Bismillahirrahmanirrahim
Hamd âlemlerin rabbi, arz ve semanın sahibi, ölüm ve hayatın maliki, zamanın ve mekânın ötesinde olan Allah’a(c.c) mahsustur. Salat ve selam; O’nun resulü, dostu ve en sevgilisi olan Resulullah’ın (s.a.s); güzide ashabının, ailesinin ve onun açtığı yolda ilerleyen ve bizlere öğrettiği biricik dava olan İslam’ın hizmetkârlığını üstlenenlerin üzerine olsun.
Nice zamandır zihnimi meşgul eden, aklıma geldikçe kendi kendime kızdığım bu soruyu sizlere de sormak istedim.
Bizler, gençler olarak -elhamdülillah- İslam’ın bir kulpuna yapışmış düşe kalka gidiyoruz da, etrafımızdaki genç kardeşlerimiz neye bağlanıp gidiyorlar? İslam’dan ne kadar haberdarlar? Müslüman bir toplumun gençleri acaba Müslümanca bir hayat sürüyorlar mı?
Cevaplarınızı duyar gibiyim. Maalesef! İslam’dan bîhaber olan gençlerin sayısı o kadar çok ki…
Peki, bu durumun sebebi nedir? Bir yıl gibi bir sürede şehirleri ihyâ eden, güçlü imanlarıyla asırların süper güçlerine kök söktüren İslam ümmetinin gençleri ne oldu da kendi benliklerinden soyunup gayesiz bir hâl aldılar?
Aslında sorun sadece gençlerle sınırlı değil. Asıl mesele İslam Medeniyeti ile Batı Medeniyetinin savaşıdır ve gençlik meselesi de bu meselenin sadece bir yüzü.
Biraz geçmişe gidelim ve kısaca meselenin özünü kavrayalım. Batı, İslam Medeniyetini savaşlarla yenmeye muktedir olamayacağını anlayınca, saldırılarının hedeflerini ordulardan çevirip direkt İslam’ın kalbine yöneltti. Kur’an, Sünnet ve bunların insanlar arasında uygulanışına… Tabii ki kolay değildi bu ve onlar bunun farkındaydılar, ama yüzyıllarca süren sistematik çalışmalarla, yalan, iftira, anlam saptırma, kavramlarla oynama vs. her türlü yola başvurarak gayelerini gerçekleştirmeye çalıştılar. Medyalarıyla, içimize yerleştirdiği satılmışlar ve müsteşrikler yoluyla toplumun İslam’dan koparılmasını arzu ettiler ve büyük oranda başarı elde ettiler maalesef. Yüzyıllarca dünyaya Müslümanlar hükmetmişti ve şimdi sıra onlardaydı. Çünkü Allah ayet-i kerimede şöyle buyuruyor :
“…O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz…” (Ali İmran, 140)
İşte İslam’dan koparılan toplumun en önemli kesimi de gençlerdir. Çünkü genç demek hareket demektir, dinamizm demektir. Bir dava ancak gençlerin omuzlarında yükselebilir. Gençliğini yitirmiş bir dava başarılı olamaz. Resulullah’ın (s.a.s) ashabına baktığımızda da çoğunluğu gençlerden müteşekkildir.
Bugün İslam ümmetinin gençleri kendi geçmişlerini ve toplumlarının benliklerini unutmuş, daha doğrusu bunlar kendilerine unutturulmuştur. İslam ümmetinin dertleriyle dertlenmeyen, tek gayesi iyi bir dünya yaşantısı olan, zevk ve şehvetlerine düşkün, küçük gayeler peşinde koşan bir gençliğe dönüştürüldüler ve dönüştürüldük. Allah ile iletişimi kaybolmaya yüz tutmuş bir gençlik…
Peki, bu sorunun çözümü nedir?
Uykudan uyanmış ve bilinçlenmiş gençlerin, barındırdıkları ışığı etraflarına saçmalarıyla bu sorun büyük oranda çözülecektir. Yani ilk seferde olduğu gibi yine davet ile çözülecektir. Resulullah’ın (s.a.s) metodu ile yola koyulacağız. Ama unutmamalıyız bu yol güllerle değil dikenlerle çevrilidir. Unutmayacağız ki Resulullah (s.a.s) bu yola çıktığında fiziki ve psikolojik işkencelere duçar oldu. Evinden yurdundan hicret etmek zorunda kaldı. Ne var ki onun ümmeti olan bizler de her türlü zorluğa göğüs gererek bu yolda ilerlemek mecburiyetindeyiz. Bu bizim var olma savaşımızdır, varoluş gayemizdir. Ya bu görevi sistematik bir şekilde, zorluklara sabrederek layığıyla yerine getiririz veyahut Allah (cc) bizi helak eder ve bu işi yapacak başka topluluklar yaratır.
“Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Tevbe, 39)
İşte bizler ya bu görevi yerine getirip muştulanacağız veyahut tarihin unutulmuş sayfalarına yuvarlanacağız.
Allah(cc) bize bu yolda sabır ve muvaffakiyetler versin. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır(cc).

Mustafa Baydar