Hem ferdin hem de toplumun mutluluğunu temin etmek ve onları mutsuz kılabilecek durumlardan korumak amacıyla Kurʼânʼın üzerinde önemle durduğu hususlardan birisi de adalettir. Adalet, “ifrat ve tefrite kaçmadan dengeli davranma, davranış ve hükümde doğru olma, hakka göre karar verme, her şeyin ve herkesin hakkını verme, haksızlıklardan uzaklaşarak hak yolu tutma” anlamında bir terimdir. Geniş kapsamlı bir kavram olan adalet, doğruluk ve istikamet anlayışının bir gereği olup zıttı “zulüm” yani haksızlıktır.1
Adalet sahibi olmak her şeyden önce Allahu Teâlâ’nın en başta gelen vasıflarındandır. Oʼnun güzel isimlerinden birisi de “âdalet sahibi” anlamına gelen “el-adl” ism-i şerifidir.2 Kurʼânʼda Allahʼın insanlara asla zulmetmediği ve zulmetmeyeceği belirtilmektedir.3
Kur’ân-ı Kerîm’de, insanlar arasında hiçbir nedenle ayrım yapmadan sadece hakkı gözetmek gerektiği, adaletin vazgeçilmez bir prensip olduğu da açıkça ifade edilmektedir. Kurʼânʼın adalete dair ayetlerinden bazıları şöyledir:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan; kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhine de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) ister zengin ister fakir olsunlar, bilin ki Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğip büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”4
“Allah, insanlar arasında hüküm verdiğinizde, adaletli olmanızı emreder.”5
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışır. Allahʼa isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”6
“Eğer onların aralarında hükmedecek olursan, adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever.”7
Yeryüzündeki beşerî sistemlerin hiçbirisi, kendi düşmanlarına ve nefret ettiği insanlara karşı, Kurʼânʼın öngördüğü mutlak adaleti tatbik edememektedir. Kurʼân, müminlerin bu konuda sadece Allah için hareket etmelerini, aralarındaki münasebetlerini Oʼnun rızasına uygun bir şekilde ayarlamalarını ve yine Allah için adaleti tesis etmelerini emretmektedir. Kurʼânʼın emrettiği adalet ilkesi doğrultusunda hayatın tanzim edilmesi, hangi renk, ırk, din, dil, ve sosyal statüde olursa olsun, hiç kimsenin hakkının zayi edilmemesinin ve haksızlığa uğramamasının garantisidir. Adaletin olmadığı yerde zulüm hâkimdir. Zulmün olduğu yerde ise mutluluktan bahsetmek mümkün değildir.8 Bu nedenle Kurʼân, sosyal ahlâk prensipleri içerisinde adaleti önemle zikretmektedir:
“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”9
Ferdin ve toplumun mutluluğunu temin etmek amacıyla Kurʼânʼın üzerinde önemle durduğu hususlardan birisi de adalettir. Kurʼân, adalet ilkesi doğrultusunda hayatın tanzim edilmesini istemekte, farklı renk, ırk, din, dil ve mevkiden insanların bütün haklarının korunup asla zayi edilmemesi esasını getirmektedir. Zulüm ve haksızlık eden, insanlara acı ve ıstıraplar çektiren kişilerin ceza görmeleri ise mağdurların gönlüne şifa veren, adeta içlerini serinleten bir durumdur. Zira bu dünyada insanlara haksızlık ve zulüm ettikleri halde bazı kimselerin, makam ve mevkilere ya da sahip oldukları güç ve iktidara dayanarak ceza görmemeleri, hem mağdur duruma düşenlerin hem de bu duruma şahit olan vicdan sahibi nice insanın içini yakmaktadır. Bu nedenle Kurʼân, adaletin yerini bulmasını, hak edenin hak ettiği cezaya çarptırılmasını istemektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) de birçok vesileyle adaletin önemine dikkat çekmiş, hükmünü ve idareciliğini adalet temeline dayandıran yöneticileri, arşın gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmayacağı kavurucu mahşer gününde, arşın gölgesine alınacak yedi sınıf insanın en başında zikretmiş10 ve ayrıca adil yöneticiler için şu müjdeleri vermiştir:
“Adil davrananlar, Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır.”11
“Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allahʼın yüce lütfuna ve himayesine mazhar olacakların öncüleridir.”12
“Kıyamet günü, insanların Allahʼa en sevgili ve makam olarak en yakın olanı, adil yöneticidir. Kıyamet günü, insanların Allahʼa en sevimsizi ve Oʼndan makam olarak en uzak olanı da zalim yöneticidir.”13
Hz. Peygamber (s.a.s.)ʼin ve onun terbiyesinde yetişmiş olan sahabilerin hayatında adaletin nasıl bir yerinin olduğuna dair yaşanmış birçok örnek mevcuttur. Bunlardan biri şöyledir: Bir gün Mahzumoğulları kabilesinin önde gelen ailelerinden birisine mensup olan Fâtıma adında bir kadın, hırsızlık yaptığı gerekçesiyle Hz. Peygamber (s.a.s.)ʼin huzuruna getirilmişti. Kadının elinin kesilmesine hükmedildi. Fakat İslâm öncesi geleneklere göre Kureyşʼten olan asil bir kadın hakkında -suç işlediği sabit olsa dahi- böyle bir hüküm verilemez, başka bir çare bulunurdu. Bu hükmün infazının da durdurulması için Kureyşʼin ileri gelenleri Hz. Peygamber (s.a.s.)ʼin çok sevdiği Üsâme b. Zeydʼi araya koyarak kadının affedilmesini istediler. Üsâmeʼnin böyle bir aracılıkta bulunması Hz. Peygamber (s.a.s.)ʼi ziyadesiyle öfkelendirdi. Hemen ashabını mescitte toplayıp onlara şöyle hitap etti:
“Ey insanlar! Sizden evvel yaşamış olan toplumların neden dolayı yoldan saptıklarını biliyor musunuz? Onlar soyluları bir hırsızlık yaptığı zaman onu affeder, zayıf ve kimsesizleri bir şey çaldığında ise onları cezalandırırlardı. Allahʼa yemin ederim ki, böylesine kötü bir hırsızlığı Mahzum kabilesine mensup Fatıma değil, kendi kızım Fatıma dahi yapmış olsa, kesinlikle onun da elini kestirirdim.”14
Bu olay, Kurʼânʼda emredilen adalet prensibinin ne denli hassasiyetle korunduğuna dair en çarpıcı örneklerdendir. Beşerî sistemlerde hâkim zümre ve belirli sınıflar için dokunulmazlıklar söz konusu olduğu halde Kurʼânʼın ortaya koyduğu adalet sisteminde hiç kimsenin bir ayrıcalığı yoktur. Çünkü toplumları çöküşe götüren en önemli faktörlerden birisi, adaletin yerini zulmün almasıdır.15
Kaynaklar
Halîl, Kitâbuʼl-ʻAyn, 3/110; Râğıb, Müfredât, 363-364; Cürcânî, et-Taʻrîfât, 124; Mustafa Çağrıcı, “Adalet”, DİA, 1/341.
Tirmizî, Deʻavât, 87; Çağrıcı, “Adalet”, DİA, 1/341.
3/Âl-i İmrân, 182; 4/Nisâ, 40; 8/Enfâl, 51; 22/Hacc, 10.
4/Nisâ, 135.
4/Nisâ, 58.
5/Mâide, 8.
5/Mâide, 42.
Ğânim, es-Seʻâde fiʼl-Manzûriʼl-İslamî, 156.
16/Nahl, 90.
Buhârî, Ezân, 36, Zekât, 16, Rikâk, 24, Hudûd, 19.
Müslim, İmâre, 18; Nesâî, Âdâb, 1.
Buhârî, Edeb, 36.
Tirmizî, Ahkâm, 4.
Müslim, Hudûd, 2.
Erdoğan Pazarbaşı, Kurʼân ve Medeniyet, s. 304.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Akbaş