1915 yılının baharında cepheye koşan yiğitlerde hüzün yerine neşe ve sevinç vardır. Zira sevenler mahbuplarının yanına gidiyorlardı. Cepheye er ikmali yapan Şirket-i Hayriye’nin 38 Numaralı Sultanhisar Vapuru gemi süvarisinin “O askerler ki, yarın Çanakkale’de düşmanı karşılayacaklar, belki çoğunun ruhları bu ebedî maviliğe karışacaktı. ”sözleri bu gerçeğin sadece bir tespitiydi. Cepheye sevk, tatlı bir yarış havasında geçiyordu. Hamdullah Suphi Tanrıöver bu yarışı bir zabitin “Taburlarımız arasında günlerden beri ‘Harp yerlerine biz evvel varacağız!’ diye bir yarışmadır devam ediyor. İnanınız ki, her taburun anlatmaya lâyık sekiz on hikâyesi, tartılmaya lâyık sekiz on kahramanı vardır. Bugün askerlerimizi tahrik eden ruhu, hatta en iyi bir hayal ile tahmin etmek mümkün değildir. Size birer birer onların namus ve faziletini, erkek ruhunu bize öğretmiş olan vakaları anlatsam, hayran olursunuz…” sözleri ile ifade etmektedir.
Askerlerin Haydarpaşa İskelesi’nden cepheye sevk edilirken şahit olunan sahneler Çanakkale zaferini kazandıran yüksek ruh portrelerinden sadece bazılarıydı. Hepsinde var olan duygu aynıydı: Vatan düşman çizmeleri altında pây-i mâl olmamalı, gerekirse bunun için şehit olunmalıdır.
Gidenler sevgili İstanbul’larını kurtaracaklardı. “Selam sana ey kalbimin Kâbe’si İstanbul!” diye ona seslenmekten kendilerini alamıyorlardı. “15 Temmuz 1331 [28 Temmuz 1915], Gece, Oh… Artık emelime nail oldum. Ben de nihayet dinim, yurdum, şen ve mes’ut hatırat ile bir hayatı, sevgili İstanbul’um için canımı feda edebileceğim. Çünkü Çanakkale’ye, hayır hâşâ, Çanakkale değil demir ve kan kaleye gidiyorum.” şeklindeki ifadeleri bir şehidin hatıra defterine yazdıklarıydı. O emeline nail olanlardan sadece biri idi. Gerekirse evlatlar babaları ile birlikte aynı cephede savaşacaktı.
Ürgüplü Mustafa Fevzi’nin “…Alçıtepe eğer düşman tarafından zapt edilirse, İstanbul’u kurtarma imkânının elden gideceğine inanıyorduk. Onun için pervasızca ölüme koşuyorduk. Ölümle iç içe olup, Ahirete yaklaştıkça da fıtraten inandığımız Allah’a sığınıyorduk…” sözleri Çanakkale ruhunun bir tezahürüdür.
Düşmana karşı pervasızca dövüşürken birçoğu ölümü akıllarına dahi getirmemiş, bilenler “Selâten Tüncînâ” duasını okuyarak, bilmeyenler ise tekbir getirerek düşmana saldırmışlardır. Askerler ceketlerinin iç cebinde devamlı Kur’an ya da bir dua mecmuası taşımışlardır. Cephede askeri teşci için imamlar da bulunmuş gerektiğinde eline silah alarak düşmana karşı koymuşlardır. Bu gazi imamlardan birinin tedavisinin devam ettiği hastanede bir gazeteciye, askerlerin hücumunu anlattıktan sonra “…Yükselen Allah Allah sedasından başka bir şey işitilmiyordu. Bu öyle ruhanî ve ulvi bir an idi ki, bunun karşısında yapacak hiç bir vazifesi olmayarak, bizden bir kelime-i teşvik ve teşcî’ bile beklemeyen er oğlu erler arasında dolaşmak zaid bir şey gibi geldi. Ben de hemen orada boş bulduğum bir silaha sarılarak hücuma iştirak ettim.” Sözleri bu ulvi manzaranın ayrı bir misalidir.
Cephede asker bir destan yazarken onu cepheye gönderen annelerde bu destana iştirak etmişlerdir. Karaköy’de tramvay istasyonunda evladını, elindeki fotoğrafı ile ararken bir annenin “Kalbim diyor ki Osman’ım şehit olmuştur. Fakat her halde, ister gazi, ister şehit olsun, değil mi vazifesini yapmıştır. Gam yemem. Allah devlete, millete zeval vermesin.” diyerek evlâdının şehadet haberini metin bir şekilde karşılamamış, bir isyan belirtisi ve üzüntüsü göstermemiştir. Şehit annesinin bu sözlerini nakleden muhabir kadınlarımızın Çanakkale Muharebeleri sırasında gösterdiği gayret ve fedakârlıklarını “Osmanlı kadınlarının bu muharebede gösterdikleri menâfii, sarf eyledikleri mesaiyi düşünüyordum. …Yaralılarımıza çamaşır, sargı yetiştirmek asker ailelerine muavenet etmek için muhtelif cemiyetlerde çalışan, hastanelerde yaralı gazilerimizin yaralarını saran kadınlarımız gayr-ı muntazır bir sırada aldıkları felâketâmiz haberlere karşı da muhafaza-i metanet etmeyi biliyorlar.” sözleriyle taçlandırmaktadır.
Cephe gerisinde de memleket seferber olmuştur. Cephede düşmanla vuruşurken yaralanıp İstanbul’daki hastanelere tedavi için getirilen asker evladına sahip çıkmıştır. Açılan onlarca yeni hastanenin ihtiyaçları için yardım kampanyaları düzenlemişlerdir. Bunu kâfi görmemiş onların tedavileri için gönüllü olarak hastabakıcılık yaparken evinde müstakbel misafirleri için hazır bulundurduğu yatak çarşaf ve yorganlarını şehirlerine misafir olarak gelen yaralılara vermişlerdir.
Sonuç olarak; Çanakkale yalnız savaş meydanlarında alınan bir askerî zafer değildir. Viyana önlerinden başlayan ric’atin, özellikle Trablusgarp ve Balkan muharebelerindeki mağlubiyetlerin millet olarak zihinlerde bıraktığı teessürleri ve ümitsizliği kaldırmış, askerinden idarecisine ve toplumun bütün kesimine yeniden güven gelmiştir. Her şeyden önce Balkan Savaşları’nın ruhlarda bıraktığı infial ve utanma hissi Çanakkale siperlerinde kaybolmuştur. Çanakkale’de neşet eden bu hissiyat milletin bekasını teminatı olmuştur. O gün verilen bu müdafaanın aktörleri gençlerimizdir. Çanakkale’nin müdâfa’ası bir gençlik müdâfa’ası olmuştur. Lisede okuyan talebeden üniversite ve medrese talebesine kadar bütün gençlik birbiri ile yarışırcasına cephe koşmuştur.
O sene yaklaşmakta olan Ramazan Bayramı bu sene daha sevinçle kutlanacaktır. Çanakkale’de o gün sergilenen fedakârlıklar gelecek nesillere, yine böyle bir durumda yapılacak müdafaanın keyfiyeti hususunda güzel misaller bırakmıştır.

Önceki İçerikAnne ! Elma Kokusu Geliyor! (Halepçe Katliamı)
Sonraki İçerikİslam medeniyetini ihya etmeye adanmış bir ömür… Prof. Dr. Fuat SEZGİN