Prof. Dr. Fuat Sezgin, 24 Ekim 1924 doğumlu. Osmanlı döneminin son yıllarında kadılık yapan Mehmet Efendinin oğlu. İlkokulu Doğubayazıt’ta, ortaokul ve liseyi Erzurum’da tamamlar. Dindar bir ailede büyüyen Sezgin’e en çok tesir eden kişilerin başında babası gelir. İslâm dini ve ilimleri ile ilgili duyguları babasından aldığını çeşitli vesilelerle dile getirmektedir. Sezgin, babasının iyi bir din âlimi olduğunu anlatmaktadır. Nitekim o, hocası Hellmut Ritter’in telkinleri ile babasından kendisine kalan 30 ciltlik Taberi Tefsirini okuyarak Arapçasını geliştirmiştir.
Almanya’da yaptığı çalışmalarla bilim tarihindeki tabuları yıktı: “Avrupa medeniyeti, aslında İslam medeniyetinin çocuğudur.”
Fuat Sezgin hoca, yirmi dört saatlik günün yaklaşık on yedi saatini çalışarak geçirdiğini ifade etmektedir. “Benim çalışma yılım 365 gündür, haftam 7 gündür. Ben, Cumartesi ve Pazar günü bile sabah saat 07.30’da enstitüdeyim. Bilim adamlarından, buna yakın bir şekilde çalışmalarını isterim” deyip, ilim tahsilindeki metodunu dile getirmekte ve Müslüman bilim adamlarını bu konuda uyarmaktadır. Boş konuşmaktan hoşlanmayan, bütün zamanını dolu dolu geçiren, ömrünü bilim tarihine adayan azimli bir ilim adamı…
O, sözünde duran ve randevularına zamanında giden bir insandır. Kendisi, hayatı boyunca, sadece üç randevusuna zamanında yetişemediğini ve daima bunun üzüntüsünü yaşadığını dile getirmektedir. O, tatil yapmayı, emekli olup bir kenara çekilerek dinlenmeyi hiçbir bilim adamına yakıştırmamaktadır. Sezgin, İslâm dünyasının değişik yerlerinde verdiği konferans ve katıldığı TV programlarında kendisine, “Bize ne tavsiye edersiniz?” diye yöneltilen sorulara, özet olarak şu tür cevapları verdiğini söylemektedir: “Zahit ve kanaatkâr olun, dünya nimetlerine aşırı derecede kapılmayın. Sabr-ı cemil denilen, güzel sabra sahip olun. Her türlü söz, hareket ve davranışlarınızda, gerçek anlamda Allah korkusu ile hareket edin. Daha çok okuyun. Okurken, sakın aklınız başka şeylerde olmasın.”
Fuat Sezgin Hoca, Türkiye’de üniversiteden uzaklaştırıldıktan sonra Almanya’ya gitti ve orada tahsil hayatına devam etti. Onun ifade ettiğine göre çaresiz kaldığı zamanlarda, yarım gün inşaatlarda işçi olarak çalışmayı ve zamanının diğer kısmında da tahsiline devam etmeyi düşünürdü. O, son derece Allah’a inanan mütevekkil bir insandır. Frankfurt Üniversitesi’nde altı aylığına misafir öğretim üyesi olarak çalıştığı sıralarda, Willy Hartner, kendisine iki ayının kaldığını söyledi. O da, büyük bir inanç ve teslimiyetle, “Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilirse, ben yedinci haftanın telaşını yaşamam. Çünkü o zamana kadar yaşayıp yaşamayacağımı Allah bilir. Bu nedenle, iki ay sonrasına Allah kerimdir” anlamındaki ifadelerle cevap verdi. Onun bu samimi yapısına şahit olan Hartner, ayağa kalkıp onu kucakladıktan sonra, “Ben ateistim, Allah’a inanmıyorum. Fakat bu kadar inanan bir insana ne kadar gıpta ediyorum!” diyerek, yerine oturdu. Bu olay, Sezgin’in dini şahsiyetini, güzel ahlakını, tevekkül anlayışını ve mütevazılığını gösteren bir tablodur.
Bilimlerin, bütün milletlerin katkısının müşterek ürünü ve tüm insanlığın ortak malı olduğunu savunan Sezgin’in en büyük arzusu, “benim milletim” dediği Müslümanların Batı karşısındaki aşağılık kompleksinden kurtulmasıdır. Bunun için Müslümanların, kendilerine olan özgüven problemini çözmeleri gerekir. O, Batılıların da Müslümanların bilime katkılarını görerek, üstünlük duygusundan uzaklaşmalarının gerektiğini de vurgulamaktadır. Kendisi, ilmi çalışmalarda bulunurken, asla mübalağaya kaçmamakta, herkese hakkını vermekte hassasiyet göstermektedir. O, her şeyi biz yaptık şeklindeki bir duygu ile hareket etmemektedir. Sezgin, şahsiyeti itibarı ile ciddi bir özgüvene sahiptir. Bunun sebebini de, kendisi şöyle anlatmaktadır:
“Müslümanlar, miladi yedinci yüzyıldan itibaren çeşitli bilimleri Yunanlılardan ve Hintlilerden aldılar. O zaman için Onlar, İster Hıristiyan, ister Yahudi olsun, kendilerinden ilim aldıkları kişileri hoca olarak kabul ettiler ve iki yüz yıl sonra, bu öğrenme merhalesini geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Müslümanlar, bilim alanında 800 yıldan fazla süren bu yaratıcılıkları sayesinde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler, eski ilimleri geliştirerek yeni ilimler kurdular ve ileride kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ancak onlar, miladi on altıncı yüzyıldan itibaren ilimler tarihindeki önderliklerini yavaş yavaş kaybetmeye başladılar. Bu gün Avrupa’da var olan bilimlerin, İslâm bilimlerinin bir başka coğrafyada değişik tarihi şartlar içerisindeki devamından ibaret olduğu kanaatindeyim. Bu nedenle bu günkü Avrupa’da gelişen bilimleri yabancı bulmuyorum. Bunları, daha önceki Müslüman bilim adamlarının geliştirdiği bir safha olarak kabul ediyorum. Batıda bulduğum ilmi gelişmeleri yabancı bulmadığımdan dolayı, onlara karşı kendimde bir aşağılık duygusunu hissetmiyorum. Aksi takdirde ben, bu eserleri yazamazdım. Bende, bir Müslüman’ın iyi şartlar içerisinde çok iyi çalışması neticesinde önemli başarıları elde edebileceği inancı vardır. Onun için tüm Müslümanlardan, korkak ve taklitçi olmamalarını, özgüvene sahip olmalarını ve dolayısıyla yaratıcı olmalarını diliyorum.”
Hoca, bir ömür boyu İslâm bilim tarihi alanında yaptığı çalışmalarının ana gayesini şöyle özetlemektedir:
“Benim mensubu olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var. Bizler, köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllardır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, tahkir edilip bütün yaptıklarının da elinden alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslâm medeniyetinin bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı büyük katkıları, bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmayı gaye ittihaz ettim. Bu gayretimin bir kısmı, sadece bilim dünyasına hizmet, ama diğer çok mühim bir gayesi ise, koskoca bir İslâm âleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak kaybettiklerini iade etmek içindir.”
Doksan bir yaşına girmiş bulunmasına rağmen, emeklilik düşüncesini taşımayan, her gün yeni bir şeyi öğrenmeye ve üretmeye çalışan Sezgin, mükemmeliyetçi bir yapıya sahiptir. O, daima her şeyin en iyisini ve en güzelini yapmak ister.
Fuat Sezgin Hoca, babasının da teşviki ile çocukluğundan itibaren bilimsel çalışmalara ilgi duydu. O, bu tür çalışmalarında bulunmak için çeşitli dilleri bilmenin gerektiğini ileri sürmektedir. Nitekim o, bu nedenle 27 kadar dili öğrendiğini ifade etmektedir. Uluslararası bir toplantı esnasında o, “Hocam Hellmutt Ritter, bana her yıl bir dil öğreneceksiniz demişti” diye söylediğinde, hazır bulunan Katar Kraliçesi Şeyha Mouza, hayretler içerisinde kalmıştı.
Hocanın ilmi kişiliği, onun son derece kaliteli eserlerinden anlaşılmaktadır. Onun ilmi kişiliğini öne çıkaran en önemli eseri, “GAS” olarak bilinen “Geschichte des Arabischen Schrifttums” (İslâm Bilim Tarihi) adlı çalışmasıdır. O, “İslâm Bilim Tarihi”adlı eserini yazarken, 60 kadar ülkeyi gezdi, yüzlerce kütüphanede çok sayıda kitap ve yazma eseri inceledi. Bütün bu çalışmaların sonucunda, Kur’ân, Hadis, Fıkıh, Tarih, Edebiyat, Tıp, Farmakoloji, Kimya, Matematik, Astronomi, Astroloji, Meteoroloji, Coğrafya ve benzeri değişik bilim dallarının tarihsel sürecini anlatan bu eşsiz eseri ortaya koydu. Onun bu eseri, dünya çapında eşsiz olan bir bilim tarihi kitabıdır.
Fuat Sezgin Hoca, 1982 tarihinde Frankfurt’taki Goethe Üniversitesine bağlı Arap-İslâm Bilimleri Tarihi Enstitüsünü ve bir süre sonra da İslâm Bilim Tarihi Müzesini kurdu. Bu müzenin içinde, Müslüman ilim adamlarının yaptığı icatların aletlerinin 800’den fazla maketi bulunmaktadır. Kuruluşundan bu yana sürekli bir şekilde ziyaretçi akınına uğrayan bu müze, İslâm medeniyetinin şaheserlerini, onların insanlık tarihindeki değerlerini insanlığa tanıtmaya vesile olmaktadır. Dünyanın çeşitli yerlerinden Frankfurt’a uğrayan siyaset ve bilim adamları, sanatçılar ve benzeri pek çok kişi, bu müzeyi ziyaret etmektedir. Bu müze, insanların İslâm dini hakkındaki olumsuz kanaatlerinin değişmesine sebep olmaktadır. 23 Ocak 2014 tarihinde Sezgin hocamı ziyaret ettiğimde, bu müzeyi gezip görme imkânına sahip oldum. Bu müzede gördüğüm manzaralar, ömür boyu zihnimde yer almaya devam edecektir.
Fuat Sezgin Hoca, oryantalistlerin özellikle hadis alanında oluşturmaya çalıştıkları şüpheci yaklaşımlara karşı ciddi reddiyelerde bulunan önemli bir ilim adamıdır. O, bu çalışmaları ile hadis oksidentalizmi alanına büyük katkılarda bulundu. Bu alandaki önemi nedeniyle başta onun ve yine bu alanda eser yazan el-Azâmi ve Sibâî gibi bazı hadis oksidentalistlerin bu alandaki eserleri, daima oryantalistlerin dikkatini çekmektedir. Bu oryantalistler, onların eserlerinden olumlu veya olumsuz atıflarda bulunmaktadırlar. Sezgin ve arkadaşlarının bu eserleri, hadis ilminin doğuş ve gelişim dönemi ile ilgili özellikle de şüpheci oryantalistlerinin iddialarından temel çizgilerle ayrılan görüş ve değerlendirmeleri, hadis oksidentalizminin kat ettiği mesafe açısından büyük bir öneme sahiptir. Sezgin, daha çok Goldziher’in bu alandaki oryantalistik görüşlerine cevap vermektedir.
Bir Oksidentalist olarak Fuat Sezgin Hoca, bu gün İslâm âlemindeki okullarda İslâm bilim tarihi hakkında okutulan olumsuz ve ön yargılı bilgilerin kaldırılmasının ve yerine doğru bilgilerin okutulmasının gerekli olduğunu şiddetle vurgulamaktadır.
Bu gün Müslümanların içinde bulundukları durum, Sezgin’in bu iddialarında ne derece haklı olduğunu canlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Onunda işaret ettiği gibi Müslümanların, günümüzde diğer dünya milletlerinin gerisinde kalmaktan ve kendi aralarında yaşadıkları çeşitli ihtilaflardan kurtulmak için, mutlaka sınırsız ve karşılıkılı hoşgörüye dayalı bir bilim anlayışına sarılmaları gerekir. Günümüzdeki Müslüman devlet yöneticilerinin, Sezginin dillendirdiği ilk İslâm dönemlerindeki devlet idarecileri gibi bu işe önem vermeleri, bunu devlet gücü ile yerine getirmeleri ve her türlü maddi imkânları bu istikamette kullanmaları gerekir. Nitekim Batı ülkelerindeki bilimsel bilgi akışı, devlet yöneticilerinin ve kilisenin desteği ile gerçekleşmektedir. Kanaatimize göre Batılı bilim adamları bu gerçekleri, Müslümanların ilk dönemlerindeki tatbiklerinden örnek alarak icra etmektedirler. Onlar, İslam’ın bilime verdiği önemden ders alıp çağ atlarken, Müslümanlar bundan gafil kalarak bu gün içinde bulundukları acıyı yaşamaktadırlar.

Ali Karakaş