Feminizm, kökeni Latinceden gelen femina kelimesinden türemiştir. Femina, Latincede “kadın” demektir. Bu kelimeden türeyen feminizm kavramı eşitliği ve toplumsal gruplar arasındaki farklılıklarının yok edilmesini savunur. Batı dünyasındaki kadın-erkek eşitsizliğinin bulunmasıyla birlikte, feminizm düşüncesi de kadının toplum içindeki yerini iyileştirmek olarak ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Her ne kadar cinsiyet eşitliği savunuculuğu yaptıklarını ifade etseler de Feminizmin ana objesi kadındır.

Ancak bu ifade ve fikirler ilk oluşum aşamasından itibaren farklı farklı anlamlar almakla beraber hiçbir zaman tam anlamıyla kadının yararına bir yol izlememiştir. Hatta kadını tamamen fıtratından koparıp, narin birer varlık olarak yaratılan kadınların esasen iş hayatında bulunarak varlığını ispat edebileceğini iddia ederek evlerinden, yuvalarından, çocuk doğurmaktan uzak tutmakla sadece kadına eziyet etmişlerdir. Elbette feminizm akımı sadece bundan ibaret değildir. Kadının sosyal hayatta var olmasını da adeta hayâ duygusundan soyutlanarak, örtüsünden vazgeçerek gerçekleştirebileceğini diğer bir ifadeyle dinin kadının yararına koyduğu birtakım sınırları aşarak gerçekleştirebileceklerini savunurlar. Buradan itibaren feminizm 1960’lı yıllarda ortaya çıktığını ve aşama aşama değişip farklı anlamlarla daha geniş kitlelere nasıl yayıldığını tarihi serüvenini masum ifadelerle nasıl aktardıklarını zikretmeyeceğim. Bilakis feminizmin bugün ulaştığı nokta hitap ettiği saha dünden çok daha etkili olmuştur. Fakat bu akımın etkisinde kalan hiçbir mutlu insana rastlanamayacağını ifade edebiliriz.

Bir televizyon programında izlemiştim. Adam, bir kadının televizyon dünyasında yer bulabilmesinin en kestirme yolunun bedenini teşhir etmesi ve cinselliğini kullanması gerektiğini hiç utanmadan ifade edebiliyordu. Ve bugün televizyonlardaki çoğu dizi, film, programlar ve magazin dünyasındaki çoğu sanatçı(!) isimler yaşantılarıyla bu adamın ifadelerini doğrular nitelikte işlevine devam etmekte.

Yine feminizm aileyi kadın-erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkûm. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede savunan, önemseyen fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.

Yuvalarını feminizm akımından etkilendiği için terk eden kadınların zamanla esas kimliklerini yitirdiklerini de görüyoruz. Böylece eş cinsellik de bu mecrada kendini göstermiştir. Hülasa boşanmalardaki artışlar, çocuk eğitiminin evde ihmal edilmesi, gençlerin bilinçaltına sanal dünya ile olumsuzları benimseme anlayışının yerleşmesiyle maalesef bozuk fertler, huzursuz aileler ve geri kalmış toplumlar oluşmaya başlanmıştır. Dolayısıyla feminizm akımının kadın haklarını korumak adına üretebilecekleri hiçbir alternatifleri olmamakla beraber esasen kadını cinsel arzularını tatmin etmede sınır tanımayacaksın anlayışıyla nikâhsız evliliklere özendirerek nikâhsız doğuracağı çocuklarıyla tek başına zorluklara karşı mücadele edebilme sahasına itmişlerdir. Zira sizde takdir edersiniz ki, bugün gayrı meşru yollarla dünyaya gelen çocuklar çoğu zaman babasız ve annesiz bir çöp konteynırına veya cami avlusuna veya daha farklı yerlere terk ediliyorlar. Bu ilişkilerin en büyük kurbanları o çocuklardır maalesef… Yine bir anneyi düşünün çocuğunu dokuz ay karnında taşıdıktan sonra onu terk etmek zorunda kalıyor. Sormak istiyorum kadın hakları savunucu(!) feministlere; yüzlerce belki binlerce kadın ve çocuk bu sonucu sizin özgürleştirme vaadiniz yüzünden yaşamadı mı? Hangisine el uzatıp yardımcı oldunuz?

Bu olayları doğru bir şekilde okuyan her insan ve kadın feminizmin bir kadın hakları savunuculuğu veya cinsiyet eşitliğini sağlama veya kişilere sosyal statü kazandırma örgütü değil, kadını köleleştiren, fıtratından uzaklaştırıp yalnızlığa iten ve bundan da kendi maslahatına uygun çıkar sağlamaya çalışan acımasız bir örgüt olmuştur. Kadın cinayetleri sonrasında varlıklarını devam ettirmek adına propaganda yapmaları, basın açıklamaları gerçekleştirmeleri sizin de gözlemlediğiniz gibi hiçbir işe yaramıyor. Zira hiçbir örgüt, hiçbir yapılanma İslâm’ın kadına verdiği değeri veremez. Zira bu hastalıkların tedavisi de ancak fıtrata dönmekle mümkün olacaktır Allah’ın izniyle. Tam bu noktada Rum Suresi 30. Ayeti zikretmek manidar olacaktır: “O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.”

Feminizm camiasından gelen şu itiraf bakın bu ilahi ihtarı ne güzel doğrulamakta. Zira insanı Rabbinden daha fazla tanıyacak, ihtiyaçlarına cevap verebilecek kimse yoktur.

Alman feminist yazar Ina Fritsch “Anne-Baba Boşanıyor” adlı kitabında şöyle diyor: “Kocamla üniversite sıralarında tanışıp evlenmiştik. Politik görüşlerimiz, hayat felsefemiz aynıydı. Kocam, koyu bir kadın hakları savunucusuydu. Ev işlerini ortaklaşa yapacak, geleceğe ait kararları birlikte alacaktık. Planlarımızın içinde bir çocuk sahibi olmak da vardı. Bir kızımız olmuştu. Onu hemşirenin kollarında avaz avaz ağlar görünce içimde bir şeyler uyandı. Benden bir parça olan bu yavruyu koruma hisleri bütün benliğimi sardı. Fakat kendimi çabuk toparladım. Hissi değil, mantıklı olmalıydım, imtihanlarım, meslekî çalışmalarım ve kadın eşitliği konusundaki gayretlerim yıkılıp gitmemeliydi.

Aslında gerçek buhran çocuğumuzun doğumu ile başlamış ve dört yıl boyunca devam etmişti. Evimizde anne-baba rolleri belli değildi. Çocuk bağlayıcı unsur olmaktan uzaktı. Kızım yedi yaşına geldiği halde, her sabah yatağını ıslatmış olarak uyanıyordu. Yemek yeme, uyku ve oyun alışkanlığı kazanamamıştı. Hırçın, inatçı, söz dinlemeyen bir çocuktu. Teorik, modern pedagoji bilgim, hiçbir ise yaramıyordu. Evet, bir yanlışlık yapmıştım. Hayır, hayır. Bir değil, birçok yanlışlıklar yapmıştım.

Kadın eşitliği konusunda inatçı fikirlerim yıkılmaya başlamıştı. Kadın haklarını savunayım derken, kendi hayatımı bir kördüğüm haline getirmiştim. Kendisini ailesine, çocuklarına ve kocasına adayan fedakâr ev hanımına hayranlık duymaya başladım. Dinî terbiyeyi çağdışı kabul eden felsefenin taraftarıydım. Din ile modem psikolojiyi birleştiren yeni görüşleri saçma buluyordum. Ama artık buna inanmaya başladım. Çocuğum erken yaşlarda dini konularda sorular sormaya başlamıştı. Şimdi, inançsızlık sebebiyle kaybettiğim yıllarımı tekrar kazanmak için çok okuyor, dinî konuları, tarihi ve ahlaki felsefeleri inceliyorum. Kızım da ben de şimdi çok daha huzurluyuz.” (Bizim Aile, Aralık, 2017 sayısından alınmıştır.) Bu konuya eğildiğimde çok daha acı olayların da var olduğunu gördüm ancak burada kötünün reklamı yapılmaz düsturunca o olayları zikretmeyeceğim.

Sonuç olarak; kadınları, gençleri, çocukları ve tüm insanlığı zehirleyen feminizm ve benzeri akımların hak hukuk söylemleriyle aile birimini, kadın-erkek cinsiyet çatışmasıyla, eşitlik vaatleriyle aile birimini, toplumda ahlaki yozlaşmanın temelini atarak Müslüman fert, Müslüman aile ve Müslüman toplumların oluşmamasını hedeflemekteler. Bununla beraber yanlış hürriyet anlayışını gençlerimize benimseterek Allah’a ve Ahiret gününe iman etmekten uzaklaştırıp inançsız gençler ve böylece inançsız toplumlar oluşturmaya çalışıyorlar. İşte kardeşlerim, feminist kadın misyonu bu şekilde hatta daha fena durumda.

Bundan sonraki aşamada ise İslâmiyet’in kadını toplumdan ayırıp dört duvar arasına kapatmadığını, Peygamber devrinde Müslüman Kadın, hemen bütün toplumsal faaliyetlere etkin bir biçimde katıldıklarını, Allah’ın kadına verdiği değeri, fıtrat üzere bir hayat yaşamanın kazanımlarını, kadın haklarının nasıl güvence altına alındığını ve aile biriminin niçin zaruri olduğunu, nikâhsız birlikteliklerin haram oluşunun en çok kadının yararına olduğunu vb. konulara İslâm perspektifinden bakarak Kur’ân ve Sünnetten yola çıkarak Müslüman kadının konumu ve misyonu hakkında belli yan başlıklar altında bilgiler vereceğiz.

 

İslâm’da Kadın Hakları

İslâm dini, kadın-erkek tüm Müslümanların malını, kanının ve namusunun dokunulmaz olduğunu ilan etmek sebebiyle kabileler arası savaşı ortadan kaldırdı. Ancak bu gelişme en çok kadınlara yarar sağlamıştır. Çünkü yeni oluşacak düzen, onları esir düşüp cariye olmaktan kurtarmıştır.

“Artık kadın iffetsizliğe zorlanmayacak, hatta iffetine gölge düşürücü sözler söylemeyecektir” (Nur, 4-6) böylece kadının maddi ve manevi kimliği, malı, canı ve ırzı erkeğinki gibi değerli ve korunmuştur; her türlü hakaret, saldırı ve iftiradan korunması gereklidir. Aksine davrananlar hakkında İslâm hukukunda ağır cezai hükümler konulmuştur. Dolayısıyla kadın bağımsız bir hukuki şahsiyettir; hak ehliyeti ve fiil ehliyeti açısından kadın olmak, ehliyeti daraltan bir sebep değildir. Haklarının kocası veya başkası tarafından ihlal edilmesi halinde hâkime başvurarak haksızlığın giderilmesini sağlamak hususunda erkeklerden farklı bir durumda değildir.

 

İslâm’da Kadın ve Erkek Eşit midir?

Erkekler, “güç ve kuvvette, teşebbüs kabiliyetinde, cesarette,” kadınlar ise, “şefkatle, hassasiyetle, vefa ve sadakatte” daha ileridirler. Gerek kadının gerek erkeğin birbirinden üstün arafları vardır. Aile çatısı altında, her iki tarafın üstün meziyetleri birleştirilir ve böylelikle ailenin ihtiyaçları yanında, saadeti de temin edilmiş olur. “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Saliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar. Allah’ın korumasına uygun olarak kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar…” (Nisa, 34) Bundan hareketle kadın ve erkeğin eşit olmadığını ancak birbirlerinin tamamlayıcıları olduğunu söylemek daha isabetli olacaktır.

 

İslâm Dininde Nikâhlı Evlilikler Neden Önemlidir?

İnsanlar bazı feminizm akımlarının savunduğu gibi evlenmeden de çocuk sahibi olabilirler. Ancak nikâhsız gayrı meşru yollarla birlikte yaşayıp çocuk sahibi olanlar beraberken de ayrıyken de onları bağlayıcı herhangi bir sebep (nikâh gibi) olmadığı için anne ve çocuğun hak ihlaline uğramaları kaçınılmaz oluyor. Aynı zamanda kadın kişiliği itibariyle de gayrı meşru bir ilişki ile hem anne olup hem ayrılınca bir kimlik bunalımına girebiliyor böylece ruhsal anlamda da yara almış olmanın acısıyla hem dünyasını hem ahretini karanlığa çevirebiliyor. Ve kadın bu ruhsal çöküntüde tek başına bocalamak zorunda bırakılır. Ona bunun özgürlük olduğunu vaat eden hiçbir kadın bu acınası durumda asla o kadınlara sahip çıkmaz. Dolayısıyla Allah kadına öylesine değer veriyor ki, hem kişiliğini ve haklarını hem iffetini hem çocuğunun haklarını güvence altına almak adına Müslüman kadına nikâhsız sahip olmayı haram kılmıştır. Hâsılı zinanın haram kılınması elbette bu bağlamda bakınca en çok yine kadının yararına bir yasak olmuştur.

Hem evlilik çatısı altında kadın ve erkeğin bir arada yaşamaları, cinsel arzularını tatmin etmeleri koruma altına alınmış olduğundan hiç kimse tarafından horlanıp ayıplamadan, ruhsal çöküntü yaşamadan bilakis ibadet hükmüne geçecek şekilde helal ve mubah oluyor. Böylece aile çatısı altında insanca yaşamak, annenin yavrusunu bedensel ve ruhsal gelişimini tek başına üstesinden gelemeyeceği kadar uzun ve zahmetli bir bakımı gerektirmesi yanında, insanın bir kültür varlığı oluşu, gelenek ve göreneklerle iyi alışkanlıklar öncelikle ve en sağlıklı bir şekilde aile ortamında kazanılır.

 

İslâm’da Sosyal ve Eğitim-Öğretim Alanında Kadının Rolü

Her konuda örneklik teşkil eden “Hanım Sahabiler” hepimiz için bu alanda da örnek alınması gereken kişilerdir. İslâm teşekkülünde şüphesiz en önemli alanlardan biri de eğitim ve öğretim faaliyetleridir. Peygamber efendimizin mescidi, Medine’de ilmi hayatın merkezi durumunda idi. Mescitteki vaaz ve hutbeleri hanım sahabiler de dinliyor, mescide iştirak konusunda erkeklerden geri kalmıyorlardı. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in kendilerine özel bir gün ayırmasını da talep etmişlerdi. Resûlullah haftanın bir günü sadece hanımlara hitap etmekteydi. Bu canlı ilmi ortam, hanım sahabilerin özellikle hadis râvîsi olarak ilmi sahada yer edinmelerine imkân sağlamıştır. Ashab için hadis rivayet etmek, sünneti yeni nesle aktarmak, İslâm’ın yayılmasına ve yaşanmasına katkı sağlamak, İslâm toplumunun ve medeniyetin devamını sağlamak demektir. Yine peygamberimiz başta olmak üzere diğer erkek sahabiler de herhangi bir konuda karar verecekleri zaman eşleriyle istişare ederek fikirlerini önemsediklerini eşlerinin görüşlerini dikkate alarak ifade ederlerdi. Sadaka vermede, yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmede hanım sahabilerin elbette önemli katkıları olmuştur. Savaş meydanında kılıç sallayan civanmert hanım sahabiler de vardı elbette. Yine Peygamber’e bizzat biat ederek kendi başlarına karar verme yetkisine de sahiplerdi.

Yine bugün günümüzde de kadınlar eğitim ve öğretim alanında ilmî mekânlarda bulunabiliyor, faydalı sosyal faaliyetlerin gerçekleştiği ortamlarda çok rahat bir şekilde hemcinsleriyle bir araya gelebiliyorlar. Şehit İmâm Hasan el-Bennâ bu konuyu “Müslüman Kızlara” kitabında şöyle özetler: Müslüman hanımlar öncelikle kendilerini dinini ve dünyasını tanıyan kültürlü birer hanımefendi olarak yetiştirmelidirler. Sonra da evlerini imkân ölçüsünde birer davet merkezi haline getirmelidir.”

Kadın gerçek değerini İslâm’ın gelişiyle birlikte elde etmiştir. İslâm, kadını esaretten, kölelikten ve basit bir eşya düzeyinden özgürlüğüne kavuşturmuştur. Medeniyetimiz, insan merkezli bir medeniyettir. Feminizm ve benzeri akımlar kadınlara sadece dünya saadetini(!) vaat ederken İslâm medeniyetimiz Cennet anaların ayakları altındadır, diyerek annelere ve evlatlara cennetin yolunu açmıştır, kadınları Allah’ın emaneti olarak kabul etmiştir. Kadın deyince aklımıza; iffet ve ahlak timsali Hz. Meryem gelir. Tüm anaların anası Hz. Havva gelir. Fedakârlık ve bağlılık timsali ilk kadın şehidimiz Hz. Sümeyye gelir, cesaret ve kahramanlık timsali Nene Hatun gelir. Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın tüm işkence ve eziyetlerine göğüs gererek İslâmî duruşunu ve davasını muhafaza eden Zeynep Gazali gelir. Allah onlardan razı olsun.