Hz. Peygamberimiz (s.a.s)’in Mübarek Cesedi mi? Halifesi mi?
İnsanlar Allah resulü (s.a.s)’in davetine icabet edip İslam’a girdiğinde, her şeyden önce inançlarını, yaşayış biçimlerini, geleneklerini ve hatta bütün hayat tarzlarını değiştiriyordu. Eski hayatından vazgeçip, alışkanlıklarını değiştirmek o kadar da kolay olmuyordu. Bu da imanlarını anlama ve yaşama noktasında bazı soruları ve problemleri doğuruyordu. Bu gibi durumlarda hemen soluğu Allah resulü (s.a.s)’in yanında alıp cevap arıyorlardı. Allah resulü (s.a.s)’in sağlığında sorular veya problemler var, ancak meseleler yoktu. Yani soru ve sorunlar meseleye dönüşmeden çözüme kavuşuyordu. Çünkü Allah resulü (s.a.s) bir şeyi uyguladığında, onay, karar ya da hüküm verdiğinde, bütün ashab o uygulamadan, onaydan, karardan ya da hükümden başkasına uymazdı. Ancak Allah resulü (s.a.s)’in vefatından sonra problemler olduğunda uygulama, son söz, netlik, karar, hüküm nasıl olacaktı? Sorular ve problemler meselelere dönüşmeden nasıl hal olacaktı? Bu anlamda Müslümanlar arasındaki ilk problem Allah resulü (s.a.s)’in vefatıyla başlamış oldu. Hz. Ömer (ra)’ın dediği gibi Allah resulü vefat mı etti, yoksa Hz. Musa (as) ile görüşmeye mi gitti? Hz. Ömer (ra) onun için öldü diyen olursa ellerini veya kellesini keseceğini söylüyordu. Ve bu olay Allah resulü (s.a.s)’in vefatıyla birlikte ilk problemdi. Hz. Ebubekir (ra) ise; Resulullah (s.a.s)’in yanına girdi ve alnından öperek dışarı çıkıp, “Ey insanlar, Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah apaçık hakikattir. Muhammed’e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah’a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’ın şu buyruğunu hatırlatırım: ‘Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.’ (Âl-i İmrân, 144).” Ayetini okuyarak ilk problemi meseleye dönüştürmeden çözüyordu.
Bir yandan peygamber efendimiz (s.a.s)’in mübarek cesedi diğer yandan Müslümanların sevk ve idaresi. Ümmet için hangisi daha öncelikliydi acaba! İlk etapta peygamber efendimiz (s.a.s)’in vefatında yaşanan şoka ve bu durumu sahabenin önde gelenlerinin kabullenemeyişine bakacak olursak, elbette ki sözü geçen, dinlenilecek ve kendisine itaat edilecek, Müslümanların din ve dünya işlerini görecek, düzene sokacak bir liderin varlığı öncelikliydi. Öyle ki Allah resulü (s.a.s)’in defin işlerinin 2-3 gün gecikme pahasına öncelik halifenin belirlenmesi idi. Bu anlamda da İslam’daki ilk mesele yönetici seçimi, devlet başkanlığı yani hilafet olmuştur. Hz. Peygamber efendimiz (s.a.s) mübarek cesedi daha henüz defnedilmemişken sahabenin ileri gelenleri çok derinden sarsılmasına rağmen Ensar ve Muhacir, Saide oğullarının avlusunda toplandılar. Ve tarihlerinde ilk defa Allah resulü (s.a.s)’in vefatının ardından Müslümanlar, işlerinin sevk ve idaresini kimin üstleneceği konusunda çok çetin bir meselede birbirlerini ikna etme süreci ile karşılaştılar. Bu tartışmanın kimi evrelerinde hararetlenmiş olsalar da, kılıçlar çekilmeyip bir damla kan akıtmadan hatta birbirlerini sözleri ile bile kırmadan şura ile halife seçimi tamamlanmıştı.
Ensar, Allah resulü (s.a.s)’e kucak açmaları ve omuz vermeleri ile İslam davetinin ikinci ve önemli bir sürece taşındığını belirtiyordu. Müslüman’ı birey ve cemaat halinden devlete; önce Arap yarımadasından başlayarak bütün dünya çapında değiştirebileceği bir konuma sahip devlet olma sürecine geçişi hicretle birlikte sağladıkları düşüncesi ile halifenin kendilerinden olmasının gerektiğini düşünerek adayları Sad b. Ubade (ra)’ı takdim ediyorlardı.
Muhacirler de, İslam’ın ilk yıllarından başlayarak davetin zorlu günlerinde Hz. Peygamber ile birlikte işin çilesini çektiklerini, her türlü olumsuz koşullara rağmen daveti bu noktaya kadar taşıdıkları gerekçesi ile halifenin kendi içlerinden çıkmasının hak olduğunu iddia ediyor ve adaylarını takdim ediyorlardı. Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer’i (ra) ve Hz. Ebu Ubeyde’yi (ra) aday gösteriyordu. Tartışmaların uzamaması, içinden çıkılmaz duruma dönmemesi için ve Müslümanların her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duydukları an da Hz. Ömer (ra) belirsizliği ortadan kaldırmak ve bu işi bir an önce hayırla sonuçlandırmak için Hz. Ebubekir (ra)’ı aday olarak takdim etti. Hz. Ebubekir (ra), Hz. Resulullah (s.a.s)’e erkeklerden ilk iman eden, hayattayken övgüsüne mazhar olmuş, yerine namaz kıldırmış, İslam davetine en çok emeği geçen ve İslam’ın çetin mücadele sürecinde dosdoğru, kararlı, sağlam duruşu ile İslam davetinin en güçlü destekçilerinden biri olmuş, davette ve hicrette ona yarenlik etmiş ve sahabenin gönlünde taht kurmuş bir isim olması hasebiyle bütün ashab tarafından en layık aday görüldü. Bu şekilde karşılıklı ileri sürülen görüşler ve teklif edilen adaylar üzerinde değerlendirmeler yapıldıktan sonra, Hz. Ömer (ra) hemen orada Hz. Ebubekir (ra)’a öncelikle kendisi biat etti. Sonra orada bulunan herkeste Hz. Ebubekir (ra)’a biat edince seçim şura ile gerçekleşmiş oldu.
Saide oğullarının avlusunda sahabenin ileri gelenlerinin arasında gerçekleşen bu biat işlemi diğer gün hala Peygamber efendimiz (s.a.s)’in mübarek cesedinin odasında bulunduğu Mescid-i Nebevi’de bütün halkın halifeye biat etmesiyle tamamlanmış oldu. Bunun üzerine Hz. Ebubekir (ra) bir hutbe irad etti.
Bundan sonra sıra sahabeler arasında ikinci bir problem olan, Allah resulü (s.a.s)’in nereye defnedileceği ihtilafı konuşulmaya başlandı. Hz. Ebubekir (ra) yine ferasetini ortaya koyarak “Her peygamber öldüğü yere defnedilir.” hadisini ashaba hatırlatarak ikinci problemi/ihtilâfı da giderdi.
Rasulullah (s.a.s.)’in kabri, Hz Âişe’nin (ra) odasında, üzerinde son nefesini verdiği döşeğin serildiği yerde, Ensâr’dan Ebu Talha (ra) tarafından kazıldı. Pazartesi günü vefat eden Allah resulü (s.a.s), Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gece yarısı defnedildi. Mübarek cesedini, kabri saadete Hz. Ali (ra), Hz. Fazl (ra), Hz. Usame (ra) ve Hz. Abdurrahman b. Avf (ra) indirdiler. Hz. Ayşe (r.a): “Biz Rasulullah (s.a.s.)’in defnedildiğini, çarşamba gecesi gece yarısı duyduğumuz kürek seslerinden anladık” demiştir. (İbn Hişâm, 4/314)
Bu problemi de hemencecik çözen ilk Halife Hz. Ebubekir (ra) daha sonra sırasıyla kendini peygamber ilan eden sahtekârlar ve zekât vermeyi reddeden dinden dönenlerle uğraşmaya başladı. Bunlarla beraber, yüce azim-u şan kitabımız Kur’an-ı Kerim’in sayfalarını cem etme işleri gibi birçok önemli problemi ve meseleyi de iki yıl boyunca halletti. İki yılın sonunda yaşlılık ve ağır hastalığı sebebiyle ölüm döşeğine giren Hz. Ebubekir (ra) kendisinden sonra Ümmetin maslahatını, izzetini, gücünü, kuvvetini, birlik ve beraberliğinin tesisini düşünerek; hilafeti, sahabenin birçoğunun rızasını alarak son nefesini vermeden, Hz. Ömer (ra)’a devretmiştir.
İşte Ashabı kiram Hilafet meselesini Allah resulü (s.a.s)’den bu şekilde anlamış, son derece titizlikle önem vermiştir ki, vakit kaybetmeden her şeyden önce onu icra etmiştir. Çünkü onlar biliyorlardı ki, İtaat olmadan Halife olmaz, Halife olmadan Cemaat olmaz, Cemaat olmadan da din olmaz. Yani; din, kitap ve Sünnet tam manasıyla korunamaz, anlaşılamaz, yaşanamaz ve yayılamazdı.
İslam tarihi boyunca Hilafet makamı, ne zaman zayıf düşürülmüşse o zaman ümmet güçsüz olmuş ve İslam düşmanlarının saldırılarına maruz kalmıştır. Öyle ki bu saldırıların nihai amacı; Kudüs’e Hristiyan haçını dikmek, Peygamber efendimiz (s.a.s)’in mübarek cesedini deşmek, Kabe’yi yıkmak üzere yapılmıştır. Çünkü İslam düşmanları çok iyi bilmektedirler ki, Müslümanların hilafeti giderse kuvvetleri gider, birlikleri bozulur, o zamanda ne Kudüs kalır ne peygamberin mübarek cesedi kalır ne de Kâbe kalır. Tarihimizde bu amaca teşebbüse de iki kez girişmişlerdir. Allah’a hamd olsun ki ikisinde de başarısız olmuşlardır.
Bunlardan birincisi 1100’lü yıllarda Bağdat’ta Abbasilerin hilafet devrinin güçsüz olduğu, bir yandan tatarların, öbür yandan haçlıların, içerden de Şiilerin saldırılarının olduğu dönemi kapsamaktadır. İkincisi ise; Endülüs devletinin yıkılmasından sonra hazırlanan plandır.
Bunlardan ilkini; 1162 yılında Selçukluların Halep-Şam atabeyi Nureddin Mahmut Zengi ümmetin koruyucusu olduğu dönemde engelledi. Bu sıralar Kudüs Haçlılar tarafından işgal edilmiş, haçları da Kudüs’e çoktan dikilmişti. Sıra haçlıların Peygamber efendimiz’in mübarek cesedine yapacağı suikaste gelmişti.
Hristiyanlar Peygamberimizin mübarek vücudunu kabrinden kaçırıp yok etmek üzere iki kişiyi görevlendirmişlerdi. Bu kişiler Müslüman kıyafetine bürünerek güya Hac yapmak için yola çıktılar. Peygamberimizi ziyaret etmek bahanesiyle de Medine’ye vardılar ve Mescid-i Nebi’nin kıble tarafında Peygamberimizin kabrine çok yakın bir eve yerleştiler. Bunlar, namazları mescitte kılıp Peygamberimizin kabrini ziyaret ediyorlar, her sabah Baki Kabristanı’na, cumartesi günleri de Kuba mescidine gidiyorlardı.
Kılık kıyafetleri ve fakirlere yaptıkları yardımlarla halkın güvenini kazanmayı başaran bu kişiler, Peygamberimizin mübarek cesedini kaçırıp yok etmek için geceleri bulundukları evden Peygamberimizin kabrine doğru gizlice tünel kazmaya başladılar. Buradan çıkan toprakları torbalara doldurarak kabirleri ziyaret bahanesiyle Baki kabristanına döküyorlardı. Böylece devam ederek kazdıkları tünel Peygamberimizin kabrine iyice yaklaşmıştı.
İşte tam bu sırada, haçlılara karşı başarılı savaşlar yapan, Selçuklu Sultanı Nureddin Mahmut Zengi Şam’da bir rüya gördü. Teheccüd namazını kılıp yeni yatmıştı. Rüyasında Resulü Ekrem (s.a.s) zuhur etti. Yanında iki sarışın adam vardı. Resulullah (s.a.s) kendisine bu iki sarışın adamı göstererek:
-“Mahmut! Beni şu iki adamdan kurtar.” Diyordu.
Sultan N. Mahmut Zengi endişeyle uyandı. Kalkıp abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. “Hayırdır inşallah” diyerek tekrar yattı. Aynı rüyayı aynı gece üçüncü defa görünce gece yarısı vezirini çağırıp rüyasını ona anlattı. Vezir Cemâleddin Mevsılî (Musuli), rüyayı yorumlarken “Burada Resulullah (s.a.s)’ın emri var. Medine’ye gitmeniz gerekiyor sultanım. İşin hakikatını orada anlarız” deyince, Sultan Mahmut kimseye duyurmadan, yanında veziri ve 20 süvari ile birlikte Şam’dan Medine’ye doğru yola çıktı. Gece gündüz yol alıp 16 günde Medine’ye geldiler. Yanlarında Medine halkına dağıtmak için hediyeler de getirmişlerdi. Sultan Mahmut abdest alıp Mescid-i Nebevî’ye girerek iki rekât namaz kıldı. Ve Peygamber Efendimizi ziyaret etti. Daha sonra Vezir Cemaleddin halka seslendi:
-Sultanımız Peygamber Efendimizi ziyarete geldiler. Siz Peygamberimizin hemşehrilerine de hediyeler getirdiler. Şimdi tüm Medinelilerin isimlerini yazın ve bu listeye göre sultanımızın huzuruna çıkıp hediyenizi alın.
Vezirin bu çağrısı üzerine herkes gelip sırayla Sultan Mahmut’un huzuruna çıkıyor, hediyesini alan gidiyordu. Bu esnada Sultan Mahmut gelenlerin yüzüne dikkatle bakıyor, rüyada gördüğü o iki adamı arıyordu. Nihâyet liste tamamlandı. Herkes sultanın elinden hediyesini almıştı lâkin Sultan Mahmut, rüyasında gördüğü iki kişiyi gelenlerin arasında göremedi. Halka: “Hediyesini almayan kimse kaldı mı?” diye sordu. “Hayır” dediler. “Lâkin Endülüs’ten(mağrip) gelen iki kişi var ki onlar Mescid-i Nebevî’nin yakınında bir evde kalıyorlar. İbadetten başka hiçbir şeyle meşgul olmaz, kimseden de hiçbir şey almazlar. Hatta herkese cuma günleri sadaka dağıtırlar.” Sultan Mahmut onların da çağırılmasını emretti. Az sonra iki kişi geldi. Sultan Mahmut onları görünce irkildi. Karşısında, rüyasında gördüğü, Resulullah’ın şikâyet ettiği o iki adam duruyordu. Sultan biraz şaşkınlıktan sonra kendisini toparlayıp “Nereli olduklarını ve nerede kaldıklarını” sordu. “Endülüslüyüz, dediler. Hac için geldik ve bu seneyi Peygamberimizin yanında geçirmek istedik. Mescidin yakınında bir evde kalıyoruz.” Sultan Mahmut, kaldıkları yeri görmek istediğini söyleyince beraberce gittiler.
İlk bakışta evlerinde aykırı bir şey görünmüyordu. Süslü kitaplar, değerli eşyalar vardı evde. Mahmut Zengi odayı dolaştı. Yerdeki hasırı kaldırınca altında tahta bir kapak gördü. Onun da altında bir tünel ve bir dehliz. Tünel, Peygamberimizin kabrine kadar uzuyordu. Bunu gören halk, şaşkınlık ve mahcubiyetle karışık sultanın yüzüne bakıyor, sonucu merak ediyorlardı. Sultan Mahmut bu iki kişiyi sorguya çekti. Onlar da, gerçekte Müslüman olmadıklarını itiraf ettikten sonra niyetlerini anlattılar.
Sultan Mahmut, suçlarını itiraf eden bu iki kişiyi idam etti. Ve peygamberimizin kabrinin etrafına derin bir hendek kazdırdı. Sonra bu hendeği eritilmiş kurşunla doldurttu. Böylece Peygamber Efendimizin mübarek cesedi çepeçevre kurşunla muhafaza altına alınmış oldu. İki kâfirin kazdığı tünel de kapatıldı. Bu hadise 1162 yılında vuku bulmuştu.
İkincisine gelince ilkinden tam 350 yıl sonra gerçekleştirilmeye çalışılmıştı. Portekiz, İspanya ve Fransa topraklarında hüküm süren durmadan Roma’nın fethi için İtalya üzerine de seferler düzenleyen 800 yıllık Endülüs Emevi devletinin ve halifesinin 1499 yılında Avrupa kıtasından sökülüp atılmasından sonra ortaya çıkarılmış plandır. Endülüs’ten kalan Müslümanların kökünü kazımak için Portekiz Kralı 1.Don Manuel, Hristiyan dünyasına yaptığı çağrı ile Kabe’yi yıkmak, Peygamber efendimiz (s.a.s)’in cesedini deşmek, Kudüs’ü teslim alıp haçlarını dikmek üzere dünyanın en büyük filosu olan 300 gemilik donanma ordusuyla saldırı yapma cüretinde bulundu. Bu iş için önden giden birliklere önemli komutanlarından Afonso de Albuquerque’yu görevlendirdi.
1507 yılı Portekiz gemilerinin öncü birlikleri, Kızıldeniz’e istediği gibi girdi. Basra Körfezi’nin ağzında bulunan Hürmüz Adası’nı, Yemen’in Aden şehrini işgal etti. O tarihlerde Mısır ve Şam topraklarını elinde bulunduran Memlükler direniyor ancak deniz kuvvetleri yetersizdi. Sonunda Osmanlılardan yardım isterler. 1510’da II. Beyazıd, 30 gemiye yetecek kadar kereste, demir, silah ve malzeme yollar Kahire’ye. Ancak bu malzemeler daha yoldayken Rodos Şövalyeleri’nin eline geçer. Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki kuvvetlerinin başkomutanı Albuquerque, Hindistan’ın Goa ve Malakka gibi yarımadalarını ve kaleleri ele geçirdikten sonra gemilerinin burnunu tekrar Kızıldeniz’e çevirmişti. Albuquerque, 1 Nisan 1512’de Portekiz kralına yazdığı mektupta planı uygulamaya devam ettiğini anlatmıştı. Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nde giriş çıkışları kontrol altına almak, Yemen’de Aden’i ele geçirmek, Nil Nehri’nin yanında bir kanal açarak Mısır’ın kuraklıktan kırılmasını sağlamak ve en önemlisi de Mekke’yi düşürüp Kâbe’yi yerle bir etmek, dahası Medine’de Hz. Peygamber (s.a.s)’in mübarek cesedini Avrupa’ya Hıristiyan topraklarına kaçırmak. Oradan da o tarihlerde Müslümanların elinde bulunan Kudüs’ü ele geçirip Hristiyan Haçını dikmekti. Albuquerque, 1513 yılında büyük ümitlerle bu korkunç planı uygulamak üzere yaptığı seferde karşısına Ümmetin hamiliğini üstlenecek, ileri de Hilafeti de eline alacak Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim’in Suriye’ye doğru büyük bir orduyla harekete geçtiğini, Mısır ve Arabistan’daki Müslümanların direnişini arttırdığını görünce, eli boş dönecek, Cidde saldırısından geri çekilecekti. Ama saldırılar sırasında Kızıldeniz’de bütün limanlar yakılmış, Cidde dahil harap olmuştu. Albuquerque, Goa’ya dönmek üzere çıktığı yolda, Goa’ya ulaşamadan 16 Aralık 1515’te projesini gerçekleştiremeden öldü. Portekiz kralı ve Haçlılar başka donanmaları buralara göndermeye çalışmışsa da başarılı olamayacaklarını anlayınca bu planlarından vazgeçmek zorunda kalmıştı.
Yukarıda tarihimizde yaşanmış iki örnekte de olduğu gibi; Sahabenin Peygamber efendimiz (s.a.s)’in daha mübarek cesedi yatağında iken Halife seçimine bu kadar önem vermesinin temel meselelerinden biri de kendi aralarında olacaklardan çok, Müslümanların ve dinin başına gelecek felaketlerin şuurunda olmaları idi.
Bırakın Müslümanların hilafetsiz kalmasını, halifelerinin güçsüz duruma düşmesi bile Müslümanların, nasıl korkunç plan ve projelerle saldırı altında kaldığını göstermektedir. Bugün de böyle değil midir? Kaldı ki neredeyse son 100 yılımızı halifesiz ve hilafetsiz geçirdiğimiz bu zamanımız da başsız, sahipsiz, gücü elinden alınmış, darmadağınık bir ümmet halinde geçirmekteyiz. Osmanlı hilafetinin düşmesiyle de bugün dahil Kudüs Yahudilerin işgali altındadır. Kafirlerin tarihteki planı geçmişte 350 yıl arayla farklı yöneticiler ve yöntemlerle uygulanmaya konulduğu gibi bugün de başka bir biçimde uygulanırsa veya uygulanıyorsa, bu durumun önünü kim alacak! Kim bu duruma engel olacak! Kaldı ki 2008 yılında Amerika’da Colorado üniversitelerinde bir profesör; ‘hazır Müslümanların halifesi yok, kıskıvrak avucumuzun içindeler ve Kudüs şehri de elimizde iken sıra peygamberlerinin cesedini deşmeye, Kabe’lerini yıkmaya gelmiştir.’ diye halka açık konferanslar vermiştir.
Şüphesiz ki Allah (cc) dinini koruyacaktır. Ancak bizler bunun neresindeyiz! Halifeyi ortaya çıkaracak programa tabi olmaktan ve Allah için, Resulü için, Kitabı için, ümmet için, Kudüs için, Mescid’i-i Nebevi için, Kâbe için, Müslüman liderler-liderlikler için çalışmaktan başka seçeneğimiz yok. Temim el-Dari (r.a.)’ın rivayetine göre peygamber (s.a.s): ‘Din nasihattir.’ Diye buyurdu. Kimin için? dediğimizde: ‘Allah için, Kitabı için, Resulü için, Müslümanların önderleri için ve tüm Müslümanlar için.’ Diye buyurmuştur. (Müslim/Nevevi, Erbain)
De ki: “Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Resulü de, Müminler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.” (Tevbe, 105)

Önceki İçerikİslamda Sosyal Adalet
Sonraki İçerikOnlar Toplumla Hemhal Olmuşlardı