Modern zamanın sihirbazlarının etkisinde kalan her Müslüman, modern zamanın şaşkın Müslümanları hâline geliyor. Hayatımızda Kur’an ve sünnet baskın olmayınca şaşkın bir Müslüman profili tedavüle girdi. Kur’an’nın mukabelesini yapıp dizilerdeki aktör ve aktrislerin hayatıyla muamelede bulunan garip bir Müslüman profili…

ü
Allah’ın emri olan namazda; günde kırk defadan fazla “Bize doğru yolu göster. Kendilerine lûtuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil.” (Fatiha, 6-7) diyen ama giyimiyle, eğlenmesiyle, konuşmasıyla Allah’ın nimet verdiği kullarının değil; gazaba uğrayan ve sapmışların yoluna uyan bir Müslüman profili…
Günde kırk defa sapmışlardan ve gazaba uğrayanlardan Allah’a sığınıp TV’lerde kırk farklı diziyi ailesiyle birlikte merakla bölüm bölüm izleyip eşlerin birbirini aldatmasıyla, aşk adı altında evlilik dışı birliktelikleriyle, alkol tüketimiyle sapmışların ve gazaba uğrayanların hâllerini; içinde hiçbir sıkıntı duymadan izleyen şaşkın bir Müslüman profili…

(Zehir)vizyon mu, (Tele)vizyon mu?
Onlarca televizyon kanalında gösterimde olan magazin programı ve diziler, hatta haber programları, tahrip gücü en yüksek patlayıcılar konumunda…
Özelikle televizyonlarda ön plana çıkarılan sinsi öğeleri; eşlerin birbirini aldatmasının masum gösterilmesi, su gibi alkol tüketimi, ahlaksız, seviyesiz, düzeysiz bir hayat tarzı… Yani bütün şeytani davranış biçimlerini bu dizilerde görmek mümkün. Şu an öyle bir durum var ki, neredeyse her dizinin, her programın karşısında adeta bir ders ve sohbet halkası oluşuyor.

Peki, bu dizi ve programların, ders ve sohbet konusu nedir? Aşkı ilah edinme, eşlerin birbirini aldatması, aile içi entrikalar, genç kız ve erkeklerin önü alınmaz arzuları, hayâ perdesini kaldıran söylem ve eylemler, isyan, eşi ile yetinmeyip yasak ilişkiler yaşama, kan ve gözyaşı, etnik kimliklere saldırı, şaklabanlık ve daha neler neler!…

Düşünebiliyor musunuz? Tüm kanallarda günde ortalama 450 dizi oynuyor ve toplumda kişi başına televizyon izleme süresi 2019 yılı verilerine göre yaklaşık 3 saat 9 dakika… Türkiye’deki 59.36 milyon internet kullanıcısının, internette geçirdikleri günlük ortalama zaman ise 7 saat 15 dakika… Yani toplum olarak her gün televizyonun veya internetteki sosyal medya ağlarının karşısına geçip farkında olarak ya da olmayarak yukarıda saydığım konuların birçoğunda eğitim görüyoruz saatlerce… Narkotik ve terörle mücadele timlerinin, patlayıcı ve uyuşturucu konusunda gösterdiği hassasiyeti, RTÜK şu dizilere göstermedikçe toplumun huzur ve mutluluğu sağlanamaz.

Amerikalı para milyarderi SOROS gibilerinin teşvik primleri ile yolunu bulan birçok yapımcı, her evde bulunan televizyonlara ve elimizdeki telefonlara zehir enjekte ederek bizleri zehirliyor farkında mıyız? Bir imam, bir öğretmen, kendisini pür dikkat dinleyecek küçük bir topluluğu bulamazken bu zehir tacirleri her gün milyonlarca kişiyi ekranların karşısına adeta hapsediyor.

RTÜK, bu tahribatları önleyecek önlemler almaktan çok uzak… İçinde sosyologların, psikologların, İslam âlimlerinin, toplumdaki gelenek ve görenekleri iyi bilen uzmanların, eğitimcilerin olduğu bir komisyonun onayından geçmeyen hiçbir diziyi yayınlamanın doğru olmadığını düşünüyorum.

Yüzlerce dizinin TV ekranlarında izlendikten sonra toplum içindeki milyonlarca kişinin hayatını etkilediğini bilelim. Yıllar önce ülkemizin bir şehrinde Memati kılıklı biri, bir işyerine girip haraç istemiş. İşyeri sahibi; “Sen de kimsin? Seni kim gönderdi?” diye sorunca gelen şahıs, kendini rolüne o kadar kaptırmış olmalı ki; “Polat Alemdar gönderdi” diye cevap vermiş. Öfkelenen işyeri sahibi de eline aldığı silahla gelen kişiyi vurup öldürüyor.
Dizilerde defalarca yaralanan ve kimsenin öldüremediği Memati, bir kurşun ile ölüp gidiyor. Şimdi bu olayın azmettiricisi olarak bu diziyi yargılamak gerekmez mi?

Küresel emperyalizmin medya ayağını oluşturan başta TV ve sosyal medya ağlarıyla ulus devletlerin kültürleri yavaş yavaş ortadan kalkmakta ve onun yerine egemen güçlerin kültürleri hakim olmaktadır. Günümüz gençliği, aynı evde yaşayan anne-babalarından, kardeşlerinden daha çok; nerdeyse bu kitle iletişim araçları yoluyla kendilerine servis edilen popüler kişileri daha iyi tanımakta, yaşantılarını daha çok takip edip örnek almaktadır.
Sporcuların vücut dövmelerini, sinema ve tiyatro oyuncularının -bize göre çoğu şaklabanlık olan- esprilerini önce izledik, sonra da tatbik eder olduk. Hababam sınıfını çoluk-çocuk gülerek izleyen aileler, şimdilerde o dizilerin zihinlerde bıraktığı sübliminal mesajların etkisiyle büyüyen gençleri ağlayarak izliyor. İvedik’lerin şaklabanlıkları yeni nesli ivedi ivedi İslam ahlakından uzaklaştırdı. Mafya, yasak aşk, cinayet, şiddet, vb. empoze etmekten başka konusu olmayan dizlerin ve çizgi filmlerin karşısında büyüyen yeni nesil, her gün gerçek hayatta izlediklerinin yüzlerce örneğini pratize ederek toplumu yaşanmaz hâle getirmeye başlamış durumda.

Sakın bu nesil, nasıl bu hâle geldi, demeyelim! Daha kundakta iken izlettiklerimizin ürünüdür bu nesil!

Kertenkele Deliği mi, Moda mı?
Moda; kişisel zevk ve tarz, şıklık, modernlik, değerli görünmek, en son olan şeyi edinerek zamanın gerisinde kalmamak, istenilen kıyafetin giyildiği özgür bir tüketim gibi birçok tanımlara sahiptir. Moda, endüstriyel yapıların dönemsel olarak ürettiği aynı şeyleri popülerleştirip farklıymış gibi sunmaktadır.1

Modanın bilinen işlevleri dışındaki en önemli görevi, egemen görselliği yaymasıdır. Görsellik, insanların dünyayı algılayışlarını ve onu görsel açıdan tekrar tekrar kurgulamalarını yönlendirmektedir. Başarının ölçütü zengin olmaktır ve bunun kanıtı da lüks markalara, pahalı kıyafetlere, kozmetik ürünlerine sahip olmaktır. Bu nesneler sahte bir başarı dünyasının ödülleri ve delilleri olarak yansıtılmaktadır. Bireyler bunları elde ettiğinde mutludurlar fakat homojen bir kitlenin ve kültürün parçası olduklarının farkında değildirler.2
Sahabeden Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Elbiseler elbiselere benzeyince, kalpler de kalplere benzemeye başlar.”3

Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz. Onların inanç ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler/kertenkele deliğine girecek olsalar, siz de onları takip edeceksiniz. (Yani onların yaptığı her hâl ve hareketi İslâm’ın ölçülerine uyup uymamasına bakmaksızın taklit edeceksiniz.)”
Sahabe sorar: “Ya Rasulallah! İzlerini takip edeceğimiz bu topluluklar Yahudiler ve Hristiyanlar mı olacak?”
Peygamber (s.a.s.) şöyle cevap verir: “Ya başka kimler olacaktı?”4
Moda dediğimiz şey; farklı inanç, kültür, medeniyet, vb. ne varsa hepsini adeta şekillendiriyor. Modanın gücü karşısında herkes büyülenmiş durumda. Birkaç yıl önce giymekten utandığımız elbiseleri giyiyor, anormal gördüğümüz hâl ve hareketleri yapıyor, oturmaktan hayâ ettiğimiz mekânlarda bulunmaktan zevk alıyoruz. Reklamlar, vitrinler, bizi “kertenkele deliklerine” sokmaya başlamış anlayacağınız. 90’lı yıllarda üniversite okurken bir arkadaşımız, sağı-solu yırtık bir kot pantlon giydiği için kendi aramızda para toplayıp yardımda bulunmaya çalışmıştık da sonradan “modadır” diye giydiğini öğrenmiştik. Şu an medreselerde, imam hatiplerde bu giyime özenenlerin ve giyinenlerin olduğunu görünce “kertenkele deliklerine girmek” böyle bir şeymiş, diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Modern zamanların en önemli özelliği moda… Moda yoluyla ihtiyaçların yerini istekler almış durumda. Garip bir tüketim çılgınlığı tüm toplumları sarmalamış görünüyor. Eskimeyen mobilyalar, yıpranmayan elbise ve ayakkabılar, dar gelmeyen ama bizi daraltan evler, ihtiyaçtan dolayı değil de istek ve arzulardan kaynaklanan değişimlere bizi zorluyor.

Doyuma ulaştıracağını zannettiğimiz bu değişimler de bizleri renkten renge sürüklüyor ama bir türlü arzuladığımız doyuma ulaştırmıyor! Durum böyle olunca da dünyanın en zengini de mutsuz, huzursuz ve dertli, en fakiri de… Peki neden? Çünkü sınırlı bir hayat ve sınırlı nimetlerle gönderildiğimiz bu dünya hayatından; cennette ancak bulabileceğimiz hazzı ve hızı bekliyoruz da ondan!

Bilinçli Müslümanlar bile modanın rüzgârında savrulan bir yaprak misali olmuş durumda. Kur’an ve sünnetin bize emrettiği birçok farzı, modanın bize dayattığı tarza kurban vermeye başladık. Farz olan tesettür, görünürlüğü azaltması gereken bir vazifeden; görünürlüğü arttıran bir tarza dönüşmüş durumda. Saçlar-sakallar, sünnetin değil; modanın ürünü olmaya başlamış.
Önceleri bir araya gelen dava adamları, dert edindikleri dini konuşurlar, gidişattan dolayı dertlenirlerdi. Şimdilerde ise en çok konuşulan şeyler; alınan elbiseler, ayakkabılar, mobilyalar, fırsat ürünleri… Kur’an’ın içeriğinden daha çok; alışveriş sitelerinin içeriği bizi ilgilendirir olmuş! Ev içi huzursuzluklarımızın büyük çoğunluğu “Alacağım! Almayacaksın!” ürünlerinin ürünü…

Bizi kuşatması gereken takvanın yerine bir moda kuşatması söz konusu… Yükü sırtlayacak Esmalar, belindeki kuşağın markasının derdinde… Daveti yüklemesi gereken Mus’ablar, marka kokuların, marka ayakkabıların ve elbiselerin derdinde…

İşte acınacak hâlimiz bu! Günümüzün Mus’abları ve Esmaları, dünün Mus’ab ve Esmalarının gözünü kırpmadan vazgeçtiklerinden vazgeçemediğindedir ki, bir türlü hicretlerimiz tamamlanmıyor, Medine olması gereken yerler de Medineleşmiyor!
Artık taklit eden değil, taklit edilen olmalıyız, sürüklenen değil sürükleyen olmalıyız, etkilenen değil etkileyen olmalıyız. Yaşadıklarımızdan kendimiz razı olabiliriz; bir de Rabbimiz razı mıdır diye, muhasebe etmeliyiz.

Kaynakça
1- Erdoğan ve Alemdar, 2005a: 152-153.
2- Kahraman, 2003: 90-94.
3- Vekî, Zühd, s. 597.
4- Müslim, İlim, 6.