New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Merkezi yanındaki Dag Hammarskjold Parkı’nda toplanan bir grup Arakanlı Müslüman, Mynmar’da Müslümanlara yönelik artan saldırılara, zulümlere ve katliamlara karşı tepkilerini ortaya koymak için gösteri düzenlerken şöyle haykırıyorlardı: “Bütün Müslümanlar ölünceye kadar bekleyecek misiniz?”
İnsanoğlu demokrasiyi kullanarak fikir ve vicdan hürriyetini ideal bir dil ile ifade etme, hak ve hürriyetlerini özgürce yaşama ve özellikle sosyal demokrasi ile birlikte siyasi eşitliğin, barışçıl örgütlenme hakkının kolay bir yolla sağlanacağının inancı içerisine girmiş bulunuyor. Dünya barışını ve güvenliğini korumak, uluslararası arenada kültürel, toplumsal ve ekonomik işbirliğini sağlamak üzere kurulmuş olan Birleşmiş Milletlerin de gerek uluslararası hukukta, gerekse dünya demokrasilerinde göstermiş olduğu destek de kendisinin demokrasiyi ne derece önemsediğini ortaya koymaktadır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde bütün insanları eşit tutup, onur ve özgürlüklerin kapılarını ardına kadar açarak akıl ve vicdan hakkını tüm insanlığa sunmak da bu inancın ve fikrin bir sonucunu oluşturuyor. Ancak, öyle oluyor ki nice elem verici hadise, yürek burkan vaka ve kalpleri parçalayan olaylar karşısında kimse onların hakkını savunmuyor, bilakis tepkisizlik ve suskunluk alıyor her şeyin yerini. Temel hak ve özgürlükler kâğıt üzerinde kalıyor. İnsan hakları çöpe atılıyor. Demokrasi havarilerinin mürekkepleri bitiyor bir anda. Sessizlik kaplıyor herkesi ölen Müslümanlar olunca.
Bugün bu acı hadiselerin yaşandığı, özgürlüklerin bir kenara atıldığı, barış kelimesinin raflara kaldırıldığı ve zulmün bitmeden tükenmeden devam ettiği topraklara kulaklarımızı verelim. İnançları bastırmak, dini faaliyetleri engellemek, Müslümanları ve İslam’ı yeryüzünden silmek üzere bir araya gelenler, zulüm kokan o ellerinden hiçbir şeyi esirgemiyorlar Doğu Türkistan’da.
Çin Halk Cumhuriyeti içerisinde en geniş idari bölgeye sahip olan Doğu Türkistan’ın (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) başkenti Urumçi, resmi dili ise Çincedir.[1] 1863 yılında Yakup Han başkanlığında kurulan “Doğu Türkistan İslam Devleti”, Osmanlı, İngiltere ve Rusya tarafından resmen tanınmıştı. Ancak şu an Doğu Türkistan, uluslararası kamuoyunda tanınmamakta ve Çin’in boyunduruğu altında yaşamaktadır.
1876 yılında Çin-Mançu Devleti’nce işgal edilen Doğu Türkistan, 1884’te Xīnjiāng (Sincan); yani “Yeni Toprak/Kazanılmış Topraklar” adıyla Çin İmparatorluğu’na bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkının mücadelesi sonucu, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti 1933 yılında Kaşgar’da kurulmuştur. Ancak çok geçmeden komünist Çin kuvvetleri ve Stalin’in ortak hamlesi ile ortadan kaldırılmıştır. 1949 yılında komünist Rus yönetiminin askeri yardımları ile Doğu Türkistan’ın kaderi Çin yönetimine terk edilmiştir.[2]
1949 yılından beri bölgede birçok defa etnik, dini ve siyasi çatışmalar meydana gelmiştir.[3] Gerginlik uzun süre devam etmiş ve bu bölgede Müslümanlar yoğun baskı ve zulme maruz kalmışlardır. Özellikle son yıllarda dikkat çeken ve akıl almaz boyuta varan bu yasaklardan bir tanesine örnek vermek belki de yaşanan bu zulmün ne boyutlara vardığını anlatmaya kâfidir.
14 yıldan beri devam eden oruç yasağı bu sene de Doğu Türkistanlı Müslümanların ellerini kollarını bağlamış durumda. 11 Eylül saldırısından sonra uluslararası terörizmi bahane ederek pek çok kısıtlamalara ve yasaklara giden Çin hükümeti, Uygurlara yapılmadık işkence bırakmıyor. Devlet memurlarının, öğretmenlerin ve öğrencilerin oruç tutmasını yasakladıktan sonra en sıkı tedbirleri ve önlemleri alıyor komünist rejim insanları dinden uzaklaştırmak için. Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde bedava yiyecek ve içecek dağıtarak kimin oruçlu olduğunu ya da olmadığını tespit ediyorlar. Böylece Müslümanlara ya zorla yemek yediriyorlar ya da oruçtan uzak tutmak için tehditler savuruyorlar.
Bole kentinde yaşayan komünist rejimin ve sosyal demokrasinin savunucuları olan bir kısım öğretmenler, camilerin önünde ve kapılarında nöbet tutup öğrencilerinin camiye girmesini engelliyorlar. “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır!” (Bakara, 114) Ramazan ayında derse başlamadan önce bütün öğrencilere su içirip öyle derslere başlıyorlar.
Dinin ve eğitimin kesinlikle ayrı olması gerektiğine inanan hükümet yetkilileri, sakal bırakan Müslümanları veya peçe takan, başörtüsü giyen Müslüman kadınları tespit edip işlerinden çıkartıyorlar. Camiye ibadet için gidenler bir gün ansızın işlerinden olabiliyorlar maalesef. Hatta o kadar insafsızlaşıyorlar ki, bayanların etek boyuna karışıyorlar. Belli bir mesafeden uzun olmasını yasaklıyorlar.
Bu yasaklar üzerine toplantılar gerçekleştiren özerk bölgenin yönetimi, oruç tutanları engellemek için pek çok sinsi planın içerisine girmiş durumda. Tüm lokantaların Ramazan boyunca açık kalması için emir veren yerel yönetim, insanları oruçtan uzaklaştıracak her türlü yasağa başvuruyor. Sahur vakti sokaklarda polisler dolaşıyor, kimin evinde lamba yanıyorsa o eve baskın yapılıyor ve çalışanlar işlerinden atılıyor. Ramazan ayında özellikle bira festivali yapılıyor. Bedava bira dağıtılıp gençler meydanlara toplanıyor ve bira içme yarışmaları düzenleniyor. Bunların yapıldığı yerler, Uygurların en yoğun olduğu, muhafazakâr ve gelenek göreneklerine en çok bağlı olan dindar kesimlerin yaşadığı yerler ve özellikle seçiliyor.
Uygurlu bir yerli olan Ghulam Abbas röportaj verdiği Al Jazeera muhabirine şunları söylüyor: “Onlar bizim çocuklarımızı İslam’dan koparmak istiyorlar. Bizim normalde onlara Kur’an-ı Kerim öğretmemiz yasak, ama biz gizlice evde öğretiyoruz. Hatta çocukları camiye, mescide getirmek de yasak ama biz çocuklarımızı getiriyoruz bir şekilde.” Bir başka yerli olan Abdülmecid “Hükümet diyor ki, eğer bir Uygur, sakalı varsa ya da başörtüsü takıyorsa muhakkak teröristtir.” şeklinde devam ediyor cümlelerine.
Müslümanların yoğun yaşadıkları yerlerde sıkı güvenlik önlemleri alınıyor. Bir köyden başka bir köye giderken dahi polis aramasına tabi tutulabiliyor bir Uygur Müslüman. Polis keyfi arama yapabiliyor onlar için. Taksiciler ve otobüs şoförleri dahi Uygurları almayı reddeder hale gelmişler. Müslüman öğrencilerin okumasının önüne çeşitli engeller konularak para cezaları, okuldan uzaklaştırma ya da atılma gibi yaptırımlar uygulanıyor. Eğer bir Müslüman bir markete girmişse, market içinde mikrofonla anons yapılıp “Dikkat edin, dükkâna bir Sincanlı girdi. Cebinize ve cüzdanınıza dikkat edin!” şeklinde alay ediliyor. Bu örnekleri bölgedeki her mekân ve kişi için genelleyemezsek de, yaşanan acı hadiselerin ve buna tanık olanların sayısı epey fazla ve maalesef Çin zulmü gözlerimizin önünde duruyor.
2003 yılından beri anadilde eğitim yasak olmakla beraber, anaokulundan üniversiteye kadar anadilde eğitim yapılamıyor. Asimilasyon politikaları Doğu Türkistan Müslümanlarını çok yıpratmış durumda. İkinci sınıf insan muamelesi yapılan, itilen ve kakılan kişiler Müslümanlar oluyor bu topraklarda. Toplum sağlığı, sosyal huzursuzlukların önüne geçme ve radikal, aşırı dinci örgütleri bastırma adı altında orucu yasaklayan bu kafalar kim bilir belki daha neler planlıyorlar.
Uzun süre devam edegelen gerginlik ortamı ve yükselen tansiyon yerini bir yerden sonra çatışmalara, kavgalara ve ölümlere bırakıyor. En son geçtiğimiz ay 24 Haziran tarihinde bıçak ve patlayıcılar ile oruç yasağını protesto etmek isteyen bir grup ile polis arasında çıkan çatışmalarda birkaç polis öldü ve en az 18 kişi hayatını kaybetti.
Daha doğmadan fazlalık olarak ilan ediliyor Müslüman Uygurlar Doğu Türkistan’da. Komünist rejimin getirmiş olduğu nüfus politikaları ikiden fazla çocuğa sahip olacak ailelerin yeni çocuk edinmelerine izin vermiyor. Hamileliğinin son aylarını yaşayan bir hanımefendinin bebeği dahi, kürtajla öldürülüyor.
İstenmeyen unsurlar adı altında temizlik amacıyla periyodik tutuklamalar gerçekleştiren Çin hükümeti, Çinli nüfusu bilerek arttırıyor Doğu Türkistan’da. Böylece yerli halkın iyice yabancılaşmasını ve kendi özünden kopmasını hedefliyor. Peki, bunca olay karşısında bizler tepkimizi nasıl ortaya koyabiliriz ya da Çin zulmüne nasıl engel olabiliriz?
Aslında bu sorunun cevabı biraz zor ve temel gayesi bu zulmü engellemek ve tepkimizi ortaya koymak olan boykotun boyutları da epey sınırlı maalesef. Çin ekonomisi sektörlerdeki en güçlü ekonomilerin başında geliyor. Birçok sektörde Çin malı ürünler, sektördeki diğer ürünlerden daha uygun fiyatlara satılıyor ve deyim yerindeyse pazarı kontrol ediyorlar. Aldığımız oyuncaklardan tutun, teknoloji sektörüne ve donanım parçalarına kadar pek çok alana hâkim bulunuyor Çin. Dolayısıyla dünya çapındaki birçok ürün Çin’de üretiliyor ve dağıtımı oradan yapılıyor.
Netice olarak her ne kadar komünist rejim ve Çin medyası bu katliamların, zulümlerin ve baskıların dünyaya yayılmasını engellemeye ve Doğu Türkistan Müslümanlarına işkencenin her türlüsünü tattırmaya çalışsa da unutmayalım ki birbirimize sahip çıkacak olanlar ancak bizleriz. Bu acıları durduracak olanlar yine bizleriz. Bu zulümleri kaldırıp atacak eller yine bizim ellerimizdir. Eğer biz hareket etmezsek onların bütün Müslümanlar ölünceye kadar bekleyeceklerinden şüphemiz olmasın.

Kaynaklar
1.https://en.wikipedia.org/wiki/Xinjiang.
2.http://www.ihh.org.tr/tr/main/publications/rapor/4/dogu-turkistan-ozet-raporu/93.
3.https://tr.wikipedia.org/wiki/Sincan_Uygur_Özerk_Bölgesi.

Abdullah Deniz

Önceki İçerikNevzat Çiçek ile 7 Haziran Seçim Analizi
Sonraki İçerikİmam Hasan el-Benna’nın Milliyetçilik Fikrine Bakışı