İslam Davetinin Mucizesi Ahlaktır

0
426

İslam-davetinin-mucizesi-ahlaktır-önizlemeAllah’ın indirdiği her emir ve yasağın bir de ahlaki inceliği, ahlaki boyutu, ahlaki kuralı vardır. Allah, kullarına vahiy ile emirler indirirken, bu vahyin ahlaki kurallarını da işin özü olarak emretmiştir. Bir Müslüman, ancak vahyin emirlerini, o emrin ahlakına uygun yerine getirirse Allah katında bir anlam ifade eder. İslam’ı öğrenip yaşarken bu bütüncül bakış açısıyla öğrenmediğimiz ve bu bakış açısıyla yaşamadığımız her durum, Müslüman için ciddi bir kusur ve kayıp, İslam için de; büyük bir zarar ve ön yargı vesilesidir. Bir Müslüman için ahlakla desteklenmeyen bir yaşantı hüsran; yaşantısız bir ahlak da boş ve anlamsızdır.

Bundan dolayı; infak edin diye emreden Allah, ‘’Ey iman edenler! Malını insanlara gösteriş için infak eden ve Allah’a da ahiret gününe de iman etmeyen kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın…’’ (Bakara, 264) buyurarak, infakın ahlakını ve erdemini de emretmiştir. Bundan dolayıdır ki; namazı emreden Allah, ‘’Vay, o namaz kılanların haline ki; Onlar kıldıkları namazdan gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar. En ufak bir yardı- mı esirgerler’ (Maun, 4-7) buyurarak, namazın ahlakını da; o ibadettin bir farzı olarak göstermiş- tir. Peygamberlere, uyarı ve davet görevini veren Allah; “(Ey Muhammed!) Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et…’’ (Nahl, 125) buyurarak, bu görevin gelişi-güzel yapılmayacak kadar önemli bir iş olduğunu da belirtmiştir.

Kız çocuklarını öldürüp erkekleri bırakacak kadar gaddar, İsrail oğullarını köleleştirecek kadar zalim, kendini Rab ilan edecek kadar müstekbir olan Firavun’a Hz. Musa’yı gönderen Allah, “Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona tatlı dille konuşun. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha, 43-44) buyurarak, böyle birine karşı olsa bile davet ahlakının gereklerinin yerine getirilerek mücadele edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Firavun belki bu ahlaktan etkilenip aklını başına almamıştır; ama Hz. Musa’nın bu güzel davet ahlakı, sihirbazların imanına bir gerekçe olmuştur. Davetçi, zalimlerle mücadele ederken ezilebilir, horlanabilir, alay konusu olabilir, hakarete maruz kalabilir, hatta öldürülebilir; ama unutulmamalıdır ki, zalimler bunları yaparken, bir kısım insanlar da “ashab-ı uhdutta olduğu gibi’’ meydanda olayları izlemektedir. Olayları izleyen bu halk topluluğu davetçide, “ucunda ölüm olsa bile inancından vazgeçmeyen bir ahlak’’ gördüğü zaman, sonu “ateş dolu hendeklere atılmak olsa bile’’ davetçinin inancına yönelecektir.

Taif’te, anlatırken bile sözcüklerin boğazımızda düğümlenmesine, gözlerimizin yaşarmasına sebep olan olayları yaşayan Peygamber (s.a.s)’ın, bunu yapan insanlarla bir kavgaya tutuşmaması, davet ahlakının bir gereğiydi. Yüzündeki kanları silerken bir yandan da; “Ey Rabbim onlar bilmiyorlar! Bilseler, Allah’ın peygamberini taşlarlar mıydı?’’ demesi, başka ne ile açıklanabilir ki…

İslam-davetinin-mucizesi-ahlaktır-2Davet dediğimiz olay; ancak davet ahlakıyla anlamını bulur. Bu davetle; kulluğunu ve sorumluluğunu unutan ve bunun farkında olmayan Müslümanlar uyandırılabilir. Bu davetle, İslam’a karşı fobisi olanların kazanılması mümkün olabilir. Katılaşmış kalplere, yozlaşmış düşüncelere, sapmış toplumlara etki edecek mucizemiz, bu davettir. Çünkü Peygamber (s.a.s)’ın de en büyük mucizesi buydu. Peygamberin emriyle dile gelen ağaçlar ve taşlar, ikiye ayrılan Ay; müşriklerin gönlüne Peygamber’in güzel ahlakı kadar tesir edemedi. Zaten nübüvvet görevinin Peygamber (s.a.s)’e yüklenmesinin sebebi de bu değil miydi? Müşrikler Peygamber (s.a.s)’ı delilik ile suçlayıp eğer peygamber isen; bize bir mucize indir diyerek sıkıştırırken Allah cc; “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin”(Kalem, 4) buyurarak, Peygamber’in sahip olduğu ahlaka vurgu yapmış ve adeta asıl mucizenin bu olduğunu belirtmiştir.

Hz. Hatice annemiz de; ilk inen vahyin şaşkınlığını yaşayan peygamber (s.a.s)’a şunları söyleyerek, O’nun güzel ahlakına vurgu yapmıştı: “Allah’a yemin ederim ki, O senin gibi bir kulunu hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen sözün doğrusunu söyler, emanete riayet eder, akrabana yakın alaka gösterirsin. Komşularına nazik ve müşfik davranır, fakirlere yardım elini uzatırsın. Evinin kapısını gariplere açar, onları misafir edersin. Uğradıkları felaket ve musibetlerde halka yardım edersin. Vallahi senin bu ümmetin peygamberi olacağını ümit ederim…’’ (Müslim, İman: 252)

Peygamber ve ona iman eden sahabe nesli, öyle bir ahlakı kuşanmışlardı ki; Habeşistan’a hicret eden sahabelerin sözcüsü Cafer bin Ebi Talib, Necaşi’nin huzurunda: “Ey hükümdar! Biz cahil bir millettik, putlara tapardık. Leşleri yer, her kötülüğü işlerdik. Akrabamızla münasebetlerimizi keser, komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi. Biz böyle bir durumda idik. Yüce Allah bize kendimizden, soyunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz bir peygamber gönderdi. O bizi, Allah’a ve Allah’ın birliğine inanmaya, O’na ibadet etmeye, atalarımızdan bu yana taptığımız putları bırakmaya davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getirmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Her türlü ahlaksızlıktan, yalan söylemekten, yetimlerin malını yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi menetti” diyerek, tüm insanlığın muhtaç olduğu erdemlerin İslam’da olduğunu ve bu ahlakın da Müslümanlarda ete-kemiğe büründüğünü belirtmiştir. Bu konuşmanın ardından Necaşi, şu sözleri söylemekten kendini alıkoyamamıştır: “Sizi ve yanından geldiğiniz zatı tebrik ederim! Şahadet ederim ki o, Allah’ın resulüdür. Vallahi eğer o, ülkemde olsaydı, gidip onun ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım…”

Toplumun içinde köle, kimsesiz, ayak takımı olarak görülen insanların; İslam ahlakıyla nasıl yüceldiğine, kalpleri nasıl kendisine hayran bı- raktırdığına şahit oluyoruz. Düşmanları onlarla mücadele ederken “deli, sihirbaz, kâhin’’ diye, ithamlarda bulunuyordu; ama “zalim, hırsız, soyguncu, yalancı’’ diyemiyorlardı. Çünkü onlar, Kuran’ın inşa ettiği bir ahlaka, vahyin emrine amade olmuş bir kişiliğe sahiplerdi. Bugün de İslam davetçilerini bekleyen sorumluluk budur. Müslümanları gericilikle, bağnazlıkla suçlayanlar; hırsızlıkla, ırz düşmanlığı ile hilekârlıkla, yalancılıkla suçlayamazlar, suçlamamalıdırlar. Davetçi, İslam düşmanlarına bu fırsatı verecek tutum ve davranış içerisine girmez ve girmemelidir. Ahlakımız, davetimize şahitlik etmelidir.

İslam-davetinin-mucizesi-ahlaktır-3Davetçi, ahlak ve kimliğini gittiği her yere ta- şıyan kişi olmalıdır. İş yerimize uğramayan, dost toplantılarına girmeyen, tatilimizde yanımızda olmayan, öfkemizi, sevincimizi, sosyal ve ailevi ilişkilerimizi, ekonomik ve kültürel faaliyetlerimizi yönetmeyen, belirlemeyen bir ahlakın ve bu ahlaka sahip bir davetçinin toplumda ne ağırlığı olabilir ki… Şartlar ne olursa olsun davetçiye dü- şen şey; Hz. Yusuf misali, İslam’ın emrettiği ahlakı kuşanmak ve bu ahlak ile kutlu yürüyüşünü devam ettirmektir. Örneklerini vereceğimiz Hz. Yusuf as’ın kıssası, Taberi’nin tefsirinde belirttiği gibi; davetin yoğun bir şekilde yapıldığı ama buna karşın Müslümanların büyük zulüm ve işkenceler gördüğü, Peygamber (s.a.s)’in Taif’te ve panayır meydanlarında yaptığı davetten sonuç alamadığı bir zamanda nazil olmuştur. Kuran’ın en uzun kıssalardan biri olan Yusuf suresinin o sırada bu mesajlarıyla inmiş olması çok manidardır. Düşman olan bir kavme karşı, savaşı değil de; bir Peygamberin ahlaki meziyetlerinin anlatılmış olması ve “düşünen bir kavim için bunda ibretler vardır’’ şeklinde bitirilmesi üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir husustur. Adeta Peygamber ve beraberindeki ashaba, düşmanlarınıza karşı bu kıssada belirtilenleri kuşanmış “bir ahlak ordusu’’ oluşturun mesajı verilmiştir.

Hz. Yusuf sarayda kötülüğe çağrıldığında Allah’ın istediği ahlakı kuşandı, sahip olduğu güzel ahlakın bedelini zindana girmekle ödedi. Zindanda kaçkınlarla beraberken de bu ahlakı kuşanmaya devam etti çünkü rüya görenler; gördükleri rüyanın tabirini isterken, bir de şunu söylemiş- lerdi:“… Çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.” (Yusuf, 36) Ardından bu doğruluğunun karşılığı olarak ülkenin hazinesinin başına geçerken de aynı ahlakla işleri idare ediverdi. İktidar ve güç eline geçtiği zaman bile kimsenin canını yakmayan, haddini bildirmeyen Hz. Yusuf’un, çekememezlikten dolayı neredeyse hayatının büyük bir kısmının sıkıntılarla geçmesine sebep olan kardeşlerine son sözü de yine inandığı değerlerin kendisine emrettiği şu söz olmuştur: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah, sizi, mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” (Yusuf, 92) Davetin en sıkıntı zamanlarında inen bu kıssayı Peygamber (s.a.s) o kadar güzel irdeliyor ki, yıllarca süren zorluklardan sonra Mekke fethedildiğinde Hz. Yusuf (as)’ın kardeşlerine söylediğinin aynısını O da; kendisine bunca kötülük yapmış kavmine söylüyor: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah, sizi, mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.”

Yozlaşan toplumları düzeltmek, kaybolan de- ğerleri ortaya çıkarmak, vahyin mesajını bedenimizde taşımak kolay bir iş değildir. Yapılan tüm kalleşlik ve hainlikler, iftira ve komplolar, fesat ve fitneler, davetçinin eşsiz ahlakına toslamalı. Tüm bunlara karşı ahlaktan bir güvenlik duvarı örmeliyiz hayatımıza. Ebu Cehillerin, Ebu Leheblerin, Firavunların etkin olduğu bir toplumda iddia ettiğimiz değil, yaşayarak ispatladığımız bir ahlakla; emanetler ve hazineler bize teslim edilmeli.

Şeytan ve dostlarının tüm silahlarına karşı, gücümüzün kaynağı ahlak olmalı. Yakamızdan tutup çekiştiren öfkemize değil yumuşak huyumuza, zayıf anımızı kollayıp bizi öldürmeye gelen cezamıza değil merhametimize, taksimatımızı beğenmeyip bizi adaletsizlikle suçlayan gazabımıza değil adaletimize, ön yargı ile yaklaşıp bize husumet besleyen, gururumuza değil onurumuza, hayran kalmalı.

Tüm bunları yaparken de davetçi ahlakının ifrat ve tefrite mahal vermeyen o eşsiz duruşunu da unutmamak gerekir. Neyi, nasıl, niçin, ne zaman yapacağını iyi hesap eden, vazgeçemeyeceklerini ve uzlaşacaklarını iyi analiz eden, çağın gerektirdiklerini okuyan ama değerlerini çağın yeniliklerine de kurban vermeyen, nasihat ederken ürkütmeyeyim çabası içerisine girip vereceği mesajı anlamsızlaştırmayan bir ahlakı kuşanmalı davetçi.

İslam-davetinin-mucizesi-ahlaktır-1Yeri geldiğinde Firavun’un sarayında Hz. Musa’yı savunacak cesareti olduğu kadar; Hz. Musa’yı o ortamda savunacak stratejiyi de iyi uygulayan biri olmalıdır davetçi. Zenginin, ehli makamın, zaninin, içkicinin, asabinin, zalimin, ateistin kısacası karşılaşacağı her kişi ve kesimin analizini iyi yapıp hangi araç, hangi üslupla kazanacağını bilecek kadar keskin ahlaka sahip biri olmalıdır davetçi. İşini ihlâsla yapan, bildiğini eşsiz zarafetle yaşayıp ortaya koyan, cebelleşmeden, ıslah etmek için nasihat eden, muhafız karakteri ile reddedene kin kusmayan bir ahlaka sahip olmalıdır davetçi. Hz. Nuh misali yıllarca verilen emeğe rağmen düzelmese de toplum, ‘’ey kâfirler, ey fasıklar, ey zalimler!’’ düşmanlığına girişmeden, ‘’ey kavmim!’’ çağrısıyla her metodu denemeye devam etmeli, ‘’Ey Rabbim!’’ nidasıyla onları kurtuluşu için yol arayan bir ahlaka sahip olmalı davetçi.

Kimi insanları arabamıza alıp kapısına bırakarak, kimisinin ihtiyacını karşılayarak, kimini hastalığında ziyaret ederek, kimini bir tehlikeden koruyarak, kimini yemeğe davet ederek, kiminin işine yardımcı olarak, kiminin alışverişinde kolaylık sağlayarak, kimine tebessüm ederek, kimine hediye vererek kazanabileceğimizi unutmamalıyız. Davetçinin ahlakı olması gereken bu durumların mevcudiyeti bizde arttıkça başarımız da artacaktır.

Peygamber (s.a.s)’in ‘’Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim’’ şeklinde özetlediği İslam’ı; dünyanın dört bir yanına yayanlar, ticaretiyle birlikte ahlakını da oraya taşıyanlardı. O günün davetçileri; birer edebiyatçı, toplumun kültürlü insanları, zenginleri, aşiretlerin önde gelen insanları değildi. Onlar, münzevi bir hayat yaşayan, ahlakı bir metrekareye hapseden, salt ahlak felsefesi peşinde koşan, ahlak dersi vermeye gayretinde olan, ahlaki erdemleri tartışan, gösteri peşinde olan insanlar da değillerdi. Aksine onlar; ahlakı yaşayan, yaşantılarıyla ahlakı görünür kılan ve beşeri zayıflıklarını bu ahlakla güçlendiren insanlardı.

Dün, İslam davetçilerine gönüllerin ve ülkelerin fethini kolaylaştıran güzel ahlak; bugün de bu fetihleri bize kolaylaştıracaktır. Ama öncelikle bu güzel ahlakın; yüreğimizi ve bedenimizi fethetmesi gerekir. Bu fetih gerçekleştiği zaman, davetçi güçlü olacaktır, davetine icabet edenlerin sayısını arttıracaktır, sözünü etkili kılacaktır ve her şeyden önemlisi ilahi bir desteğe kavuşacaktır.

 

Ahmet Milli