Misyonerlik, asırlardır devam eden, temelde Hıristiyanlığı yayma amacı güden, son birkaç asırda da Hıristiyanlığı yayma kılıfı içinde emperyalist güçlere hizmet eden ve kökleri derinlere inen kurumsal bir yapıdır. Bu yapı belli ülke ve bölgelerde değil dünyanın her yerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

Misyonerlik faaliyetleri; İngilizlerin ve Amerikalıların eliyle yabancı okullarla, patrikhanelerle, kiliselerle ve küresel çaptaki örgütlenmelerle sürdürülen dünyayı Hıristiyanlaştırma projesidir. Sadece bununla sınırlandırmak doğru değildir elbette! Bir Hıristiyanlaştırma projesinin ötesinde bir kuşatma projesidir. Vatikan merkezli çalışmalar, uluslararası, kültürlerarası ve dinler arası diyalog çalışmaları günümüzde bunun en önemli ayaklarını oluşturmaktadır. Hatta buna işgalci israil merkezli çalışmaları da katabiliriz. Çünkü bugün dünyayı kuşatma adına aynı hedefe kilitlenebilmişlerdir.

Misyonerlik faaliyetlerinin belli ülke ve bölgelere has olmadığını daha önce söylemiştik. Misyonerlik faaliyetlerini yürütenler sadece büyük kentlerde değil kırsal kesimlerde de aktiftirler. Geçtiğimiz haftalarda Hindistan’da şehir merkezlerinden uzak bir bölgede (ada), ki bu bölge dış dünya ile bağlantısı olmayan bir bölge özelliğine de sahip, misyonerlik faaliyetleri yürüten bir misyoner, kabile yerlileri tarafından “ne yaptığı anlaşılmadığı” belki de karşı bir saldırı yapabileceği düşünüldüğü için öldürülmüştü. Bu tür faaliyetler de bize gösteriyor ki misyonerlik faaliyetleri daha doğrusu emperyalist faaliyetler dünyanın en ücra yaşam alanlarına bile nüfuz etmeye çalışan büyük bir projedir.

Misyonerler çağın sunduğu çalışma alanları ve yöntemlerini de kendi hedeflerine ulaşmak için kullanabilmektedir. Bugün misyonerliğin sadece sokaklarımızda dolaşan birkaç şahıstan ibaret olduğunu sanıyorsak, yanılıyoruz! Elimizden düşmeyen akıllı, elektronik cihazlar, internet platformları, televizyonlar, radyolar, sinema filmleri, şehir planları, dergiler, okuma kitapları, ders kitapları, yabancı dil kursları, müzikler, klipler, her yerde karşımıza çıkan görsel objeler ve saldırılar, ekonomi sistemleri, siyasal örgütler ve baskıları, dünya çapındaki örgütlenmeler, sağlık ve beslenme sektörü, bağımlılık oluşturan maddeler birer misyonerdir. Hatta uyuşukluğumuz ve cahilliğimiz de birer “misyonerdir”!

Misyonerler aynı tipteki kişiler değildirler. Bir misyoner bazen bir din adamı, bir öğretmen, bir doktor, bir asker, bir yazar, bir tüccar, bir barış gönüllüsü ve/ya bir siyasetçidir. Yerine göre bir mühendis, bir elçi, bir yardım kuruluşu görevlisi, bir televizyon programcısı, sosyal ağlarda binlerce/milyonlarca takipçisi olan bir fenomen, bir müzisyen, bir futbolcu, bir turist, bir iş adamı ve/ya bir devlet başkanıdır. Misyoner yeri geldiğinde de “umut taciri”dir. Yangın, sel, deprem, hastalık, açlık, yokluk vb. durumları fırsata çeviren bir umut taciri… Misyonerlerher durum ve konumu kendi hedeflerine ulaşmak için kullanmaktan çekinmezler!

Misyonerliğin Bir Hedefi: “Protestan İslâm”

Bir yandan Batılı düşünce enstitülerinde, dünya çapında, İslâm’a karşı yanlış algılar oluşturulmaya, İslâm’a karşı dıştan ve içten asırlık projeler ile yıkım faaliyetleri sürdürülürken Müslümanlar “terörist” olarak gösteriliyor, öbür yandan Hıristiyanlığı yeryüzünde yaymaya çalışan misyonerler “masum, samimi, dindar” din adamları olarak gösteriliyor. Bir Müslüman dinini tebliğ edince “terörist”, bir Hıristiyan misyonerlik faaliyetleri yürütünce “masum, samimi, fedakâr” bir dindar oluyor.

İslâm coğrafyasında oryantalizm kadar tehlikeli olan misyonerlik projeleri, ki oryantalizm ile aynı hedefleri de taşımaktadır, yirmi otuz yıllık bir proje değil asırlardır devam eden bir uğraşın sadece şekil değiştirmiş bir ayağını oluşturuyor. Şeytanın onların eliyle gerçekleştirmeyi hedeflediği asırlık projesi ise “Protestan İslâm” projesinden başka bir şey değildir.

Onlar Müslümanların her yönü ile Hıristiyan ve/ya kendi inançlarında olmalarını hedeflemiyorlar. Kendi kurdukları sistemlere entegre olan bir Müslüman/insan istiyorlar. Fikren Müslüman olunması onlar için bir sorun değildir. Bir kişi yaşantısıyla, kazandıkları ve harcadıklarıyla onların istediği gibi ise onların hedeflerine hizmet ediyorsa, bu kişinin “Ben Müslümanım!” demesini problem etmezler. Bir Müslümanın (hayattan elini çekmiş) “Amerikancı İslâm”ı kabul etmesi onlar için yeterlidir. Çünkü hedefleri gerçekleşmiştir; emperyalizme hizmet etmeye başlamıştır. Amerika için ılımlı İslâm(cı) olmak yeterlidir, gereklidir. Bir insan gerçek ve samimi bir Müslüman olursa o zaman Batılı ülkeler, Amerika ve hedefleri için tehlikelidir!

Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerde ayetlere, hadîslere, ilmi müktesebata ve âlimlere yapılan saldırılar açıkça gösteriyor ki bunu gerçekleştirenlerin arkasındaki sır oryantalizm ve misyonerlik merkezleridir. Bu, kendi hedeflerine ulaşma uğruna İslâm’ı parçalama ve Müslümanları yok etme projesidir. Hatta bu hedeflere ulaşmak için çoğu zaman cahil bilginleri ve proje adamları kullanmaktadırlar.

İslâmî davet ile doldurulmayan her hayat, bir misyoner saldırısı tehdidi altındadır. Çünkü hayat boşluk kabul etmiyor. Ya hak ile meşgul olacaksınız ya da batıl sizi işgal edecek!

Sizce de şu çok garip değil mi! Kendi inandıkları uğrunda dünyayı dolaşmaktan çekinmeyen, hedeflerini gerçekleştirmek için birçok şeyi göze alan misyonerler “harıl harıl çalışırken”; kıyamete kadar bâki olacak olan ve hakkın yegâne temsilcisi olma vasfını taşıyan Hz. Âdem’den beri değişmeyen tevhid mücadelesi için asrımızda Müslümanların çok rahat olması, çalışmaktan uzak durması, davet sahasını boş bırakması garip değil mi! Sahabe dönemi tarihini hiç okumadık mı? Tevhid mücadelesi için fert fert feda olan canlardan bihaber miyiz?

Bugün Müslümanların hayatlarının tek tip haline getirildiği, “aydın” olma, “entelektüel” olma, refah sahibi olma, “çağdaş insan” olma uğruna terk edilen değerler neticesinde görülen Batılı yaşam tarzı “yenilgi”nin bir adı değil midir? Bakınız, kapitalizme hizmet eden yılbaşı günü kutlaması, özel günlerin vs. kutlanması eğilimleri bile bir misyonerlik çalışmasının sonucu değil midir? Bunda da oldukça “başarılı” olduklarını söylemek durumundayız(!)

Misyonerlik Dinsel Bir Faaliyet Değil Emperyalist Bir Kuşatmadır

Afrika’da yapılan misyonerlik faaliyetlerinin sonuçları için şu anlatılır: “Hıristiyanlar ülkemize geldiğinde bizim topraklarımız (vardı) onların (ise) elinde İncil vardı. Bize gözlerinizi yumun, dua edin dediler. Gözlerimizi açtığımızda bizim topraklarımız onların olmuş, bizim elimizde ise sadece İncil kalmıştı.” Bu misyonerlerin dünyanın her yerinde uyguladıkları sinsi bir yöntemdir. Bu saldırı kimi ülkelerde yer altı ve yerüstü zenginliğine sahip topraklara yapıldı, kimi ülkelerde de kültürlere ve ekonomilere saldırılarak yapıldı. Onun için diyebiliriz ki, misyonerlik sömürgeleştirme için kullanılan çok tehlikeli bir kamuflajdır.

Emperyalist güçler ve bunu yürüten misyonerler hedeflerini gerçekleştirmek için; ırkçılığı körüklemek, cehaletin devam etmesini sağlamak, tembelliği insanların karakteri haline getirmek ve çalışmalarını engellemek, içki-kumar-fuhşu yaymak, insanlar arasındaki sevgi ve saygıyı yıkmak, karı-koca arasını bozmak, erkek-kadın çatışması çıkarmak, aileyi imha etmek, çıplaklığı yaygınlaştırmak, Kur’ân ve sünnete saldırmak, mezhep-meşrep ayrılıkları çıkarmak, Sünni ve Şii çatışması oluşturmak, Müslüman ülkelerde kiliselerin sayısını artırmak, ülkelerin gelir kaynaklarını ortadan kaldırmak, uyuşturucu madde kullanımını artırmaya yönelik teşvik edici çalışmalar yapmak, domuz eti ve domuz eti içerikli maddelerin kullanımını teşvik etmek, uyum yasaları ile yaşamları kapitalistleştirmek ve emperyalizme hizmet edecek hale getirmek (sözde; feminizm, çevreci örgütlenmeler vd.), gençleri bedenen ve aklen tektipleştirmek, okullar açarak hedeflerine hizmet edenlerin sayısını artırmak ve/ya mevcut okullarla bunu gerçekleştirmek… gibi kendine onlarca faaliyet planı çıkarmıştır.

Günümüzde misyonerlerin misyonu insanları sadece Hıristiyanlaştırmak değil aynı zamanda onları kapitalizme köle yapmaktır. İnsanların dinlerini değiştirmenin yanı sıra ayrıca kimliklerini de değiştirmek hedefleri arasındadır.

Dinî, siyasi, kültürel ve nihayetinde ekonomik kuşatma sağlanmayana kadar misyonerler bu projelerden vazgeçmeyeceklerdir.

Dünya topyekûn bir kuşatma altında kalmıştır. Asırlardır devam eden bu kuşatma ile ne Hıristiyanlar Hıristiyan ne Yahudiler Yahudi olarak kalabilmişlerdir. Maalesef ki Müslümanlar da “Müslüman olarak kalmayı” kaybetmek üzereler!

Dünya kamuoyu bu cambazların oyunlarının farkına varmıştır. Bu cambazlar muhtemeldir ki şu an yeni projeler üzerinde çalışmakta ve çağın koşullarına göre yeni “kuşatma” projelerini faaliyete geçirmekle meşguldürler.

Ne zaman bu kuşatmayı kırarız? Müslümanlar yedikleri ve içtikleri şeylerin bile misyonerliğe hizmet için kullanıldığını fark ettiği ve alternatifini üretebildiği zaman, kuşatma kırılacaktır, kırılmıştır!

Bugün dünyaya sunacakları bir şeyleri kalmamış, bütün zevkleri denemiş bir (me)deniyetin çocukları olan misyonerler, kaybedeceklerini anladıkları günden beri dünyayı istilâ etmeye koyuldular. Aynı zamanda içlerindeki ontolojik boşluğu kapatmaya çalışan misyonerler, kurdukları epistemoloji medeniyetinin de bir gün hakikat bilgisine yenileceğini âdete itiraf etmektedirler.

Kaybeden misyonerler olacaktır. Ancak, Müslümanların her şeylerini feda ederek çalışması olmadan da onlar kaybetmeyeceklerdir(!). Asr’a sımsıkı sarılalım.

 

Bedirhan DEMİRCİ