İslam kültüründe kalbe çok geniş yer verilmiştir. “Kalb”, Kur’ân-ı Kerim’de tekil ve çoğul olarak sıkça kullanılan bir kavramdır. Elbette kalb derken sadece sol göğüs altında kanı toplayıp damarlar vasıtası ile bütün vücuda pompalayan organımızı kast etmiyoruz. Buna Türkçemizde ‘yürek’ deriz.

Biz kalp derken; bütün sezgi ve duygularımızın, düşünme gücümüzün kaynağı, manevi hayatımızın merkezi olan, içimizdeki kalbi kast ediyoruz. Buna insan ruhu da diyenler olmuştur. Bedendeki kalbin beden için önemi ne ise ruhun kalbinin de insan için önemi o derecede önemlidir.
İnsanın sorumlu tutulan özü, niyet merkezi, bu kalbidir. İnsanın içindeki ‘ben’dir. Ruha, akla ve iradeye buradan geçilebilir. Dikkat edilirse “kalb” bazen akıl yerine de kullanılır. ‘Gönlümden geçti’, ‘aklımdan geçti’ gibi ifadelerde kalb kast edilmektedir.
Kalb; imanın ve küfrün, kabul etmenin ve reddetmenin, sevgi ve nefretin, idrak etmenin, anlamanın yeri, itaat ve isyan duygularının mekanıdır. İnsan, inanç esaslarını diliyle sayar, tekrar eder, anlar ama kalbiyle doğru olduğuna karar verir, tasdik eder.
Marifet, yani Allah’ı bilmek ve tanımak kalbin işidir. Kalb, Allah sevgisinin yerleştiği yerdir. Allah sevgisi kalbin tümüne yayılırsa, diğer sevgiler bunun izinde gelişir. Allah sevgisine aykırı sevgileri kalbine koyanlar; inaçlarında, davranışlarında ve tercihlerinde mutlaka yanlış yaparlar.
Mü’minlerin kalbi, münafıkların kalbi gibi bir o yana bir bu yana yalpa yapmaz. Şüphe içerisinde değillerdir. İman o kalblerde kökleşmiştir. Onlar Allah’a teslim olmuş kimselerdir. Kalplerinde kin, şüphe, nifak, aldatış, kötü niyet yoktur. Onlar kalplerini Allah’ı zikirle doyururlar, takva ile beslerler ve salih amelle temizlerler.
Bir takım kalpler hastalıklıdır. Çünkü o kalpler, Allah karşısında görevlerini yapmazlar. Bu marazın en önemli sebebi, samimiyetsizlik, iki yüzlülük ve dil ile kalbin farklı oluşudur. Bu da münafıklıktır. Birtakım kalbler ise son derece katıdır. Onlar Allah’a verdikleri sözü tutmamış ve kendi heva ve isteklerine uymuş, aşırı hırs ve dünyaya tutkunluk kalplerinin katılığını artırmıştır. İnsan yanlış işleri yapmaya devam ederse kalbi yavaş yavaş paslanır ve sonunda körleşir. İnkâra ve inada devam edenlerin kalplerini de Allah mühürler. Mühür vurulan bir kalb imandan mahrum kaldığı gibi iyi duygulardan da uzaklaşır.
İnsan bedenini bir ülke kabul edersek, bu ülkenin başkenti kalp’tir. Bu uçsuz bucaksız ülkenin en çarpıcı özelliği adında gizlidir: Kalp; yani değişken olan, halden hale giren; özetle “dönen, dönüşendir”. Bir kararda durmaması, gördüğüne akması, meyletmesi, bir su gibi içine girdiği ortamın rengini yansıtması, ona bu ismin verilmesine neden olmuştur. Her ülke gibi beden ülkesi de başkentten yönetilir. Beden ülkesinin iyi yönetimi de kalpten başlar. İman, ihlâs ve iyi niyet gibi dostlar da; şeytan, nefis gibi düşmanlar da orada örgütlenmeye çalışır. Devrimler, ihtilaller orada olur. Yürekte iman iktidar olursa, bedenin diğer organları iyi yönetilir ve imanın gereğini yapar. Yürekte Allah sevgisi kökleşirse, başka sevgilere yer kalmaz ve diğer sevgiler bir anlam kazanır. Kalb’e şeytanı ve onu sevindiren şeyler iktidar olursa, yüreğin öteki şehirleri sayılan beden fesada uğrar. Şeytanın hâkimiyeti bütün organlara sirayet eder, kendi amacına hizmet ettirir.
Hem “Allah, bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (33/Ahzâb, 4) Gönül ülkesinin tek sultanı vardır; bu sultan, yüce Allah’tır; şeytan, ya da onun içimizdeki temsilcisi nefis veya temsilcileri olmamalıdır.
“Vücutta bir et parçası vardır. O sağlamsa, bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir.” (Buhârî, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107)
Kur’ân, “Allah’ın takvâ için kalplerini sınadığı kimseler”den söz etmekte. Hele “kasvet” kalbin katılaşması, kalbin yakıtı olan hidayetin, imanın tümden kesilmesine neden oluyor: Katılık kalbin felâketi; mühürlenmekse kıyametidir. Kalp kasvetini azdıran en önemli sebep, sonu gelmez arzu ve emeller, hırslar ve tutkulardır.
Günah işlemek kulun kalbinin kirlenmesine ve giderek paslanmasına sebep olur. Günahın kiri bütün kalbi sardığında kalp sonunda öyle bir noktaya gelir ki, duyarsızlaşır, katılaşır, taşlaşır, kişi hatasını savunmaya başlar ve giderek inkârcı olur. İnkârcılığı devam edenlerin kalpleri hidayete karşı mühürlenir.
Kalbi perişan eden hastalıkların başında samimiyetsizlik ve riyakârlık gelmektedir. Allah’ın nimetlerine nankörlük, boş arzuları ilah edinme, bilgisizlik insan için esas körlük ve dünya planındaki imtihanın kesin kaybıdır.“Gerçekte kafadaki gözler değil, göğüslerdeki kalbler kör olur”. (22/Hacc/46)
Dünyaya aşırı dalma, dünyevileşme, hırs, oyun ve eğlenceler, tefekkürden ve zikrullahtan uzak kalma ve ölümü unutma kalbi katılaştırır. Allah’ın âyetleri karşısında inatçılık yapanların kalbleri taş gibi katılaşır. Hatta taştan da daha katı olur. “Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi; hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ortasından sular çağlar, öyleleri de vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” (2/Bakara, 74)
Kur’ân’ı düşünerek, anlayarak okumamak, kalbin kilitli olmasının en önemli belirtisidir. “Peki bunlar, Kur’ân’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı: Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (47/Muhammed, 24). Bu ayetten anlaşılmaktadır ki, Kur’ân’ın ne dediğini anlamadan okumanın insanı bir yere getirmesi mümkün değildir. Kur’ân’ın manası üzerinde düşünmemek veya “Biz Kur’ân’dan bir şey anlayamayız” diyerek Allah’ın kelamını rafa kaldırmak, kalbin mühürlenmiş olduğuna işarettir.
“İman edenlerin, Allah’ı zikir ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürperip -saygı dolu bir korku ile – yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış fâsık kimselerdi.” (57/Hadîd, 16). Ayet, iman ettikten sonra ayağı sürçen ve Allah’ın kitabına farkında olmadan sırt dönen insanları uyarmakta mucize bir beyandır. Hitap, son derece açık ve ürperticidir. İman sahipleri Allah’ın zikrine, yani Kur’ân’a sırt dönmemek konusunda uyarılmaktadır.
Bu ayet, zaman içinde Kur’ân’a uzak düşüp vahyin kabulleri yerine, geleneğin kabullerini koyan İslam dünyasına bir Kur’ân ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil ruhu örtmüş, iç dünyalar kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur’ân’ın nefesiyle canlılık ve berekete döndürülebilir. Çünkü Allah, öldükten sonra yeryüzünü de diriltir, hayat doldurur, bitkilerle süsler, Kalpler de tıpkı böyle, Allah dilediği zaman dirilir. Allah, ölüden diri çıkarır. Yeryüzünün dirilişi gibi bu Kur’ân da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular, yumuşatır ve canlandırır.
Kur’ân, kalplerin, Allah’ı zikirle yumuşadığını belirtir. Allah’ı zikir, yani şuurlu anma, kalbi titretir, yumuşatır ve daha sonra da onu itminan ile yani sükûnet, ferah, huzur ve doygunluk ile doldurur. Allah yerine başka şeylerin sevgili seçildiği bir kalbin doyması, mutlu olması beklenemez.
Zikir, ibadet, salih ameller, Allah’ın dininin konuşulduğu zikir ve sohbet meclisleri, ölümü ve sonrasını düşünme, gözyaşı ve merhamet duyguları kalbi diriltir. Akleden bir kalbe sahip olmak aynı zamanda kalp gözünü açar. Haktan gelen daveti anlamasını sağlar.
Günümüzde günahlara erişim çok kolaylaşmış, bilerek veya bilmeyerek şirke, küfre düşmek olağan hale gelmiştir. Bir Müslümanın, kalplerin nasıl mühürlendiğini iyi bilmesi gerekir ki o tehlikeli istikamete meyil etmesin. Günahtan küfre, küfürden kalp mühürlenmesine giden korkunç tehlikelerden uzak kalmak için çok hassas olmalıyız. Şeytanın ve nefsin günah işletmekten muradı; bizi sadece günahkâr kılmak değil; fırsatını bulup kalbi mühürletecek noktaya getirmektir. Her günah da, tövbe edilmediği ve ısrar edildiği müddetçe sonu ümitsizliğe, uydurma tevillerle haramı helalleştirmeye, kalp katılığına, dolayısıyla küfre açılan bir kapı vardır. Kur’ân, bu nedenle günahlardan kaçmamızı ısrarla emretmektedir.
Efendimiz (s.a.v.) Allahu Teâlâ’ya dua ederken şöyle dua ederdi: “Ey kalpleri evirip çeviren Allahım! Kalplerimizi dinin üzere sabit kıl” (İbn Mâce, Mukaddime, 13).
“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırma.” (3/Âl-i İmran, 8).