Adalet; ancak tüm insanlara siyah-beyaz, Arap-Türk-Kürt, Doğulu Batılı velhasıl şekli ve şemaline bakmadan hatta bu taraflardan birinin içinde olmayan birinin/birilerinin yapacağı; herkesi aynı görecek, geçmişi ve geleceği bilecek, tüm coğrafya ve kültürleri bilecek birinin yapacağı kanunlarla ve bu kanunları uygulayacak adil kişilerle sağlanır.
Bu özellikleri, üzerinde barındıran yeryüzündeki tek varlık Yüce Allah’tır. Hangi insan bunu yaparsa yapsın ister istemez kendi bakış açısıyla bakacak, her şart ve coğrafyaya hakim olamadığı için koyduğu kaideler herkes için adil ve yeterli olamayacak. Olsa bile belli bir müddet sonra değişen şartlara göre eskiyecek, hükmünü yitirecektir.
Ama her şeyi bilen, her zamana vakıf olan Allah’ın (cc) koyduğu kaideler eskimez, hiç kimseyi kayırmaz, herkes için adil olur.
Bir ilkokul öğrencisi, yirmi yıl önceki profesörün bilmediği şeyleri bilebiliyor şu an. Dolayısıyla yirmi yıl önceki profesörün koyduğu kaide bugün için ne kadar yeterli olabilir ki!
Allah (cc) kimseyi kayırmaz, hiçbir kulunu diğerinden farklı ve üstün görmez. Çünkü tüm ırk, renk ve dilleri o yaratmıştır. O’nun yanında beyazın siyaha, bir ırkın diğer bir ırka üstünlüğü yoktur. Dolayısıyla kainatın Rabbi’nin koyduğu kaideleri değil de beşerin kaidelerinin daha iyi olduğunu düşünenler, adalete sürekli hasret kalacaklardır.
Kur’an ve Sünnet için: “Bin dört yüz yıl önce indi, eskidi, şartlar değişti”, diyorlar; ama o kaideleri koyanın ilim ve bilgisinin ezeli ve ebedi olduğunu unutuyorlar. Allah’ın (cc) bu kaideleri kıyamete kadar adil bir yaşam düzeni sağlayacak şekilde indirdiğini, bir kurtuluş reçetesi olduğunu anlamak istemiyorlar. Evimize bir çamaşır makinesi alıyoruz, onunla beraber bize bir kullanma kılavuzu veriyorlar. Biz daha önce hiç kullanmadığımız halde, kullanma kılavuzuna bakıp ona göre çalıştırmak yerine, kendimiz akıl yürüterek kullanıyoruz… Makineye zarar vereceğimiz ortadadır. Biz insanlar da dünyaya rehbersiz gönderilmedik: “Şüphesiz bu kitap Allah’tan sakınanlar için bir hayat rehberi olarak indirilmiştir.” (Bakara, 2)
İnsanlar zulümle dolu olan dünyada Allah’ın indirdiği bu rehbere göre yaşadı, huzur ve refah buldu; dünya adaletle doldu asr-ı saadette. İnsanlar rehberi ne zaman terk ettilerse tekrar birbirlerine zulmetmeye başladılar. Herkesin, zayıf-güçlü, hakkına erişeceği adil bir hayat istiyorsak yeniden hidayet rehberimiz olan, Allah’ın kaidelerine dönmeliyiz, yoksa daha çok acı çekeriz.
“Şu adam dindardı iyiydi, o da zulmediyor, hak yiyor” laflarını çok işitirsiniz etrafınızda. Dindarın zulmünü ancak Allah’ın kaideleri durdurabilir. Allah’ın hükmünün geçtiği yerde kim zulmedebilir… “Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa cezasını uygularım” diyordu Resul-ü Ekrem. Peki Rasulullah ya da başka bir hükümdar istese bile hırsızlığın cezasını değiştirebilir miydi? Hayır. Çünkü hükmü Allah koymuştur. Demek ki insanların menfaatine göre değiştiremeyeceği, yorumlayıp kendi tarafına çekemeyeceği tarafsız kurallar olmalı.
Bununla birlikte dinimiz; sadece adil olan, kainatın Rabbi’nin koyduğu kaidelerle bu işin bitmeyeceğini biliyor; bunu uygulayacak insanının da adil olması gerektiğini belirtiyordu . Önce toplumu ve insanı iman ile terbiye eder; terbiye ettiği toplumdaki herkes hak yeme konusunda Allah’tan korkar; ama buna cüret eden olursa da toplumun en adil insanları olan kadıların önüne, adil olan Rabbimizin koyduğu hükümlerin uygulanması için koyulur.
Hüküm veren, yetki sahibi insanın da adil olması gerekiyor. Sadece tarih, coğrafya, matematik öğrettiğiniz; ancak nefsini terbiye etmediğiniz bir insan bunu başaramaz. Sonuçta dünyanın en iyi kaidelerine göre de olsa insanın görüşüne göre kaide uygulanıyor. Dolayısıyla aklı dolu olduğu gibi nefsi terbiye edilmeli, kalbi hakk aşkıyla dolu olmalıdır… Yoksa nasıl güç sahiplerine karşı gelecek!
Hz. Ali savaş dönüşünde zırhını düşürür ve bir Yahudi zırhı alır. Hz. Ali, zırhı Yahudi‘de görünce mahkemeye başvurur. Şu anda belki on devletin bulunduğu toprak bölgesi olan İslam topraklarının halifesi ile Yahudi, kadı’nın karşısına gelir. Kadı Hz. Ali’ye sorar.”Bu zırhın senin olduğuna dair bir delilin var mı?” “Hayır” der halife. Kadı: O halde zırh Yahudi’nindir der. Yahudi bu adaleti görünce zırhın Hz. Ali’nin olduğunu itiraf eder… Bu adaleti ancak Allah’ın kaideleri ve o kaidelere göre yetişmiş insanlar oluşturur.
Ayrıca kanun ve mahkemeler ancak tespit edilebilen ve delille ispatlanabilen haksızlık ve hukuksuzlukları çözebilir. O da adil bir kanun ve adil bir mahkeme olursa… Peki tespit edilemeyen, kimsenin haberi bile olmayan ya da delillendirilemeyen binlerce haksızlık…
“Ya da yaparım, giderim birkaç yıl hapis yatar, çıkarım!” diyeni nasıl durduracaksın?
Ahireti, Mahkeme-i Kübra’yı tüm topluma ilk günden nakşeden İslam dışında hiçbir düzen bunların önüne geçemez. Ama İslam, her ferdinin gönlüne bir mahkeme sistemi kurar ve fert kendi kendini kontrol altında tutar, hak yemez, zulmetmez; çünkü bilir ki mahkeme-i kübra vardır, hesap vardır.
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir. (Mâide, 8)
Bu ve benzeri ayetler birçok kanun ve mahkemenin yapamayacağı etkiyi gösterir.
İslam, devlet gücünü elinde bulunduran yetkililerin Hz. Ebu Hureyre radiyallahu anh’ın rivayet ettiği bu hadisle adil olmasını sağlar. Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Yedi kişi vardır ki, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı Kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler:1-Adil imam…”
Rabbimizin huzur ve adalet içinde bir hayat sürmemiz için gönderdiği kutlu kaidelerine göre yaşamı arzulayan bir toplum olma dileğiyle…
Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdular ki, “Yedi kişi var ki, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde, kendi gölgesinde gölgeler: adil imam, Allah’a ibadet içinde yetişen genç, tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde, ‘Ben Allah’tan korkarım,’ deyip icabet etmeyen kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.”

Ali KILIÇ

Önceki İçerikİnanç,Adalet ve Ahlakın Destanı: Ömer Bin Abdulaziz
Sonraki İçerikİslamın Altıncı Şartı: Adalet