“Zihin ve yürek inşasını Kur’an’la temellendirmeyince “hazlarımıza” ve “heva”larımıza yenik düştük… Dünyevileşme işgaline uğrayan kalpler, “Nur” dan uzaklaştı… Artık bu “Nur” a sırtını dönen kişi, toplum, devlet, medeniyet ve çağ karanlıktadır… Kur’an’ın aydınlığında yürümemenin sonuçları; anarşi, kaos, zulüm, isyan, sömürü ve ihanettir…”
Sizlerin de kitap ve yazılarınızda belirtiğiniz gibi Allah’ın yarattığı her şey önemlidir; ama bunlar içinde daha önemli ve anlamlı olanlar var: Kitaplar içinde Kur’an’ı Kerim, insanlar içinde Hz. Muhammed (s.a.v), aylar içinde Ramazan ayı; geceler içinde Kadir gecesi… Biz bu dört terim üzerinde sizinle bir söyleşi yapmak istiyoruz. İzninizle ilk soruyla başlamak istiyoruz.
Ramazan ayını ve içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ni önemli kılan sır nedir?
Bismillahirrahmanirrahim.
Zamana, mekâna ve insana anlam yükleyen Halik ve Malik olan Allah Azze ve Celle’dir. Rabbimiz yüce kitabı Kur’an’ı Kerim’de Ramazan ayına belli bir anlam yüklemiş ve ona büyük bir kıymet biçmiştir. Dolayısıyla Allah için kıymetli olan bizim için de kıymetlidir. Evler içerisinde Allah için en anlamlı ev yeryüzünde ilk kullanılan ev olan Kâbe’dir. Aylar içerisinde ramazan ayı, geceler içeresinde Kadir gecesi, insanlar içerisinde Hz. Muhammed, Allah katında önemli olduğu için bizim için de önemlidir. Dolayısıyla Ramazan ayı kıymetini Kur’an’dan alıyor. Kadir gecesi değerini Kur’an’dan alıyor. Kâbe önemini Kur’an’dan alıyor. Hz. Muhammed kıymetini, değerini Kur’an’dan alıyor. Buradan şu sonuca gelmek istiyoruz. Biz de şu dünyada kıymet kazanmak istiyorsak, yeryüzünde bir ağırlığımızın ve saygınlığımızın, özgürlüğümüzün ve onurumuzun, heybetimizin ve değerimizin olmasını istiyorsak bunun adresi Kur’an-ı Kerim’dir.
Kur’an’dan ne kadar beslenirsek, Kur’an’a ne kadar yaslanırsak ve Kur’an’ı hayatımıza ne kadar hâkim kılarsak biz de yeryüzündeki yaşamın anlamını, amacını o nispette yakalamış oluruz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Ramazan’dan bahseden ayetlere baktığımız zaman görüyoruz ki Ramazanı Ramazan yapan Kur’an’dır, Kâbe’yi muazzam kılan Kur’an’dır, Mekke’yi mükerrem kılan Kur’an’dır, Medine’yi münevver kılan Kur’an’dır, insanı eşref kılan yine Kur’an’dır. Rabbimiz bir mihenk taşı olarak Kur’an’ı önümüze koymuştur. Bin aydan daha hayırlı dediği için ve bizzat kelimeler de Allah’a ait olduğu için Kadir gecesi bizim için önemlidir, Ramazan ayı bizim için önemlidir. Yani, bu önemi başkası yüklemiyor. Bizden biri bunu söylemiyor. Bizzat zamanın sahibi, hayatın sahibi ve her şeyin sahibi Allah Azze ve Celle değer biçiyor, biz de bunu takdir etmek ve buna teslim olmak durumunda kalıyoruz.
Allah’ın kıymet verdiğine kıymet verirsek biz de kıymet kazanırız. Allah Ramazan’ı ve orucu önemsedi, eğer biz de önemsersek Allah’ın sevdiği, Allah’ın değer verdiği halife olma misyonunu, yeryüzünün şahidi olma şerefini elde etmiş oluruz. Bu bakımdan bu değerleri anlamına ve ruhuna uygun bir şekilde kabul etmek lazım, maksadına uygun bir şekilde bunların içini doldurmak lazımdır. Nasıl bir Ramazan, nasıl bir Kur’an soruları da bizim için büyük önem arz ediyor.
Kur’an’ın hayatımızın merkezinde olması için Kur’an-ı Kerim ile iletişimimiz nasıl olmalı, Kur’an’ı Kerim’i nasıl anlamalıyız?
Öncelikle şunu görmemiz lazım. Kur’an’ın ilk indiği toplum ve ilk Kur’an neslinin inşa sürecini bilmemiz gerekiyor. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) vahiy geliyor, Hz. Peygamber (s.a.v.) o vahiy ile cahiliye toplumunun en azgın insanını muhatap alıyor. Bir terbiye sistemi kuruyor. Darul Erkam’da insanlara vahyin terbiyesine, tezkiyesine tabi tutuyor ve bakıyoruz ki onun mektebinde bedeviler vahiyle medeni oluyor, eşkıyalar evliya oluyor, haramiler sahabi oluyor. Ortada şahıslar var ve vahiy onlara bir şahsiyet kazandırıyor. O şahsiyetlere bir şuur veriyor ve yeryüzünün yıldızları olarak tüm insanların ufkunda, zirvede bir yer tutabiliyorlar. Peki, o toplum içerisinde, cahiliyenin karanlığında bu insanları zirveye taşıyan nedir? Hiç şüphesiz vahiydir. Buradan hareketle bizim de bugün vahiyle iletişimimizde, Kur’an’la iletişimimizde şuna dikkat etmemiz lazım. Önce, vahiyle bir zihniyet inşasına ihtiyaç var.
Zihinlerimizi, kabullerimizi, daha önceden zihnimizde yer tutmuş tortuları, etkileri, cahiliyenin baskılarını, hurafelerini ve bidatlerini bir kenara bırakmamız lazım. Net, berrak bir zihniyet inşasına ihtiyacımız var. İkinci olarak yine vahye dayalı bir şahsiyet inşası lazım gelmektedir. Buradan hareketle de üçüncü aşama da bir ümmet inşasına gitmemiz lazım. Kur’an nesli inşasına gitmemiz lazım. Kısacası vahyin bizde ete kemiğe bürünmesi lazım. Vahiyle vücut bulan bir toplumun, bir neslin hayata müdahil olması lazım. Peki, bu nasıl olacak? Vahye muhatap olurken bir bilgilenme, kültürel ihtiyaçlarımızı giderme veya sadece bir talim ve tedrisle değil de, bir tefekkürle, “vahiyle hayatı nasıl kurabiliriz” bilinciyle yaklaşmamız lazım. Bunu ben şöyle ifade ediyorum: “Hafızamızdaki Kur’an bizim için kurtarıcı olmayacak, hayatımızdaki Kur’an bizim için kurtarıcı olacaktır.” Sadece onun hıfzıyla, tertiliyle, tecvidiyle, tefsiriyle ilgilenmek değil; hayatı onunla tanzim etmek lazım, hayatı onunla terbiye etmek lazım, hayatı onunla tezkiye etmek lazım. Yani, hayatın rotasını Kur’an’a arz etmek lazım. Kur’an’ın onayladığı, tasvip ve tasdik ettiği her şey kabulümüz; vahiyden geçmeyen hiçbir şey de kabulümüz değil dersek sizin sorduğunuz Kur’an’la iletişimi kurabiliriz.
Bir de Kur’an’ı okurken tahsis yöntemiyle okumamız lazım. Tahsis derken şunu kast ediyorum. Biz genelde okurken muhatabımıza, başkasına okuyoruz. Diyelim ki vaaz ederken, nasihat ederken, seminerlerimizde, sohbetlerimizde, konferanslarımızda anlatmak için öğreniyoruz. Ötekisi için. Öğretmek için, başkası adam olsun diye öğreniyoruz. Ama kendimize okursak, tefekkür ederken kendime çeki düzen verebilecek miyim, bana bir ayar verecek mi, bir istikamet kazandıracak mı diye baktığımız zaman bu noktada netleşmemiz, bu hususta kendimizi vahyin çizgisine, ilahi düzenlemeye, ilahi disipline tabi kılmamız lazım. Son bir hatıra olarak paylaşayım, ne demek istediğim belki daha iyi anlaşılır.
Geçenlerde Kayseri’ye bir konferansa gittim. Mavi Marmara gemisinin en genç şehidi Furkan Doğan’ın babasıyla birlikteydik. Gemide nasip oldu, biz de vardık. Babası bana bir şey anlattı. Hocam, dedi, Furkan Kur’an okumaya çok düşkündü ama okuma şekli bizimki gibi değildi. Bir gün Kur’an okuyordu, mealin etkisiyle aniden bıraktı, kapattı ve annesinin yanına geldi. Annesine bir şeyler söyledi. Mahzun ve sıkıntılı bir şekilde annesine bir şeyler anlatıyordu. Furkan gidip annesine şunları söylüyor. Tevbe Suresi 34. ve 35. ayetleri okuyor: “Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): “İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!”
Furkan bu ayetleri okuyor, hemen gidip annesine diyor ki: “Anne, ne olur diyor. Evde altın, gümüş biriktirmeyelim.” Yani, Hristiyanlarla, Yahudilerle ilgili demiyor. Annemin şu kadar altını var, ya anneme bir şey olursa ahirette diye düşünüyor. Annesine o kadar düşkün ki, o anki saygı ve sevgi refleksiyle belki de gayet normal olan, mubah olan bir şeyde bile tedirginlik hissediyor. Ne kadar zayıf bir ihtimal de olsa, ben annemin acı çekmesine, ateşe düşmesine razı olamam diyor ve ayet onu harekete geçiriyor.
Şimdi düşünün yani, yıllardır bizler bu ayetleri okuyoruz. Okuyunca daha çok kapitalistler gözümüzün önüne geliyor, ya da Karun’laşanlar gözümüzün önüne geliyor. Hemen eşimizin, çocuğumuzun, oğlumuzun, kızımızın, kardeşimizin bu kapsamda bir riske tabi tutulacağını hesap etmemişiz. Nasıl yaklaştığımızı ortaya koymamız lazım. Eğer bizler bu kitapla doğrulmak istiyorsak, o zaman bu ayetlerin doğrudan bize indiğini bileceğiz. Bin dörtyüz sene önce inen ayetlerin önemli olan kısmı sadece bizim zihnimize inmesi değil, gönlümüze inmesi değil; hayatımıza inmesidir.
Yani yürekten yürürlüğe geçmesi lazım ayetlerin. Eğer vahiy hayatımızda yürürlüğe giriyorsa ve bizler ayetlerle yürüyorsak, ayetlerin başlattığı bir yürüyüşe eşlik ediyorsak ve seferi sürdürüyorsak ayetler hayatlarımızda hayat bulmuş olur. Ve biz de ayetlerle hayat bulmuş oluruz. Hayatın gerçek anlamı da budur. Yoksa Kur’an’sız hayatların kokuşmuş, çürümüş ve yozlaşmış hayatlar olduğunu zaten Allah bize haber veriyor. “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resul’ünün çağrısına uyun…” (Enfal 24) Anlıyoruz ki iman edenlerin hayat sorunu var, sıkıntıları var. Gayrimeşru hayatların, çirkin ve kirli hayatların baskısı altında olan o müminleri hayata döndürmek ancak vahiyle mümkün oluyor.
İnsanların da Kur’an’la ilişkilerine ve muhatap oluş biçimlerine göre üç türlü Kur’an’dan bahsedebiliriz. Kur’an-ı Samit: Suskun bırakılan Kur’an. Kur’an-ı Nakıt: Konuşan, ses veren Kur’an. Tilavetlere, kıraatlerle, tecvidlerle, hatimlerle süslenen Kur’an. Üçüncüsü de Kur’an-ı Muşahhas: Ete kemiğe bürünmüş, hareket halinde yürüyen Kur’an. Acaba bizim muhatap olduğumuz Kur’an bunlardan hangisiyle örtüşüyor sorusunu kendimize soracağız. Suskun mu, sadece konuşan mı, yoksa hayatımızda yürüyen Kur’an mı, buna bakacağız ve biz hedefimize yürüyen Kur’an, canlı Kur’an’ı koyacağız. Hayatımızın her anında Kur’an’ın renk vermesi gerekmektedir. Allah’ın boyası ile boyanmanın zaten imkânı da ancak Kur’an üzerinden olabilir, yoksa Allah korusun renksizleşen, kimliksizleşen, hiçleşen bir toplum olma zilletiyle, esaretiyle karşı karşıya kalmış oluruz.
Ramazan ayı ruhunu düşündüğümüzde Peygamber Efendimiz(s.a.v) in dönemi ile şu anki dönem arasındaki farkları söyleyebilir misiniz?
Maalesef Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in döneminde uzaklaştıkça O’nun ortaya koyduğu ruhu da, bilinci de, hassasiyeti de kaybetmeye başladık. Ciddi bir yozlaşma ve dünyevileşme ortaya çıktı. Bu defa ibadetleri de dünyevileşme sardı ve seküler bir zihinle ibadetleri yapma yoluna gittik. Bakıyorsunuz ki ibadetler adet haline gelmeye başlıyor, İslam Protestan’laştırılmaya başlıyor. Namaz bir alışkanlık haline geliyor, tesettür defile ve modaya dönüşmeye başlıyor, sohbetler salih amel olmaktan çıkıp, sadece entelektüel bir tatmin, kültürel bir faaliyet olmaya başlıyor ve Ramazan ayına geldiğimizde Ramazan da festivalleşmeye, fuarlaşmaya veya sadece birtakım şenliklerin icra edildiği ortamlara dönüşmeye başlıyor.
Burada tüm ibadetlerimizi kurtarma sorumluluğu altında olduğumuz gibi, oruç ibadetini ve Ramazan ayını nasıl kurtaracağız sorusunu da düşünmemiz gerekiyor. Geleneğin baskısı, ideolojilerin baskısı, toplumun baskısı ve alışkanlıklarından özellikle nasıl kurtarabileceğimizin gayretini, çabasını ciddi bir şekilde göstereceğiz. Bakıyorsunuz ki birçok İslami kavramın içi boşaltılıyor, bunlardan iki tanesi de Ramazan ve Oruç kavramı. Bu nasıl oluyor? Mesela cihad kavramının içi boşaltıldı, kimileri işledikleri cinayetleri cihad diye biliyorlar. Sünnetin içi boşaltıldı; bidatler, hurafeler akın etmeye başladı. Takvanın içi boşaltıldı; özellikle böyle tepkisiz kalmak, eylemsiz ve muhalefetsiz kalmanın ismi takva olmaya başladı. Veya sabrın içi boşaltıldı, zilletin ismi sabır olarak algılanmaya başladı. Korkaklığın ismi tedbir olmaya başladı. Ve nitekim Müslümanların asaleti, izzeti ve şahsiyeti zedelendi.
Oruçta da bakıyoruz ki oruçla kendini yeniden inşa etmesi, kendini ihya etmesi gereken Müslümanlar için oruç sanki bir diyet âdetine dönüşmeye başlıyor. Allah’a tahsis edilmiş özel bir zaman olan Allah’a odaklanma ve Allah’a adanma mevsimi olması gereken günler, yine bakıyorsunuz ki o ruhu kaybetmiş. Geriye sadece açlık ve susuzluğun kaldığı, kişinin hayatında hiçbir değişikliğin, dönüşümün ve devrimin görülmediği bir oruç algısıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bizim Ramazan’da yapmamız gereken en önemli şey Ramazan’da Rabbanileşmektir. Peki, nedir Rabbanileşmek? Her şeyi Rabbe göre, her şeyi Rab için ve Rabbin yolunda yapmaktır. Hayatın merkezine Rıza-yı Bari’yi koyarak, bizi rıza ve Rıdvan’a götüren bu çizgide bir yıl içerisinde bu hedefe ne kadar yaklaştık diye ölçüp tartacağız Ramazan değerlendirmesinde. Ramazan muhasebesinde bunu yapmamız gerekmektedir.
Ramazan bizim için bir kamptır, hizmet içi eğitimdir ve bir yıllık kirliliklerimizi, eksikliklerimizi, zayıflıklarımızı, hastalıklarımızı masaya yatırıp neşteri vuracağımız ve yeni dönemde daha sağlıklı bir kulluk için kararlar alacağımız, kendimizi ikmal ve itmam edeceğimiz önemli bir mekteptir. Ramazan mektebinde tezkiye var, Ramazan mektebinde tilavet var, Ramazan mektebinde takva var, tefekkür var. Ramazan mektebinde tevhid var, tebliğ var, tercih var. Hani nasıl ki araçları bakıma alırlar ya, işte bizim de manevi dünyamızı yeniden inşa etmek adına kendimizi bakıma almak durumunda olduğumuz bir mekteptir bu. Veya her yıl insan nasıl ticari hesabı gözden geçiriyorsa, açığını borcunu hesap ediyorsa ve bunları netleştiriyorsa bizim de Ramazan ayında Allah’la ilişkilerimizi rayına oturtmak, Rabbimizle aramızdaki mesafeyi kapatmak ve eğer varsa Allah’la aramızda problemler, çözmek adına Allah’a odaklanmamız gerekmektedir.
İtikâf bu anlamda işin zirve yapmasıdır mesela. Allah’a ayırılmış özel bir zaman diliminde Allah’la arama kimsenin girmesini müsaade etmiyorum, Allah’ın kitabını okuyarak Allah’la iletişim kuruyorum, namaz kılarak Allah’la iletişim kuruyorum diyebilmektir. Çünkü namazda kuldan Allah’a bir iletişim, Kur’an okumada da Allah’tan kula bir iletişim söz konusu oluyor. Yani, namaz kıldığımız zaman biz konuşuyoruz, Allah dinliyor; Kur’an okurken Allah konuşuyor, biz dinliyoruz. Her iki halde de Allah’la dikey bir iletişim üzerinde bulunuyoruz. Ama davet ve cihada çıktığımız anda Allah’tan aldığımız o iletişim de toplumsal bir iletişimi bu defa gerçekleştiriyor. Allah’ın bize vermiş olduğu hidayet ve hakikati insanlarla paylaşma mecburiyetinde olduğumuzu kabul ediyoruz. Bunun için de toplumsal sorumluluklarımızı yerine getirmek adına önce kendimizle Allah arasındaki ilişkimizin belli bir seviye kazanması gerekiyor. Bunu sağlayacak en güzel mevsim, en güzel ortam ve en güzel zemin Ramazan zeminidir. Şayet bu düzeyde bir Ramazan bilincimiz varsa Ramazan bizi bileyecek, Ramazan bizi bilgilendirecek ve Ramazan bizi bilinçlendirecektir.
Ve en önemlisi Ramazan’da sadece iftar sofrası değil gök sofrası dediğimiz bir sofra ile de ruhumuzun açlığını gidereceğiz, kalbimizin boşluğunu gidereceğiz, zihnimizdeki karışıklıkları gidereceğiz. Yani Ramazan Maidesi’nde, Kur’an Maidesi’nde, sofrasında yeryüzü sofralarıyla yetinmeyeceğiz, sahur ve iftarla gökyüzü sofralarına müşteri olacağız, misafir olacağız. Kur’an ve Sünnet’ten bize ikram edilen gıdalarla o ruhumuzun açlığını da bir şekilde gidereceğiz. Çünkü ruhumuz aç ve açıkta. Açlığı takva sofrasıyla, açıklığı da takva elbiseleri le kapatacağız. Takva giysisini giyineceğiz, çağın kirliliklerinden, çirkinliklerinden, kötülüklerinden ve şerlerden kurtulabilmeyi, korunabilmeyi arzulayacağız. Ramazan bizim için bir korunak, bir sığınak ve bir barınak oluyor dolayısıyla. Yorgun ruhlarımızı dinlendirme, tashih etme, tasfiye etmenin en güzel fırsatı Ramazan günleridir. Bu şekilde Ramazan’ın içini doldurursak Dünya ve Ahirette bayramı hak etmiş olacağız inşallah. Ama bu bedeli ödersek, bunun gereklerini yerine getirebilirsek bu kazancı sağlayacağız inşallah.
Özelikle şu anki İslam âleminin durumu ile Ramazan ayı arasında bir değerlendirme yapabilir misiniz? İslam âlemi bu halde iken nasıl bir Ramazan ayı geçirmeliyiz veya oradaki Müslümanlara maddi ve manevi nasıl katkı sağlayabiliriz?
Ramazan ayında Allah bizi aç bırakıyor. Niçin aç bırakıyor? Açları görelim, anlayalım diye. Niçin aç bırakıyor? Açlıkla savaşalım diye. Dünyayı aç bırakan dünya kaynaklarının yetersizliği değildir, dünya kaynaklarına el koyan emperyalistlerin, siyonistlerin adil bir dağıtıma fırsat vermemeleridir. Bu yüzden dünyada açlık sorunu var. Eğer yeryüzünü bu şekilde talan ve işgal eden o kirli elleri kesebilirsek, kırabilirsek açlık sorunu kalmayacaktır. İşte Allah bizi aç bırakıyor ki dünyadaki açları görelim, sefilleri görelim ve onların durumunu anlayalım. Bize bir mesaj yolluyor böylece. Yoksa muhacirlerin, mazlumların, mültecilerin halini sadece görüntülerle insan tam olarak idrak edemiyor. İnternet görüntüleriyle, resimlerle, fotoğraf sergileriyle olmuyor bu. Bizzat aç kal bakalım, hele hele şu Haziran Temmuz ayında gör bakalım açlığın ve sefaletin halini.
Yermük kampında otlarla beslenen, Arakan’da ağaç kabuklarıyla beslenen insanların ızdırabını o zaman gönlünde hissedersin. Yoksa diğer türlü böyle programlarda, konferanslarda anlatmakla olmuyor. Bir hastanın acısını anlayabilmek için özellikle gidip hastanede yanında bir gün refakatçi kal bakayım. Bir özürlünün dünyasının ne olduğunu, özürlü bir çocuğun olduğu zaman çok daha iyi anlıyorsun. Bir mülteci nedir, git mülteci kampında bir gün kal o zaman daha iyi anlayacaksın elbet. Bir cezaevinde kalmanın ne olduğunu gidip kalanlara sor bakayım. İşte Ramazan bizi buralara taşıyor. Böyle gündemlerle bizi buluşturuyor, uzaktan görmek gibi değil de o yüreklere dokunduruyor bizi ve yüreğimiz onunla elem duyuyor, acı duyuyor ve bize harekete geçiriyor. Bireysel dünyamızdan, kendimize ördüğümüz kapalı dünyadan bizi çıkarıyor ve başka dünyalara bizi taşıyor. Ramazan’ın böyle taşıyıcı bir özelliği var.
Keşke mümkün olsa Ramazan ayında mazlum İslam coğrafyalarına seyahatlerimiz olsa. Mesela hepimiz şunun duasını yaparız: “Şöyle Ramazan ayında bir umreye gitsek, Kâbe’yi seyrederken zemzemle, hurmayla iftar etsek ne güzel olur.” Bu önemli tabi ki de, bence gidip de bir Arakan Yetimhanesi’nde iftar etmek yetimlerle beraber, Filistinli mazlumların ortamlarında, Suriyeli mazlumların ortamlarında iftar etmek çok daha gerekli ve çok daha önceliklidir. Niçin peki? Çünkü Allah onlarla bizi imtihan ediyor. Eğer Ramazan bizi Suriye’yi yakınlaştırıyorsa, Filistin’e yakınlaştırıyorsa, Arakan’a yakınlaştırıyorsa Ramazan amacı hâsıl olmuş demektir, hedefe bizi taşımış demektir. Ama eğer biz uzaktan sadece fitrelerimizi göndermekle yetiniyorsak, unutmayalım ki bu fitre meselesi değildir.
Evrensel İslam kardeşliğini ayağa kaldırmamız lazım, yeni bir ümmet bilincini inşa etmenin yolu da paylaşmaktan geçiyor. Cimriliklerimizi, bencilliklerimizi yenmekten geçiyor ve ümmetle aramızda olan duvarları aşmaktan geçiyor. İşte bu duvarları aşmak için bizim hafiflememiz lazım. İşte Ramazan bizi hafifletiyor, yeni bir sefere bizi hazırlıyor. O iştahlar, lezzetler, hazlar, istekler, içgüdüleri bir şekilde kontrol altına alınıyor ve Miraç’ı sürdürme noktasında, sefere hazırlanma noktasında Ramazan mektebinin çok büyük etkisi var. Özellikle iftarlarımızdaki lüksü, şatafatı harcamaları gözden geçirip Allah Resulü’nün o sade, mütevazı sofrasını bu çağa nasıl taşıyabiliriz ve soframızdaki o tasarrufu, tasadduka nasıl dönüştürebiliriz ve bunu ümmetin mağdurlarına, yetimlerine nasıl ulaştırabiliriz diye şimdiden bunu düşünmemiz lazım.
Allah paylaşmayı, dayanışmayı, yardımlaşmayı özellikle bizim gündemimize alıyor. Sadece aynı safta durmak değil, safta durduğun insanlarla omuz omuza değdiğin gibi yürek yüreğe de değmen gerekiyor. Kâbe’ye karşı saf tutan herkesin hali, durumu gündemimizde ve gönlümüzde olması lazım. Bu bilincin, bu ruhun, bu şuurun yakalanmasıyla göreceğiz ki devletlerin ulus devlet, resmi ideoloji gibi algılarla çizdiği sınırları ancak bu ruhla aşabileceğiz. Kardeşliğe böylece yürüyebiliyoruz. Temennide kalan bir kardeşlik değil, sahada olan, işlevsel olan, fonksiyonel olan bir kardeşliğin yakalanma şansını elde etmiş oluyoruz.
Maalesef işte İslam ümmetinde görüyorsunuz kardeş kavgalarını, mezhep kavgalarını, hizip kavgalarını ve devam eden felaketleri. Ramazan’ın aynı zamanda bir ateşkes olması lazım bunlar için. Ramazan’ın kelime anlamı “günahları temizleyen bir ateş” ya da “kirleri temizleyen bir yağmur” olduğunu biliyoruz. O bilinçle yola çıktığımızda bir defa Ramazan yağmurunun ümmetin yangınını söndürmesi gerekir. Yağan yağmurun tüm yürekleri serinletmesi gerekir ki kinlerin, nefretlerin ve fesatların temizlenmesi gerçekleşsin. Bu da neye bağlı? İşte o vahiy yağmurunu alabilirsek içerimizdeki cürufu, çirkefi, kiri arındıracaktır. Yemen’de şu an kardeş kardeşe kurşun sıkıyor, Suriye’de kardeş kardeşe kurşun sıkıyor, hakeza Lübnan’da, Pakistan’da Irak’ta bu böyle. Kaldı ki bunların kurşun gibi kenetlenmiş duvar olmaları gerekirdi. Ama birbirlerine kurşun sıkar duruma geldiler.
Ramazan ayı bittikten sonra her şey sona ermiş gibi bazı şeyler eski halini alıyor. Bu açıdan baktığımız zaman Ramazan ayı bittikten sonraki hayatımızın nasıl olması gerekir?
Önce şunu itiraf etmemiz lazım. Bu kulluk mevsimlik değildir, sezonluk değildir, dönemlik değildir bilakis ömürlüktür. Biz kulluğumuzu belli bir aya, belli bir güne, belli bir geceye sınırlayamayız. Çünkü Allah’ın nimetlerinden sürekli nasıl istifade ediyorsak; sürekli bir kulluk, sürekli bir hamd, sürekli bir şükür üzerinde de öyle olmamız lazım. Ramazan sadece kulluktaki açıkları, gedikleri, eksikleri telafi etme noktasında bir yoğunluk demektir. Ama maalesef insanlar kulluğu getirip bir aya sığdırmak gibi bir yanlışa, gaflete düşüyorlar.
Kullukta zirve yapacağımız aydır Ramazan. Kıvam yakalayacağımız bir dönemdir. Ramazan’da ve Ramazan sezonunda kulluğa nasıl gireceğiz, daha güzel nasıl sürdüreceğiz bunu düşünmeliyiz. Açığımızı, eksiğimizi, gediğimizi ve döküğümüzü nasıl telafi edeceğiz diye bakmamız lazım. Ramazan programını ben böyle anlıyorum. Bunun üzerinden gidersek, kış için yaz zamanında nasıl hazırlık yapıyorsak bu dönemde de, Ramazan baharında da hayatın kışına yatırım yapmalıyız. Bunu şöyle ifade edeyim: Biz hazırlığımızı kışa göre yapacağız, bahar çıkarsa bahtımıza diyeceğiz. Sağlama alacağız kendimizi. Ramazan’da kendimizi böylece elbisesine büründüğümüz kurtuluş mevsimiyle gelebilecek tüm etkilere karşı kendimizi koruma altına almış olacağız inşallah.
Senenin diğer günlerinde Allah ile aramız açılmış olabilir, çünkü Bakara Suresi’nde oruçla ilgili Allah şöyle söylüyor: “Kullarım senden beni sorarlarsa onlara de ki: Hiç kuşkusuz ben yakınım.” Eğer on bir ayda Allah’a uzak düşmüşsek, aramıza mesafe girmişse Ramazan ayında o açığı kapatmamız lazım. Allah bize yakın da acaba biz Allah’a ne kadar yakınız sorusuna cevap arayacağız. Ramazan Allah ile birliktelik demektir, Allah ile beraberlik demektir, Allah’a bağımlılık demektir, Allah’a odaklanmak demektir, Allah ile barışık olmak demektir. Nasıl ki bayramda küslerle barışıyorsak, muhakkak Allah’la da barışacağız. İşte Ramazan bizim için Allah ile barış girişimidir, birliktelik girişimidir. Öyle bir randevudur yani. “Ya Rabbi şimdiye kadar seni ihmal ettim, seni gerektiği gibi hatırlamadım, gereği gibi sana odaklanmadım ama ben yeniden seninle ahdimi yeniliyorum ve Allah merkezli bir hayata kararlılığımı Allah’a arz ediyorum.” diyerek yola çıkmış olacağız.

Ekrem Özgüç