dakika gelir, tüm yorgunluğumu kaldırır ve beni rahatlatırdı.”
Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’a suikast yapıldı diye binlerce İhvân mensubunu tutuklamışlardı. Seyyid Kutub da bunlardan biriydi. Yargılama neticesinde Seyyid Kutub’a ağır işlerde çalıştırılmakla birlikte 15 sene hapis cezası verildi. Bu karar sonrasında ise Seyyid Kutub hâkimlerin yanından geçerken; “Siz neden bana idam kararını vermediniz” diyerek o zalimlerle alay ediyordu. Artık Seyyid Kutub Kahire’den birkaç kilometre uzakta Limanneze hapishanesinde yaşamaya başlamıştı. 10 sene hapis yattıktan sonra o zamanın Irak devlet başkanı Abdüsselam Ârif’in Abdunnasır’ı ziyaret ederek Seyyid Kutub’u serbest bırakmasını istemesi üzerine Kutub 1964 senesinde serbest bırakıldı. İşte o zaman kendisine “Irak Maarif bakanlığında sana vazife verelim” diyerek iş teklifinde bulunulduysa da Seyyid Kutub bunu reddetmiş ve “Mısır’da daha yapacak işlerim var” demişti. Seyyid Kutub hapisten çıktıktan sonra bu arada Yoldaki İşaretler adlı kitabını yazmış 1965’te kitap yayınlanınca tekrar tutuklanmıştı. Bu defa Seyyid Kutub ve tutuklanan gençler darbecilikle itham ediliyorlardı.
Safları sıklaştırmak gerekir… Casuslara, hainlere, fitnecilere, yalancılara ve din düşmanlarına yol vermememiz için saflarımızı sıklaştırmamız gereklidir. Mısır’ın ceberut hükümeti İhvân’a karşı her türlü işkence, tutuklama, evlerini yıkma, çocukları ve kadınları göçe zorlama gibi zulümleri işliyordu. Ali Osmavi adındaki şahıs İhvân’ın Kahire idaresinden beş kişiden biri olmuştu. Bu adam Seyyid Kutub’un davadaki prensiplerinden biri olan “Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın” (Bakara, 194) ayetini fırsat bilerek İhvân’ı silahlandırma belasına bulaştırmak için tüm hızıyla çalışıyordu. Şayet bunu başarırsa Seyyid Kutub’un düşündüğü gençleri terbiye etme aşamasına girmeden hükümeti İhvân’a karşı yeniden büyük bir operasyona hazırlayacaktı. Aslında bu adam Seyyid Kutub ve diğer arkadaşlarıyla tutuklanmıştı. Ancak bu adam İhvân aleyhinde dokuz sahifelik bir raporu askeri istihbaratın eline verince onun bir istihbarat adamı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu adam gizliden Seyyid Kutub’a gelerek Sudan’dan silahlar bize gelecek ve İhvân silahlanarak hükümete karşı saldırıya geçecek demişti. Seyyid Kutub bunları duyunca şoka uğradı. Bu adamın neyin peşinde olduğunu derin derin düşünmeye başlamıştı. O zamana kadar Ali Osmavi’nin istihbaratın casusu olduğunu bilmiyordu. Oysaki ortalıkta ne silah var ne silahlanma planı var. Ne de Sudan’la bir diyalog var. Bu tamamen Ali Osmavi’nin İhvân aleyhine düzenlemiş olduğu bir komplodan ibaretti. Maalesef son anına kadar İhvân onu çözememişti. İşte Seyyid’i ve diğer İhvân mensuplarını ipe götüren sebeplerden bir tanesi de buydu. Onun tek derdi İhvân hareketini tamamıyla yok etmek ve Seyyid Kutub gibi liderleri ve dava adamlarını idama götürmekti. Maalesef planı da tuttu. Seyyid Kutub’la birlikte tutuklandığı halde kısa bir süre hapiste kaldı, sonra hapisten çıkarılarak Amerika’ya kaçması sağlandı.
20 Ekim 1966’da Seyyid Kutub’a idam cezası verildiğinde Seyyid Kutub bu kararı tebessümle ve Allah’a kavuşmanın verdiği büyük bir mutlulukla karşılamıştı. Muhammed Ali el-Bennâ’nın dediğine göre Seyyid Kutub’un asılmasına asıl sebep “Yoldaki İşaretler” adlı kitabıdır. Dünyadaki Müslümanlar ve İslami cemaatler bu karara şiddetli tepki göstererek ve kınayarak Abdunnasır’dan kararı yeniden gözden geçirmesini ve karardan vaz geçmesini istemişlerdi. Bütün bunlara rağmen 9 Ağustos 1967 sabahı Lübnan’daki en-Nebar gazetesiyle Mısırdaki el-Ehram gazetesi idam haberini şu cümlelerle veriyorlardı: “Çelik miğferli askerlerden bir gurup hazırlanıp ağır silahlar getirilerek Kahire hapishanesinin etrafında bir hisar oluşturuldu. Gazetecilerin hapishaneye girişi yasaklandı. Seyyid Kutub idam edildikten sonra da gazetecilerden bölgeyi terk etmeleri istendi.” Allah onun şehadetini kabul etsin ve Allah ondan razı olsun.” ■

Kaynakça
1) Seyyid Kutub Milattan İstişhada / Dr. Salah Abdülfettah el-Halidi 2) Çağdaş Davet Önderleri / Dr. Fethi Yeken

Önceki İçerikİslâm Dünyasındaki Gelişmeler
Sonraki İçerikSeyyid Kutub Hakkında Ne Dediler?