Tarihin akışına baktığımızda İslam ümmeti son iki yüz yılda zayıflamış olsa da Müslümanları bir çatı altında tutmaya çalışan Osmanlı’nın yıkıldığına, onun yerine kurulan ulus devletlerin başına ise adı Ahmet-Mehmet olan ama zihniyeti, Hans’ın-George’un zihniyeti olan kişilerin getirildiğine şahit oluyoruz.

Emperyalist devletlerin güdümünde olan bu kişiler, halkı Müslüman olan bu ülkelerde, nesilleri İslam’dan uzaklaştırmak için her türlü şeytanî projeyi, kendilerini o makamlara getirenlerle beraber yaptılar. İlim ehli olan âlimlerin -istisnalar hariç- aciz bir şekilde, ne yapacağını bilemeden beklediği, halkın da korku ve istibdat ile cahilleştirildiği bir dönemi imar ettiler. Ümmetin toprakları, ithal fikir ve doktrinlerle, resmî ideolojilerle işgale uğradı. Bu ideolojilere uygun nesiller ve kafalar yetiştirildi.

İslam ile yoğrulmuş medeniyetin evlatları, İslam’a ve İslam’ın emirlerine yabancılaştırıldı hatta düşman hâle getirildi. Yüz yıl önce, kirli yüzleri görünmesin diye, “Din elden gidiyor, şeriat isteriz!” diyerek Abdulhamid Han’ı devirdiler, 100 yıl sonra da şeytanî planlarıyla Müslümanların zihinlerini değiştirince de meydanlarda Müslüman evlatlarına “Kahrolsun şeriat!” sloganlarını attırdılar.

Zalimler işte böyle çalıştı. Yüz yıl önce kirli yüzlerine İslamî bir maske takıp İslam’la mücadele edenler, yüz yıl sonra o kirli yüzlerinin artık görülemeyeceğini düşünüp İslam’a ve İslam’ın emrettiği şekilde yaşama gayretinde olan Müslümanlara açık bir şekilde düşmanlığın en şiddetlisini sergilediler. Böylece daha önce asırlarca Haçlı saldırılarına maruz kalan Müslümanlar, birbirleriyle savaştırılarak yeraltı ve yer üstü zenginliklerini sömürmeye çalışanların sofrası hâline getirildiler.

İşte, ümmet bu durumdayken buna razı olmayan, küçük ama araçları güçlü, amaçları ve hedefleri büyü bir grup, ümmetin bağrında filizlendi. İnancı yozlaşmış, inancından uzaklaşmış Müslümanları, gece-gündüz davet ederek ihya ve inşa çalışmasına giriştiler. Diğer yandan İslam topraklarını işgale çalışanlara da bedenlerini sahabe ruhuyla siper ettiler. Anlayacağınız; Müslümanlarla tartışıp, Müslümanları ötekileştirip, Müslümanlarla savaşıp kâfirlerin işgallerine zemin hazırlama hatasına düşmediler.

Şehit Hasan el Bennâ’nın ifade ettiği: “Siz, insanların kalbine Kur’an ile akan yeni bir ruhsunuz.” düsturuyla önce Mısır, sonra Filistin, ardından Sudan, Suriye, Irak, Ürdün ve ümmetin diğer topraklarında kısa sürede bu ruh filizlendi. Peki, bu ruha kaynaklık eden neydi? Birçok âlimin şaşkınlık içinde ve kendi kabuğuna çekilip seyirci olarak izlediği bu trajediyi izlemek yerine sahaya inerek, mücadele ederek, birçok bedel ödemesine rağmen geri adım atmayarak iç ve dış düşmanlara karşı başarıyı elde etmelerini sağlayan neydi?

1. İhvan, parçalarla yetinmedi: “O dinlerini parça parça eden ve kendileri de değişik gruplara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendi yanında olanla sevinmektedir.” (Rum, 32)
İhvan, bütünü anlamanın yolunun parçacı anlayıştan kurtulmak olduğunu bilerek hareket etti. Belki parçaları almak kolay işti. Sadece zikir, sadece fikir, sadece davet, sadece cihat, sadece siyaset… Ama bunlar Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılmak için tek başına yeten özellikler değildi. İhvan, bunların tamamına birden yönelerek hareket etti. Belki zor olan buydu; ama köklü çözüm de bundan başkası değildi. Olanla yetinmedi, olması gereken için ter döktü, gözyaşı akıttı ve gerektiğinde canlar feda etti.

Çünkü zafer ve izzet; bizim hesabımıza uygun olanda değil, Rabbimizin bize takdir ettiğindedir. “…Yoksa kitabın bir bölümüne inanıp bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanın cezası dünyada rezilliğe düşmekten başka ne olabilir? Böyleleri ahirette de en şiddetli azaba çarptırılacaklardır. Allah sizin işlediklerinizden habersiz değildir.” (Bakara, 85)

2. İhvan; ifrat ve tefrite girmedi: “…Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince: Biz onlara bunu emretmemiştik. Sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Hadid, 27) İhvan, akidesi bozuk olana kızarak, onunla kavga ederek, onu tekfir ederek hareket etmedi. İslam’ın haritasında, ifrata giderek sevdiği amellerin ölçeğini büyütmedi, tefrite giderek sevmediği amellerin de ölçeğini küçültmedi. Allah (c.c.) ve peygamberinin belirlemiş olduğu ölçeği esas aldı, Allah’ın (c.c.) haritada olmasını emrettiği bütün amellere sarıldı.

3. İhvan, küçük ihtilafların ortaya çıkardığı büyük kavgaların içine girmedi: Küçük ihtilafların “rahmet” olması gerektiğinden hareketle bu ihtilafları “rekabet” zeminine çekmedi. Küçük ihtilafların, yıllar süren sürtüşmelere ve Müslümanların sürünmesine yol açacağını savundu. Müslümanları birbirine düşüren bu küçük fıkhî ihtilaflar, gün oldu Kudüs’ün düşmesine neden oldu. “Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin ve çekişmeye girmeyin. Yoksa gücünüz, devletiniz gider. Sabredin. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 46) Moralleri alt üst eden, takati yok eden, kaosları ortaya çıkaran, karamsarlık, ümitsizlik yayan ve eldeki devleti bile yıkacak kadar tahrip edici bu durumun, Müslümanlara ve ümmete verdiği zarar ortada…

4. İhvan, liderlere değil; İslam’ın prensiplerine bağlı kaldı: Başımızdaki Hz. Ömer dahi olsa yanıldığı zaman onu düzeltecek birilerine ihtiyaç vardır. İslam’ın emir ve prensipleriyle karşı karşıya kaldığında kendi fikrini, kendi anlayışını, kendi düşüncesini bir tarafa bırakıp: “Ömer yanıldı, bu kadın doğru söyledi.” diyecek liderlere ihtiyaç vardır.
İhvan, bir kişinin aklıyla değil; Kur’an ve Sünnetin delil olarak ortaya konduğu ortak akılla (şûra) hareket etmenin vazgeçilmezliğini ortaya koydu. “Rab’lerinin çağrısına uyar ve namazı kılarlar. İşleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcarlar.” (Şûra,38) Namazın ve sadakanın ortasına adeta binanın harcı kabul edilebilecek şûrayı koyan Rabb’imiz, şûra olmayınca bunların da dağılabileceği mesajını vermiştir.
Benim mezhebim, benim grubum, benim hocam taassubunun kalkması; benim dinim anlayışının yerleşmesi bu bakış açısında gizlidir.

İhvan’ın başarı sırrı için, diğer prensiplerin geniş bir şekilde açıklandığı ve Dr. Maruf Çelik’in yazdığı “Ortak Payda” kitabına ayrıca bakabilirsiniz. İhvan, bu prensiplerle hareket ederek İslam dışı olup İslam’a monte etmeye çalışılan birçok zararı engellemiştir. İhvan, adeta yamalı bir bohça hâline getirilmeye çalışılan ve ümmetin problemlerini çözmeye, ümmetin hedeflerini taşımaya ve gerçekleştirmeye yetmeyen aksak, arızalı bir anlayışın yerine; özünü Kur’an ve Sünnetten alan selef-i salihinin anlayışını ikame etmeye çalışmış ve çalışmaya devam etmektedir.

İhvan bu çalışmaları yaparken üç önemli hususa özellikle dikkat etmiştir. Bunlar, İhvan’ın bedel ödedikçe büyümesine, zalimlerin darağaçlarına, karanlık zindanlarına, eziyet ve işkencelerine rağmen dimdik ayakta durmasına yardımcı olmuştur. Zalim Abdunnasır’ın yabancı bir ülkeyi ziyareti esnasında yaptığı zulümlere, katliamlara, tutuklamalara ve baskılara güvenerek: “Mısır’da artık İhvan diye bir çalışma kalmamıştır.” beyanı, hâlen zihinlerimizde tazeliğini koruyor.

Seyyid Kutub’un tabiriyle: “Bu zalimler, Müslümanlarla savaştığını zannediyorlar. Oysa bunlar Allah’ın dini için çalışanlara savaş açtıklarında, Allah ile savaşmaya başladıklarını bilmiyorlar.” Allah’ın dinine karşı savaş açan Kral Faruk, Enver Sedat, Cemal Abdunnasır, Hüsnü Mübarek ölüp gitti; ama İhvan’ın verdiği mücadele büyüyerek devam etmektedir. Peki, bu işin sırrı nedir?

1. Köklü Bir İman: “…Onlar, Allah’ın kalplerine imanı yazdığı ve kendilerini tarafından bir ruhla desteklediği kimselerdir…” (Mücadele,22) Mehmet Akif’in: “İmandır o cevher ki İlahi ne büyüktür. İmansız olan paslı yürek sinede yüktür!” Yılgınlık, yorgunluk, dağınıklık, bezginlik, ümitsizlik… bunlar imanla ilgili sorunlardır. İmanı elde eden fertler ve toplumlar, kâinata meydan okuyabilir. Bugün dünyayı bize dar edenler, imanımızdaki gevşeklikten istifade etmektedirler. Ümmet, iman konusunda laubalileşince adeta leşe dönüştü. Tekrar hayat bulmak için vahye tutunmanın dışında bir yol yoktur. “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman Allah’ın ve Peygamber’in çağrısına olumlu karşılık verin…” (Enfal, 24) Canının istediği gibi bir yaşamdan, Allah’ın istediği bir yaşama hicret etmedikçe üzerimizdeki ölü toprağından kurtulamayız.

2. Sağlam bir birliktelik ve doğru bir metot: Sömürünün, zulmün, işgallerin karşısında durmak; ezilenlerin, mazlumların gasp edilen haklarını almak; yeryüzüne Allah’ın adaletini hâkim kılmak ancak doğru bir metot çerçevesinde bir araya gelmişlerin oluşturduğu bir yapıyla mümkün olabilir. Bâtıla hizmet eden BM, NATO vb. İslam düşmanı oluşumları hezimete uğratmak için birliktelik şarttır. “İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar.” (Enfal,73) Hayvan haklarını koruyanların bile örgütlenip bir araya geldiği şu zamanda: “Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz…” (Âl-i İmran, 110) sorumluluğuyla hareket etmeyen Müslümanlardan hayır beklenebilir mi?

3. Sürekli çalışma: Balığın karnında olsa da ateşe atılsa da zindana hapsedilse de çölün ortasına terk edilse de sa’ye sarılmak gerekir. “Ve sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr,99) Şartlar ne olursa olsun, Allah’ın (c.c.) dini için çalışarak hesap günü hesabımızı kolaylaştıracağımızı bilmemiz gerekir.

Sefer bizden oldukça zafer için Allah’ın (c.c.) yardımı gelecektir. Mazeretlere sığınmadan, görev ve sorumluluklarımızı ertelemeden Mus’ab misali doğransak da sancağın derdinde olmalıyız. Sıcakta-soğukta, rahatlıkta-zorlukta, memuru olduğumuz bu dinin bize yüklediği sorumlulukların gereğini (Cennet karşılığında) yerine getirmenin azim ve kararlılığını ihlasla sürdürmek mecburiyetindeyiz. Art arda gönderilen peygamberlerin arasındaki bayrak yarışı gibi nesilden nesile bu davayı devretmeliyiz. Unutmayalım bizim sebep olacağımız bir gevşeklik ve sorumsuzluktan dolayı bu dava sekteye uğramayacak ama bizler birçok hayırdan mahrum kalacağız.