“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter. O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır” (Mülk, 1-2).

Hangimizin daha güzel davranacağını sınamak için hayatı ve ölümü yaratan Rabbimiz bizleri sınarken, bu sınavda başarısız olmamızın gayreti içinde olan azılı düşmanımızın hile ve desiseleri hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.

İslâmî bilinç, şuur ve hassasiyet taşıyan her Müslüman, Allah adına bir şeyler yapmanın gereğine inanır. Bir şeyler yapması gerektiğini bilir.

İslâm’ın evrensel mesajlarını “Benden bir ayet dahi duymuş olsanız tebliğ ediniz”(1) Veya “Sizden biriniz bir kötülüğü görünce eli ile gücü yetmez ise dili ile buna da gücü yetmez ise kalbi ile yapılana buğz etsin” (2) Emri gereği her sahada olduğu gibi günümüzde adeta sosyal medyada yaşayan insanlara baktığımızda İslâm davetçisi, İslâm’ın mesajlarını medya ile evrensel ufuklara taşıyabilir, dünyanın en ücra köşesindeki yüreklere ulaştırabilir.

Günümüzde hiç olmadığı kadar medya, haberleşmeyi kitlesel boyutlara ulaştırmış ve iyiliğin de kötülüğün de kolayca şöhret bulmasının vasıtası haline gelmiştir. Medya araçlarının sürati ve yaygınlığı ne kadar gelişmişse, iyiliğin ya da kötülüğün etkisi de o kadar artmış, o ölçüde de tartışmalara konu olmuştur. İster alıcı, ister mesaj ileten olarak müspet bilgileri paylaşmak, bugün medyanın insanoğluna sunduğu bir imkândır.

Sinsi şeytanlar, bu imkânları şeytanî boyutta kullanıyor, Rahmanî ölçülerle yaşama gayretinde olan ise, bunları Rahmanî amaçlar için kullanma gayretinde olmalı davet adı altında yanlışa pirim vermemelidir.

Bizleri bağlayan İslâmî emir ve yasaklar hayatımızın her anında geçerlidir. Kaş ve göz işaretlerimize kadar İslâm’ın bizleri sorumlu tutmadığı yer ve davranışımız yoktur. Bir diğer anlatımla biz evde, çarşıda, pazarda, okulda, işyerinde, yönetimde ve yargıda Rabbimizin emirleri ve yasaklarına uyarak ona ibadet ederiz. Bu ibadete konu emirler ve yasaklar, doğal hayatımızda ve reel yaşamımızda geçerli olduğu gibi sosyal medyada da geçerlidir.

Biz sosyal medyada özgür değiliz. Bizi kuşatan ilahi emirler ve yasaklar rutin hayatımızda olduğu gibi sosyal medyada da bizleri kuşatır. Dolayısıyla medya ve sosyal medya bizi olumlu ve olumsuz yönde etkilemekte, dünya hayatımızı olduğu gibi ahiret hayatımızı da etkisi altına almaktadır.

Sosyal medya alanının rumuzlarla kendini kamufle edebilme cazibesi, şeytanın bu alanda cirit atmasına geniş bir zemin hazırlamıştır. Bu alan, şeytanın en çok süslediği ve kişileri cehennemi çukurun kenarına sürüklemeyi başardığı alan durumundadır. Bu alanın da kendini gizleyebilme ve yaptırımsız kalabilme ihtimali, şeytanın bu alanda çok daha faal hale gelmesinin yolunu açmaktadır.

Sosyal medyanın, internetin ve diğer iletişim araçlarının günümüzdeki imkânlarını kullanırken aklımızı ve kalbimizi şeytana kiralamamak ve Kur’ân’ın “İnsan hiçbir şey söylemez ki, onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın” (Kaf, 18) ikazını diri bir şuur halinde içimizde saklamak gerekir. Bu ayetteki “Bir söz” ifadesini de, çok daha genişleterek “bir siteye girmez ki, bir beğeni de bulunmaz ki, bir görüntü yollamaz ki, bir cümle yazmaz ki…” diye başlayıp “onun yanında gözetleyen bir melek bulunmasın” diye devam ettirmek mümkündür.

Facebook, twitter ve instagram gezegenlerinde dolaşanlar için, günah, yasak, ayıp yok mu? Buralarda her şey mubah mı acaba? Hiç de öyle değil, sosyal medya, kitleleri günaha davet ediyor… Göz zinası, gıybet, kınama, kibir, kıskançlık, kendini beğenme, haset gibi günahları normalleştirerek hafife alınmalarını sağlıyor.

Mesela; hakaret dili, yalan bilgi, iftira, birisinin mahremiyetini gözetleme ve ifşa, haram nazar, tecessüs, ayıp arama, söz getirip götürme, insanların zihnini ifsat edici görüntü ve görüşlerin paylaşılması…

Bunlar, sosyal medyanın günah vitrinlerinden bazılarıdır. Peki, günah çukuru nerde? Neler yapılıyor? Sosyal medya insanlardaki özel hayatın gizliliği algısını dümdüz etmiştir. Artık evler yatak odalarına kadar görünür haline gelmiştir. Yabancı, mahrem, namahrem kavramlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Başkasının mahremiyetini onların izni olmaksızın paylaşmak her şeyden önce bir “kul hakkı” doğurmuştur. İslâm’ın meşru görmediği karşı cins ilişkilerini sosyal medya ortamında farklı yöntemlerle sürdürmek ayrı bir hudut ihlali niteliğindedir ki, bunun içinden gerçekten çok trajik aile faciaları çıkabilmektedir.

Sosyal medyada sörf yaparken tekrar tekrar kaydırılan bakışlarla aslında “Mümin kadınlara-erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar.” (Nur, 31) ayetini ihlal etmiş olabiliriz. Bir ‘tık’, bir beğeni şeytanın ruhumuz için kurduğu bir bubi tuzağı olabilir.

Sosyal medya vitrinin de teşhir özelliğiyle fark ettirmeden haset duygusu körüklenebilir. Ev, araba, tatil gibi statü göstergelerini başkalarının gözüne sokmak için sosyal medya platformlarını kullananlar kendini beğenme dürtüsünü açığa çıkaranlar, bu tür paylaşımlarda bulunanlar nice kalplerde haset kıvılcımlarının tutuşmasına sebep olmuş olabilir.

Sosyal medya ruhumuzu baştan aşağı kibir duygusuyla doldurabilir. Farkında olmadan kendimizi başkalarından üstün görmek gibi mide bulandırıcı bir günaha saplanabiliriz.

Kahvaltı da çekilmiş bir fotoğraf, seyahat edilen yerle ilgili paylaşılan konum, yeni alınan bir araba, harika fotoğraflar, kocaman gülücükler ve bizleri ilgilendirmeyen nice malayani konular.

Gıybet ise sosyal medyanın en alışılageldik günahlarındandır. Sosyal medya bize insanların hayat tarzlarıyla ilgili sınırsız yorum yapma hakkı mı tanıyor? İnsanların saçları, kıyafetleri, yaradılışları ve kişisel özellikleriyle ilgili yorum yaparak, farkında olmadan hiç yüz yüze gelmediğimiz insanların kul haklarına girerek günahlarını yüklenebiliriz… Sosyal medya bizim vitrinimiz, o vitrine koyduğumuz şeylerle övülmek, onaylanmak, beğenilmek mi istiyoruz? Bu vitrinde sergilenme olasılığı olan günahların farkında olmalı, onları görmeli, korunmalı ve korumalıyız.

Paylaştığınız şeyleri gerçekten gerekli olduğu için değil, ne kadar duyarlı, bilinçli, yardımsever, entelektüel, ihlâslı ve iyi kalpli olduğumuz bilinsin diye yapıyorsak… Riya-gösteriş yapıyoruzdur.

Vitrindeki bütün günahlardan uzak olduğumuzu varsaysak dahi haddinden fazla sosyal medya kullanarak boş, saçma, yararsız zaman geçirme hastalığına yakalanabilir, ömür sermayemizi heder edebiliriz. Gazâlî “Allah’ın bir kişiden yüz çevirdiğinin delili, o kişiyi boş işlerle uğraştırmasıdır” diyor. Sosyal medyada geçirdiğiniz vakit, gözden çıkarılıp çıkarılmadığınızın kriteri olabilir.

“Nerede olursan ol, (ister yalnız ister çarşıda ister pazarda ister sınıfta ve ister sosyal medya kullanımında ol.) Allah’ın emirleri ve yasaklarına aykırılıktan korun. Herhangi bir yerde (ve de sosyal medya da) bir günah işlediğinde hemen ardından o günahın cinsinden hayırlı bir amel yap ki, günahını/hatanı gidersin. İnsanlarla olan ilişkilerini de güzel ahlâk esaslarına göre düzenle.”

Bizler Müslüman’ız, hayat akıp gidiyor. Sosyal medyada da İslâmî kurallara göre yaşamak, İslâmî ölçülere göre hareket etmek zorundayız. Sosyal medyada “Önümde bir engel yok, dilediğimi yazar dilediğim yorumu yaparım, istediğim resmi atarım, arzu ettiğim videoyu paylaşayım,” diyemeyiz. Bu tarz hak ve özgürlüğümüz yoktur. Biliyoruz ki, Rabbimiz katında, en küçük hayırların karşılığı da, en küçük şerlerin karşılığı da görülecektir.

“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi yaptıklarından sorumludur”. (İsra, 36) Bir ömür günaha bulaşmama dileği ile…

Ömer AYTAŞ

Kaynakça:

1) Buhârî, 3462. 2) Müslim, 49.