Kalp, narin ve ince bir yapıya sahip hassas bir organdır. Çok zor durumlarda bile sevgi dolu olup, ne kadar sıkıntı yaşamış olsa bile yine de karşı tarafı üzmemeye ve kırıcı olmamaya dikkat eden bir yapıya sahiptir. Kalp nasıl ki, gerçek anlamda bedene hayat ırmağı olarak kan pompalıyorsa ve bunun sonucunda da beden hayatta kalıyorsa, yine aynı zamanda sustuğunda da beden artık bir ceset oluyorsa işte işin manevi boyuttaki hali de böyledir. Kalp bizi ayakta tutan kararlar verir, eğer verdiği karar doğru ise ayakta kalırız, eğer verdiği karar yanlış ise bunun sonucunda bir ceset gibi öylece kalakalırız. Günlerce, aylarca ve hatta yıllarca verdiğimiz bu kararın pişmanlığını yaşarız. İnsanoğlu yalnızca kalbinde taşıdığını görür ve ne gördüğünü anlamaz bile. Sadece kalbinin derinliklerinde olanları, yani görmek istediklerini görür. Eskilerin bir tabiri vardır, herkes bakar, ama herkes göremez diye.

Rivayet odur ki, bir seyyah, bir beldenin tanıtımını yapar ve orayı öve öve bitiremez. Bunun neticesinde bir genç de oraya gitmiş olan bir arkadaşından bu konu hakkında bilgi almak ister ve sorular sormaya çalışır. Gencin arkadaşı ise o beldenin söylendiği gibi olmadığını, hiç gidilmeye değmediğini, bütün sıradan beldeler gibi bir belde olduğunu hatta gittiği için pişmanlık duyduğunu kırıcı bir şekilde anlatır.

Bu durum genci hüzünlendirir ve artık o beldeye gitmeme kararı verecekken bu arkadaşının anlattıklarıyla yetinilmeyeceğini anlar ve bu sefer oraya giden başka bir arkadaşına danışır. Gencin bu arkadaşı ise o beldenin hiçbir beldeye benzemediğini, içinde harika manzaralar barındırdığını, insanlarının cana yakın olduğunu, gittiği için de hiç pişman olamadığını anlatır. Genç ise artık o beldeye gitmek için sabırsızlanmaktadır. Dolayısıyla insanın ne yaptığının veya ne söylediğinin bir önemi yoktur. Asıl önemli olan, insanın içinde ne hissettiğidir. Bu hikâye bunu açıklamaktadır, hikâyedeki belde her iki kişiye farklı duygular hissettirmiştir.

Hitabın bir kısmı akla, bir kısmı ise kalbe yöneliktir. Kalbe yönelik olan hitap akla yönelik olandan daha kolaydır. İstekleri yaptırmanın en kolay yolu kalbe hitap etmektir. Eğer kalp onay verirse akıl bu onayın ne kadar yanlış olduğunu kalbe ne kadar söylerse söylesin artık iş işten geçmiştir, ama gelin görün ki, bu verilen onay, bilinç olmadan verilen bir onaydır. Eğer onayın alındığı atmosfer bozulup duygu seli azalırsa hatta biterse kişi verdiği onayın yanlışlığını fark eder ve verdiği onayı geri almaya çalışır. Çünkü artık aklı kalbini geçmiştir, ona yaptığı yanlışı fark ettirmiştir.

Akla şu soru gelebilir. Madem karar yeri kalp, peki o zaman kalp ameliyatlarında değişen kalbin veya kişinin durumu ne olur? Kalp karar yeri olabilir, ama insanın düşünceleri akıldadır. Yani kalp değişir, ama düşünceler asla değişemez. Kişi iman ettiyse ve bu iman edişini aklen de biliyorsa artık o kişinin kalbi değişse de aklının söyledikleri neticesinde karar verir. Örnek verecek olursak Müslüman birine takılan kalp gayrimüslim birine ait olsa bile akıl ona telkinlerde bulunur, daha önce yaşamış olduklarını anımsatır ve kalp artık gayrimüslim bir akla sahip olmadığından hissettiklerini destekleyecek bir güç bulamaz. Aksine, Müslüman kişinin aklı gayrimüslimin kalbine tamamen zıt duygular aşılar. Bu durum neticesinde artık kalp aklın telkinlerinden hareketle kararlar verecektir.

Kurân-ı Kerîm’de “Ve kalplerini katılaşırdı” (Mâide, 12) “Kalbini mühürledi” (Câsiye, 23) “Müminlere hidayet kaynağı ve Kur’ân’ı Allah’ın izniyle senin kalbine indiren O’dur.” (Bakara, 97) ayetleri, bize hidayetin Allah’ın elinde olduğunu göstermektedir. Hz. Ömer’in (r.a) Müslüman oluşu da böyle değil miydi? İnsanlar, ‘Ömer’in (r.a) eşeği Müslüman olur da Ömer (r.a) olmaz’ demiyorlar mıydı? Fakat gelin görün ki, kalpleri elinde tutan Allah, Hz. Ömer’e İslâm’ı nasip etti.

Allah Resûlü (sav) de bir hadisinde kalbin önemini şöyle vurgulamaktadır; “Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün beden iyi olur, eğer kötü olursa bütün beden kötü olur, dikkat edin o et parçası kalptir.”1 İnsanoğlunun kalbinde ne varsa organları onu gerçekleştirir, yeri geldiği zaman akıl kalbi ikna ederken başka bir zaman diliminde de kalp aklı ikna eder.

Her türlü duygunun kaynağı beynimizdir, kalp ise sadece bir araçtır. Hepimizin bildiği, duyduğu gibi pek çok ayette Cenâb-ı Allah insanoğluna hitaben ‘Hiç akletmez misiniz? Hiç düşünmez misiniz? Hiç tefekkür etmez misiniz?’ şeklinde aklın önemini vurgulamıştır. Aklın içinde olanları hissedemeyiz, ama aklın vücuda gönderdiği sinyaller sayesinde bizler tepki veririz. Örnek verecek olursak, akıl bazılarına bir olayın komik tarafını daha ağır bastırır, bunun sonucuna göre tepki verir ve bazen de akıl bazılarına aynı olan olayın trajik yönüne ağırlık verdirir.

Bunun sonucunda ise diğerine oranla tepki daha farklı bir şekilde ortaya konur. İnsan aklı ani tepkiler verir, aynı zamanda akıl hem katı hem de öfkeli bir yapıya sahiptir. Konuştuğu anda ağzından çıkanlara dikkat etmez ve karşı tarafı düşünmeden bağırıp çağırarak kırıcı olur ve onu incitir. Bildiğiniz gibi İnsanda iki kulak ve bir dil vardır, ama günümüze baktığımızda insanlar sadece konuşma sırası kendisine gelsin diye karşı tarafı dinliyor veyahut dinliyormuş gibi davranıyor. Akıl burada karşı tarafı dinlemeyip ani cevaplar verdiği için kalbe danışmadan kararlar verir ve bunun neticesinde yine pişmanlıklar ortaya çıkabilmektedir.

Akıl idrak edemediği durumlarla karşılaştığında kalp müdahale ederek ona inanmasını telkin eder, akıl ise inanır. Eğer inanmazsa idrak edemediklerini sorgulamayı sürdürürse Melek-Ahiret-Allah’ın varlığı gibi idrak edemeyeceği konuları artık inkâr etmek zorunda kalır.

Gerçekten baktığımızda kalbin nuru olmadan aklın ışığı ona fayda vermez, akıl görür ve gördüğü şeyleri kalbe sunar, işte kalp burada seçiciliği ile karşımıza çıkmaktadır. Kalp bir motor, akıl ise direksiyondur ve ikisi birbiri ile senkronize halindedir, aralarında hiçbir çatışma yoktur. Eğer biri diğerini geride bırakırsa geride kalan ister kalp, ister akıl olsun acı çeker. İlerde olan, yaptığı hatayı anlayıp geri gelene kadar bu acı çekme olayı devam eder. Ne zaman ki, ilerde olan hatasını anlayıp geri gelir, geride kalana kendini kabul ettirir. İşte o zaman ikisinin beraber kararlar alıp hareket edeceği bir süreç de başlamış olur…

Kaynakça

1) Buhârî, Îmân, 39.