Geçenlerde bir kütüphanede kitaplara bakarken aralarından bir tanesi dikkatimi çekti. Bu, ismini ilk defa iki üç yıl önce, üniversite öğrencilerine yönelik hazırlanmış bir kitap listesinde gördüğüm “Bir Polonya Klasiği Uçan Üniversite” isimli kitaptı. Dikkatimi çekti, çünkü o zamanlar kendi kütüphaneme dâhil etmek istememe rağmen baskısı tükenmiş ve bulamamıştım. Bu yüzden okuyamamıştım, ama aklımın bir köşesinde “Bir Polonya Klasiği Uçan Üniversite” ismi hep kalmıştı.
Kitabı ilk gördüğümde çok merak ettiğimden dolayı yayınevini ve basım tarihini kontrol ettim; acaba gördüğüm kitabın eski baskısı mı diye. Neyse ki Akıl-Fikir Yayınları bu güzide eseri 2018’in Aralık ayında tekrar yayın hayatına sunmuştu. Hemen akabinde yayın evini arayıp bir tane istedim. Yerini bildiğimden de kendim gidip aldım. Aklıma kitabı dergi için analiz edebileceğim geldi sonra. Kitabı okudum ve bir hikâyesinin olduğunu gördüm. İnsan, hikâyesi olanı okumaktan tat alır düşüncesiyle yazmaya başladım.
Kitabı okurken bir milletin sanat ve bilim yoluyla kendi hikâyesini nasıl yazdığını ve mücadelesini nasıl ortaya koyduğunu gördüm. Söz konusu olan millet, Polonya halkının ta kendisiydi.
Polonya, tarihinde birçok defa düşmanları tarafından bölünmüş, yüzbinlerce vatandaşını kendi topraklarını korumaya çalışırken kaybetmiş bir ülke. Yaşadıkları tüm acı tecrübelere rağmen pes etmemiş, hep bir çözüm arayışında bulunmuş. İlk sıralarda kurtuluşu silahlı direnişle kazanabileceğini düşünürken geçen zaman içinde verilen kayıplar, Polonyalıları -birçoğu aydın- farklı metotlarla mücadele etmeye itmiş.
Polonya, on birinci yüzyıldan itibaren bir istikrarsızlık içerisinde kalmaya başlamış, hep saldırılara maruz kalmış. 1800’lü yılların sonlarına doğru da ciddi bir kültür erozyonuna mahkûm edilmiş. Bu saldırganların başta gelenleri Çarlık Rusya’sı, Prusya, Naziler ve Avusturyalılardır. Ruslar, kültürlerini tahrip ettiği yetmiyormuş gibi Polonyalı askerleri kendi savaştığı cephelerde en öne sürüp hem Polonyalı insanlardan kurtulmayı düşünüyor hem de kültürlerini ayakta tutacak nesilleri yok etmiş oluyordu.
İşgalci devletler ülke içinde her istediklerini yapıyor ve Polonya Krallığını hatırlatacak her ne varsa yok etmeyi kafalarına koymuşlardı. Bunun için her türlü girişimde ve icraatta bulunmaktan çekinmediler. Çocuk ve kadın dâhil on binlerce insanı kıyımdan geçirdiler. Yer yer ortaya çıkan başkaldırıların hepsini şiddetli ve kanlı bir şekilde bastırdılar. Aydın ve ilim sahibi insanları sürdüler; yıllarca anavatanlarından uzakta yaşamaya mahkûm edildiler. Kendilerine sığınacak hiçbir dostları da yoktu üstelik. Polonya Devleti, herkesin kendisinden bir pay kapmak istediği bir pasta idi etrafındaki ülkeler nezdinde.
Sömürgeci zihniyet yalnız toprakları işgal etmiyor kültürü tahrip etme adına atabileceği her adımı atıyordu. Bir ara sokak tabelaları Kiril alfabesiyle yazılmaya başlanmış, Polonya dilinin konuşulması yasaklanmış, tarım ve daha birçok alanda Almanların mecbur bıraktığı yöntem ve usuller uygulanmaya başlanmış. Halk, tüm bunlara maruz bırakılırken dahi hiçbirini benimsememiş; Rusça kitapları okumuyor, onların müziklerini dinlemiyormuş. Gizli gizli bazı mekânlarda Polonya marşları dinleniyor ve Polonyalı meşhur şairlerin şiirleri ezberleniyormuş. Ruslar bu faaliyetleri de takibe almaya başlamış.
Yaşanılan zulmün varlığı herkesin karalar bağlamasından belli oluyordu. Tarihin seyri düşman zihniyetin istediği biçimde gerçekleşmeyecekti. Polonyalılar, kültürleri uğruna fedakârlıkları, sarsılmaz inançları ve müthiş mücadele azimleriyle tarihte eşine az rastlanan bir sivil direniş gösterdiler. Önceleri özgürlüklerini silahlı mücadele yöntemleriyle elde edebileceklerini düşünürlerken yaşanan pek çok katliamdan sonra eğitim faaliyetlerine yöneldiler. Kültürlerini yaşatmak için her çareye başvurdular; öyle ki, yer altı faaliyetleriyle nesilleri yetiştirmeye karar verdiler. Eğitim için apartman dairelerinde sınıflar kurdular. Gönüllü öğrenciler ve öğretmenler takip edilmelerine karşı tedbir olarak sürekli mekân değiştirdiler. Bu yüzden bu eğitim faaliyetlerine Uçan Üniversite denildi.
Üniversiteden kovulan tecrübeli hocalar, Uçan Üniversitede dersler veriyordu. Böylelikle gittikçe zengin bir yayın kadrosuna sahip oluyordu yeraltı yayınları. Bu sayede bu yayınlara olan rağbet artıyor ve halk toplu bir şekilde bilinç sahibi oluyordu. Üniversite hocaları, müfettişlerin olmadığı zamanlarda işgalcilerin zorla benimsetmeye çalıştığı müfredatın aksine gerçek tarihi anlatıyordu. Polonyalı sürgünler de bulundukları ülkelerde işgalin boyutlarını insanlara anlatmaya ve şuur aşılamaya devam ettiler. Dergiler çıkartıp yayınlar yaptılar.
Çok geçmeden tüm dünyanın göreceği bir şekilde Uçan Üniversite meyvelerini vermeye başladı. Derslere katılanlardan Marie Curie 1904 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü alarak tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu. 1911 yılında da çeşitli elementlerin keşfi ve araştırılmasındaki rolünden dolayı Nobel Kimya Ödülüne layık görüldü. Böylece Curie, tarihte iki Nobel Ödülüne sahip ilk kişi oldu. Halen iki Nobel Ödülüne sahip tek kadındır.1 İkinci Dünya Savaşı yıllarında Polonya’nın yeraltı okullarında eğitim gören dünyaca ünlü isimlerden bir diğeri ve belki de en önemlisi Papa John Paul II (Karol Wojtyla) idi.2 Ve daha başka isimler, bu üniversitenin gizli öğrencisiydi.
Kimi toplumlar, başka toplumlara ilham kaynağı olur. Bu bazen sanat yoluyla olurken bazen de bilim vesilesiyle olur. Bazen toplumların tarihî birikimiyle cereyan ederken bazen de milletlerin verdikleri destansı ve ender mücadele yöntemleriyle de gerçekleşebilir. Fertlerin ya da toplumların verdiği refleksler, tarihin kaydedilmeye değer olaylarından birine dönüşebiliyor. Polonya ve Polonyalıların kendi kültürlerini koruma adına verdikleri mücadele de bu türden tarihî ve toplumsal bir refleks olarak karşımızda duruyor.
Polonya’nın tarihe damgasını vuran ve diğer toplumlara da ilham kaynağı olacak bu halini Ümit Şimşek, “Bir Polonya Klasiği Uçan Üniversite” ismiyle kitaplaştırmış. Kendisi bu konuda araştırmalar yapmak üzere ülkeyi ziyaret etmiş. İzlenimlerini ve araştırmalarını kitaplaştırarak birçok kişinin bu destansı çabayı tanımasına olanak sağlamış.

1) https://www.timeturk.com/mariecurie/biyografi-804177
2) http://www.muharrembalci.com/kitaplik/kitapozet/195.pdf

1 Yorum

  1. Davet Mektebi Dergisi olarak bu kitabı tüm okuyucularımıza tavsiye ederiz. Yakın zamanda Davet ve Kardeşlik Vakfı’nın youtube kanalında kitap ile ilgili geniş bir analiz yer alacaktır. İyi okumalar iyi izlemeler.

Bu yazıya yorum bırakmak ister misiniz?