İnsanların birbirine benzemesi, dinlerin karışması, yüzyıllardır süregelen onlarca kültürün yerini, daha on yıl önce ortaya çıkmış yeni kültürlere bırakması ya da kısaca “özenmek” olarak da tabir edilebilir belki modernizm.

Başkalarının yemeklerine, kıyafetlerine, yaşam tarzlarına, fikirlerine özenmek… Belki de kopyalamak, doğru mu yanlış mı diye sorgulamadan…
Geçmişin hatırı görmezden gelinerek ve sadece geleceğe odaklanarak çağdaşlaşmak!
İçinde bulunduğumuz bu çağın gereklerini yerine getirmek. Peki, kim belirliyor bu çağın gereklerini? Nasıl giyinmemiz, yememiz, içmemiz, düşünmemiz, konuşmamız hatta yaşamamız gerektiğini? Neden uymak zorundayız bunca şeye! Kimin karar verdiğini bilmeden ve neden herkesin aynı olmasını istediğini anlamadan. Oysaki düşünmek özgürlüktü, özgürlük ise modernizm! Bu öyle bir özgürlük ki sınırları “Modernizm” kelimesinde olduğu gibi “M” harfiyle başlar ve başka harflerle beraber bir manaya ulaşır. Ama sonra yine başladığı gibi biter. Aralarda ortaya çıkan bütün farklılıklar kaybolsun, yine de farklılıklar olacaksa da onlar da bu sınırların içinde fark edilmesin dercesine ve yine “M” harfi ile biter kelime.

Diğer akımlarda olduğu gibi bu akımın da bir hedefi vardı. O da insanoğlunun zengin ve refah bir hayat yaşamasıydı. Ancak bu hayat, sıradan insanlar için geçerli değildi. Bu akımı kuran insanların, insan saydığı insanlar için geçerliydi. Yani aslında davet edilmediğimiz bir programa kendimizi zorla davet ettirmeye çalışıyorduk. Herkes için görünen bu akımı, herkes gibi biz de yaşantımıza dâhil ettik.

Müreffeh bir hayat istiyorsanız saatlerinizi dünyaya ayarlayın dediler. Makam, mevki için gerekirse değerlerinizi feda edin dediler. Biz de fedakârlığa en yakınlarımızdan başladık. Yokluk ve savaş zamanlarında (çok uzağa gitmeye gerek yok 25 yıl öncesine kadar) sıcak ekmeğimizi paylaştığımız komşularımız ve sevdiğimiz insanlar vardı etrafımızda. Fırından ekmek alınıp sokağa girildi mi, çocuklar o ekmeğin etrafında kümelenirdi. O mahallede mutlaka birilerinin nasibi olurdu o ekmekte. Ama modernizm ve küreselleşmeyle beraber yüksek binaların en tepelerine taşınmamız, lüks bir hayat yaşama isteğimiz ve sadece kendi hayatımızla ilgilenip sıla-i rahimi bile terk ettiğimiz bu zamanlarda, biz o sıcak ekmeği alıp dolaplarımıza koyduk.

Artık ekmeklerimizi soğuk ve bayat yiyoruz. Hatta diğer güne kalan ekmekleri yiyemeyip çöpe atıyoruz. Paylaşma, sevgi, komşuluk, hoşgörü ve güven en çok yokluğundan şikâyet ettiğimiz değerlerimiz değil miydi? İşte her şey o ekmeği dolaba koyduğumuzda, kendimize sakladığımızda yani “ben” demeye başladığımızda başladı.
Daha sonra markalar ve moda onların elinde olduğundan tesettürümüzden giyim tarzımıza oradan televizyon, sinema, reklam ve medyayla hayatımızın her anına girmeyi başardılar, bundan biz hiçbir kâr elde etmediğimiz hâlde. Aksine görmek istemediğimiz, kabul etmediğimiz düşünce, davranış, fikir ve yaşam tarzlarını yine farkında bile olmadan hayatımıza sokup normalleştirdiler. Bize bir şekilde ulaştılar hep.

İnsan, sosyal bir varlık ve teknoloji çağında, içinde bulunduğu hayatın bir gerçeği ve gereği olan telefonları ve sosyal medyayı artık kullanmak zorunda. İşte buraları kontrol edebilen insanlar, ne yapmamız gerektiğini belirliyorlar ve biz de sorgulamadan bunları yapıyoruz. Peki, bu gerçekleri kabul edip farklı şekilde kullansak olmaz mı? Teknoloji çağında olduğumuzun farkında olup, teknolojiyi kendi inanç, düşünce, ahlak ve fikirlerimize uyarlayamaz mıyız? İlk hatamızı sosyal medyayı boş bırakarak yaptık zaten. Bu sosyal hayatın sonu gelmeyecek aksine daha da ilerleyecek.
Şu an çağı değiştiremiyor olabiliriz ama bu inançlarımızdan taviz verebileceğimiz anlamına gelmez. Artık harekete geçmemiz gerekiyor. Belirledikleri ve insan saydıkları o topluluktan olmadığımızı kabullenmemiz gerekiyor. Bu da onların vaat ettiği hiçbir şeye sahip olamayacağımız anlamına geliyor.

“Kâfirler de birbirlerinin dost ve yardımcılarıdırlar. Eğer siz aynı şekilde birbirinize arka çıkmaz ve destek olmazsanız, yeryüzünde ne götürüp ne getireceğini kestiremeyeceğiniz büyük bir fitne, kargaşa ve büyük bir bozgunculuk patlak verir.” (Enfal, 73)
Bir ülke kendi refahı için planlar kurar, yalanlar söyler, ülkeler sömürür, yasalar çıkarır. Ülkeleri sömürmek için gittiğinde dahi, size özgürlük, bağımsızlık, refah getireceğiz diye vaat vererek girer. İşte bu akımı ve akımları ortaya atanların amacı kendi ülkeleri bile değil, sadece zengin bir hayat yaşamasını istedikleri “insanlar”.
Her gün daha iyi bir hayat yaşayan insanları görünce bizde sadece dünya aşkı artarken onlar zaten bu hayatı yaşıyorlar ve biz ömrümüzü hep daha iyi olabilmek için harcıyoruz, anı unutup geleceği düşünüyoruz. Geleceği düşünürken de anın içinde kaybolup gidiyoruz. Paramız yetmediği hâlde marka takıntılarımız oluyor. Yine o birilerinin belirlediği markalar…
“V” marka bir telefona sahip olmak bir ayrıcalık değil iken “X” marka bir telefona sahip olmak bir ayrıcalık sayılıyor. En basitinden herhangi bir markanın kafesi meşhur değilken bir markanın kafesi meşhur sayılıyor. Neden bu markaların ürünlerine sahip olabilmek için binlerce lira harcıyoruz? Neden zengin gibi görünmek istiyoruz? Herhangi bir mağazadan kıyafet almak neden bize yetmiyor? Marka bir tişört giymek bizi nereye taşıyor?
Son olarak parası olsa da olmasa da bunları yapabilen ve makam sahibi olan insanları neden gözümüzde büyütüp iyi bir konuma getirirken, marka takıntısı ve iyi bir makama sahip olmayan insanları yeterince kale alamıyoruz? Oysa ahlak kavramı değil mi insanları insan yapan?

Asıl zenginlik ve refah birbirini seven, hoşgörü ile karşılayan, geleneklerine sahip çıkan bir toplumdur. Çünkü birbirine saygılı ve hoşgörülü olan toplumlarda dayanışma vardır. Kimse altta kalmaz, ezilmez, birbirini kazıklamaz, ülkesi zor durumlardan geçerken, insanlardan daha fazla nasıl para koparabilirim derdine düşmez.
Ne zaman belirli bir ahlak ve gelenek süzgecinden geçerse bir toplum, işte o zaman modernizmin vaat ettiği her şeye kavuşmuş olur.
Vesselam…