İnsanın maddi yönü olan bedeninin fiziksel hastalıkları olabildiği gibi, manevi yönü olan ruhunun da manevi hastalıkları olabilmektedir. Hem manevi hastalıklara hem de onlardan korunma ve tedavi yollarına Kur’ân ve Sünnet’te çokça işaret edilmiştir.

Bu iki unsurun gıdaları farklı olduğu gibi, hastalıkları da farklıdır. Bedenin gıdası ekmek su vb. ise ruhun gıdası da ilim, iman, takva ve sâlih amellerdir. Bedenin gıdası kesildiği zaman, zayıflayıp hasta olmaya başladığı gibi ruhun gıdası ve bakımı ihmal edilince o da manevi hastalıklara duçar olmaktadır. Hastalıklar neticesinde bedenin ölmesi mukadder olduğu gibi ruhun da manen ölmesi söz konusudur.
Ancak bedenin kaybı, maddi olup zararı bu dünyayla sınırlıdır. Sonuçta her doğan elbette bir gün ölecektir. Ancak manevi kayıp öyle mi? Amellerimizi, takvamızı ve Allah korusun sonunda imanımızı kaybetme tehlikesi vardır. İşte bu, ebedi bir kayıp olup dünyanın geçici ziyanlarıyla kıyaslanamaz. Hatta manevi hastalıkların, insanın fiziksel yapısı üzerinde de ciddi bir etkisi vardır. Yaşanan tüm olumsuzlukların, bunalım, buhran ve intiharların direkt veya dolaylı olarak manevi hastalıklarla alakası vardır. Bu hastalıklar; sadece manevi değil, birçok fiziki hastalıklara da sebep olur.
Bedeni hastalıkların birtakım emareleri olup uzmanlarınca teşhis edilir ve ilacı eczanelerde satılır. Manevi hastalıkların teşhisi ise zordur. İlacı da eczanelerde bulunmaz. Bazı emareleri işin ehli tarafından sezilip bilinse de ispatı kolay değildir. Hatta manevi hastalığa kapılan kimseye hasta olduğunu kabul ettirmek neredeyse imkânsız gibidir. Çünkü gurur, kibir, inat vb. birçok manevi hastalık birbirini besleyerek, kişiyi adeta aklen felç eder. Tabi bu durumda hasta kişi kendini gayet sağlıklı kabul etmeye devam eder.
Bedensel hastalıklar, isyan etmeyip sabreden müminler için günahlara kefarettir ve dolayısıyla nimettir. “Bir Müslüman’a herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.” (Buharî, Merdâ,1; Müslim, Bir, 52) Manevi hastalıklar ise hep ziyan ve hüsrandırlar. Dünyada zillet, buhran, bunalım ve kâbus olmakla kalmaz, ahirette çok daha büyük bir bela olup cehennem sürüklerler.
Manevi hastalıkların zararı, fiziksel hastalıklarla kıyaslanamayacak kadar daha şiddetli ve büyük olsa da insanlar dünyalarını tehdit eden maddi hastalıklara milyarlarca dolar yatırmaktadırlar. Ancak ne yazık ki, ahiretlerini tehdit eden hastalıkların çoğu kere farkında bile değildirler. SAGEM’in verilerine göre, 1999’da 4,9 milyar olan toplam sağlık harcaması, 2011’de 76 milyar seviyesine çıkmıştır. Günümüze dek ise bu yatırımlar, yüz milyarı çoktan geçmiş olsa gerekir. Hayır, bunda bir yanlış yok. İnsanlar, şirketler, devletler; fiziki hastalıklarla ne kadar mücadele ederlerse, o kadar iyidir. Ancak burada tuhaf olan, fani dünyamızı tehdit eden fiziki hastalıklara yönelik devasa plan ve harcamalar yapılırken, ebedi olan ahiretimizi tehdit eden hastalıkları ise pek umursamamalarıdır. “Hayır hayır, doğrusu siz, peşin olanı (geçici dünyalıkları) seviyorsunuz; Âhireti, ebedî yurdu ihmal edip bırakıyorsunuz.” (Kıyâme 75/20-21)
Bazı Manevi Hastalıklar
1. Riya, gösteriş: Taat ve ibadetinde Allah’ın (cc) rızası yanında birilerine de göstermeye çalışma. Kendini gösterme, öne ve üste çıkma dürtüsü de bir çeşit riya ve gösteriştir. Bu öyle tehlikelidir ki, şirk-i hafi yani gizli şirk olarak isimlendirilmiştir. “Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve gönül yıkmak suretiyle hayırlarınızı boşa çıkarmayın…” (Bakara 2/264) “Kim işlediği hayrı şöhret kazanmak için halka duyurursa, Allah onun gizli işlerini duyurur. Kim de işlediği hayrı halkın takdirini kazanmak için başkalarına gösterirse, Allah da onun riyakârlığını açığa vurur.” (Buhârî, Rikak 36, Ahkâm 9; Müslim, Zühd 47-48.)
2. Kibir, gurur: Kendini üstün görme eğilimi. Başkalarını hor ve hakir görme. İnsanların kiminin nemrut, kiminin de firavun olmaları, kibir ve gururun sonucudur. Şu anki nemrutlar ve firavunların cürümleri altında da yine bu tür manevi hastalıklar vardır. Allah (cc) şöyle buyurur: “Kibirlenip de insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah; kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez.” (Lokman, 18) Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “İnsana günah olarak, Müslüman kardeşini küçük görmesi yeter.” (Müslim, Birr, 32) “Bir kimse kibirlene kibirlene sonunda zâlimler grubuna kaydedilir. Böylece zâlimlere verilen ceza ona da verilir.” (Tirmizî, Birr, 61/2000) “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de Cennet’e giremez.” (Müslim, Îmân, 148-149)
3. Bencillik (hodgam, hodbin): Bencillik emperyalist kapitalizmin tipik hastalığıdır. Zira kapitalizmin temel ilkesi; “Her şey benimdir, altta kalanın canı çıksın.” şeklindedir. Ama rahmet ve merhamet dini İslam, hep merhameti ve paylaşmayı emreder. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” “Merhametliler (var ya!)… Rahmân, işte onlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki(ler) de size merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58; Tirmizî, Birr, 16) “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72)
4. Haset, kıskançlık: Kendisi için iyilik, bolluk ve izzet isterken, başkaları için tam tersini istemek veya başkalarındaki iyiliklerin kendisine geçmesini istemek. Şeytanı isyana sürükleyen; hem kibirlenip Âdem (as) e secde etmemesi, hem de uğraşıp annemizin ve babamızın cennetten çıkmalarını sebep olması hasedindendir. Kabilin, kardeşi Habil’i katletmesine sebep de yine hasettir. Bu sebepledir ki İslam âlimleri, hasedin ne büyük bir bela ve ne ağır bir günah olduğuna dikkat çekmek için şöyle demişlerdir: “Hem gökyüzünde hem de yeryüzünde işlenen ilk günah hasettir.” Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Ateşin odunu yediği gibi, haset de iyilikleri yer. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da kötülükleri söndürür. Namaz mü’minin nûrudur. Oruç da cehennemden koruyan bir siperdir.” (İbn Mace, Zühd 22)
5. Tûl-i emel: Hayata bağlanma ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama arzusu. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın cennetten çıkmalarına sebep olan günah da aslında hırs ve tûl-i emeldir.
6. Hırs, açgözlülük, dünyaperestlik: Hırs; mal, mülk, makam, mevki, şöhret, ilim gibi maddî veya manevî imkânları elde etme, yahut daha genel anlamda, belli bir amaca ulaşma uğrunda aşırı derecede tutkulara kapılma, açgözlülük etme, şiddetli ve sonu gelmez istek ve arzulara yenik düşme” (DİA, Hırs Mad. XVII/383) şeklinde tanımlanmaktadır. Tabi burada hırstan maksat, dünyalıklarla ilgili olan aşırı istek ve arzulardır. Yoksa insanın Allah’a (cc) kulluk ve İslam’a hizmet konusunda hırslı olması; sabır, azim, sebat gibi ilahi bir lütuftur. Kur’ân-ı Kerim’in; “Malı pek çok seviyorsunuz.” (Fecr, 20); “Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır. Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır.” (Meâric, 19-21) ayetlerinde insanın mal ve servete karşı aşırı düşkünlüğü dile getirilmektedir.
Sevgili Peygamberimiz de, “İnsanın iki vadi dolusu altını olsa mutlaka bir üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur.” (Buharî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116.) buyurarak insanın bu zayıf yönüne işaret etmişlerdir. Yine; “Bir koyun sürüsüne salıverilmiş iki aç kurdun koyunlara verdiği zarar, kişinin servet ve mevki düşkünlüğünün dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.” (Tirmizî, Zühd, 30; Dârimî, Rikâk, 21) hadisi, hırsın ve aç gözlülüğün yol açacağı zararların boyutlarını göstermektedir.
7. Öfke, gayz: Bu hastalığın zararlarını şu atasözleri güzel anlatır: “Rüzgâr eken, fırtına biçer.” “Öfkeyle kalkan, zararla oturur.” “(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever.” (Âli İmran, 3/ 134) Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kuvvetli ve yiğit kişi, güreşte/kavgada rakibini yenen kimse değildir. Asıl kuvvetli ve kahraman pehlivan, öfke zamanında nefsine mâlik olan ve öfkesini yenen kimsedir.” (Müslim, Birr ve Sıla, 107) “Biriniz öfkelendiğinde; ayaktaysa otursun, oturuyorsa uzansın.” (Ebu Davud, Edep 4, Ahmed b. Hanbel, Müsned 7,152)
8. Kin, garez: Kin; “bir kişinin kendisine yapılan bir şeyi hazmedememekten doğan devamlı, gizli veya açık düşmanlığı, garez” demektir. Kin, nefret, öfke, gazap, garez, sinir, kızgınlık, intikam duygusu vb. hisler, şeytanın insanları birbirine düşürüp düşmanlık tohumlarını ektiği birer tarla misalidir. İslam kardeşliği ve ümmet ruhuyla bir ve beraber olursak, şeytanın oyunu bozulur.
9. İnat: İnat, kibir ve gururuna kapılıp bile bile hakka karşı ayak diremek olarak özetlenebilir. Binlerce peygamberin sayısız mucizelerini gözleriyle gördükleri halde şirk ve küfürde ısrar edenler, bunun apaçık örneğidirler. Bilginin insana bir tık kadar yakın olduğu asrımızda hidayete yanaşmayanlar, daha da açık örnektir. Allah (cc) şöyle buyurur: “Kendisine Allah’ın ayetleri okunurken işitir, sonra müstekbirce (büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azapla müjdele.” (Casiye 8) “Siz ikiniz (ey melekler), her inatçı nankörü atın cehennemin içine.” (Kaf 24)
10. Su-i zan, önyargı: Güzel ahlakın gereği, hüsn-ü zandır. Yani insanlar hakkında iyilik ve hayır düşünmek ve yanlış düşünmekten sakınmaktır. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hallerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!” (Buhârî, Edeb, 57) Allah (cc) şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a gönülden saygı besleyip O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri çokça kabul edendir, engin merhamet sahibidir.” (Hucurat 49/12)
11. Cimrilik: Allah (cc) şöyle buyurur: “Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur, size cimrilik ve sadaka vermemeyi emreder. Allah ise lütfundan bir mağfiret ve fazla üstünlük vaad ediyor.” (Bakara, 2/167) “Kulların sabahladığı hiçbir gün yoktur ki yeryüzüne iki melek inmesin. Bu iki melekten biri: Allâh’ım! Malını Allah yolunda harcayana sen fazlasıyla ver, diye duâ eder. Diğer melek ise: Allâh’ım! Cimrinin malını telef et, diye bedduâ eder.” (Buharî: Zekât 37.)
Diğer bazı manevi hastalıklar ise şöyledir: Tembelliğe sevk eden aşırı ümit, ye’s yani ümitsizlik, tarafgirlik ve fanatizm yani hadsiz sevgi ve nefret, ucb yani kendini beğenme, her duyduğuna araştırmadan inanma, korkaklık, tembellik, işlerde aşırılık, ikiyüzlülük, tasannu’ yani yapmacıklık, tecessüs yani insanların gizli yönlerine meraklı olmak, taassup, şöhret düşkünlüğü, ırkçılık, dalkavukluk vb.
Manevi Hastalıklardan Korunma ve Tedavi Yolları
1. Öncelikle bu konuda yeterli bilgi, ilim ve irfana sahip olmak: “Teşhis tedavinin yarısıdır” diye bir söz vardır. Bu konuda ne kadar sağlıklı bilgilere sahip olursak, o denli bu hastalıkların tedavisinde başarılı oluruz.
2. Helalden beslenmeye dikkat etmek: Bilindiği üzere, gıdaların temiz ve sağlıklı olması fiziki yapımızı ilgilendirdiği kadar, helal olması ve helal kazançla elde edilmesi de manevi yapımızı ilgilendirir. Gıdalarımız ne kadar helal olursa, ruh bünyemiz o denli sağlıklı, güçlü, zinde ve manevi hastalıklara kaşı dayanıklı olur. Helâl gıda; fiziki bünyemize güç ve kuvvet olduğu kadar, manevi bünyemize de feyz ve rûhâniyet verir. Ama haram ve şüpheli gıdâlar; her ne kadar fiziki güç verseler de manen, sıkıntı ve kasvet verirler. Salah ehli ulema, kalbî hayâtın inkişâfı için iki husûsa dikkat çekmişlerdir: “Yerken ağzınıza girene, konuşurken ağzınızdan çıkana dikkat edin, bu hususta titiz davranın!”
3. Nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesinin gereklerini ihmal etmemek: Kur’ân ve Sünnet ışığında bir programla manevi bünyemizi takviye etmeye devam etmek gerekir.
a) Farzları yaşama ve haramlardan sakınmada hassas olmak,
b) Fazları nafilelerle takviye etmek,
c) İbadetlerde huşu ve huzur için gereğini yapmak.
4. Kur’ân-ı Kerîm’i tefekkürle okumak: Bunun için Kur’ân-ı Kerim’in emir ve nehiylerindeki hikmetleri düşünmek, geçen kıssaları birer masal gibi değil, önümüzü aydınlatan birer ibret levhası olarak değerlendirmek ve her bir kıssadan dersler ve ibretler almak lâzımdır. Kur’ân’ın, kalpteki mânevî hastalıklara şifâ olduğunu, rabbimiz şöyle beyân etmektedir: “Biz Kur’ân’da öyle şeyler indiriyoruz ki o, mü’minler için şifâ ve rahmettir; zâlimlerin ise yalnızca ziyânını artırır.” (İsrâ, 82)
5. Günlük dua ve zikirlere devam etmek: Resûlullah’ın (s.a.v.) ve ashabının hayatları, dua ve zikirlerle adeta ilmek ilmek dokunmuştur. İmam-ı Nevevi (rh.a) “Ezkâr” isimli hacimli kitabında, Resûlullah’ın (s.a.v.) dua ve zikirlerinin bir kısmını derlemiştir. Kitabı incelediğimiz zaman görürüz ki Resûlullah’ın (s.a.v.) her anında dua ve zikirde bulunmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm’de 250 küsur yerde “zikir” kelimesi geçer. Zikir, kulun Rabbini çokça anması ve O’nu unutmamasıdır. Âyet-i kerîmelerde Allah-u Teâlâ’nın sabah-akşam, ayaktayken, otururken, yatarken, hâsılı devamlı ve çok çok zikredilmesi emredilmektedir. (Ahzâb, 41-42; Âl-i İmrân, 191)
6. Geceleri ibadet ve dualarla değerlendirmek: Bilindiği üzere geceler, Allah’ın (cc) tecelli vakitleridir. Özellikle seher vakitleri, bu manada çok daha değerlidir. Takva ehli için gecenin sükûneti, en bereketli, en huzurlu ve en feyizli zamanlardır. Geceleri belli miktarda uyanık geçirerek onun feyz ve berekâtından istifade etmek, manevi bünye için büyük bir gıda vesilesi olacaktır. “(O muttakî kimseler, geceleri) yataklarından kalkarlar. Rablerine, azabından korkarak ve rahmetini umarak dua eder, yalvarırlar. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infak ederler. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevindirici ve göz kamaştırıcı nimetlerin saklı olduğunu hiç kimse bilmez.” (Secde, 16-17)
7. Bazı özel duaları ihmal etmemek: Manevi hastalıklardan kurtulmak için, Resûlullah (s.a.v.) ve ashabının bizzat yaptıkları ve yapılmasını tavsiye ettikleri duaları ihmal etmemek gerekir. İşte Peygamber duası: Allâh’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım.” (Buharî: Deavât 38; Müslim: Zikr 49.)
8. Rabbani davetçilerin oluşturduğu bir davanın neferi olmak; sâlih müminlerle beraber hareket etmek: Kalbin muhafazası, selâmeti ve manevi hastalıklardan korunması için sâlihler ve sâdıklarla berâber olmak icap eder. Kalp, yakınında bulunduğu kimselerin mânevî tesiri alanına girer ve böylece şahsiyet transferi başlar. Rûhâniyet yönünden güçlü olanlar, mânevî yönden zayıf olanları etkileyerek onlar için bir ilham kaynağı olurlar. Yani sâdıklar ve sâlihlerin, şefkat, merhamet, rûhî incelik ve meziyetleri, etrafındakilere sirâyet eder. Sahâbe-i Kirâm’ın, ümmetin en faziletlileri olmasının sebebi de Allah Resûlü’nün sohbetinde bulunup, onun feyzinden nasip almalarıdır.
Son olarak ifade etmek gerekir ki bu gerçekleri cam gibi değil, ayna gibi değerlendirdiğimiz zaman, bizzat kendi hastalıklarımızın farkına varır ve tedavi yoluna gideriz. Aksi halde hep başkalarının ayıplarıyla uğraşırken kendi halimizi unutabiliriz. Zira aynadan bakan kendi kendini görür. Ama camdan bakan, dışarıda olan başkalarını görür. Subhânekellâhümme ve bihamdik! Esteğfiruk…