Kurban, İbrahimî bir sadakatin, İsmailî bir teslimiyetin, Muhammedî bir muhabbetin ortaya konmasıdır. Kurban, üç temel hayatî gerçeği bizzat yaşatarak öğretir insana: Hayatı, ölümü ve hakikati. İnsan, kurbanda ölümü bilfiil tecrübe ederek, acıyı, merhameti, sabrı, metaneti, çelik gibi bir direnme gücüne sahip olmayı öğrenir.

Kurban insana, ne olduğunu, varlık hiyerarşisindeki rolünü, imkânlarını ve zaaflarını hatırlatan, bilfiîl yaşatarak öğreten muazzam varoluş biçimlerinden biridir. Kurban insanı, ölüme, Rabbine ve başka zamanlarda olamayacağı kadar hayata, hayatın en görünmez bölmelerine yakınlaştırır.

Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, takva sahibi olan bir gönül üzerinden bir başka kurban kıssasını anlatır: Uzun yıllar evlat hasretiyle yanıp tutuşan Hz. İbrahim (a.s), Allah’tan bu hasretin bitmesini istiyordu. Hz. İbrahim’in (a.s) duasını Yüce Mevlâ kabul buyurmuş, salih bir evlât lütfetmişti. Hz. İbrahim’in verdiği söz gereği evlâdını kurban etmesi gerekiyordu. Bu husus Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmiştir: “Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince “Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin, dedi. O da cevaben: Babacığım! Emr olunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahim’e selam, dedik. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim Mü’min kullarımızdandır.” (Saffat, 102-111)

İşte kurban, Hz. İbrahim’in ve oğlu İsmail’in kişiliklerinde anıtlaşan adanmışlığın ve arınmanın, teslimiyetin ve ümmîleşmenin bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli yegâne yol haritasını sunar bize.

Bu ayet, genel olarak bütün ibadetlerde iyi niyet ve ihlâsın gerektiğini ortaya koymaktadır. Anlaşılıyor ki, ibadetlerimizde bizi Allah rızasına ulaştıracak olan temel unsur, kalplerimizin takvası yani bu ibadetleri, gösterişten uzak olarak sırf Allah rızası için yapma çabasıdır. Nitekim Hz. Peygamber bir hadîslerinde “Amellerin kıymeti ancak niyetlere göredir. Herkesin niyeti ne ise, eline geçecek olan da odur” buyurmuşlardır.

Kurban, bu dünyada kendisine her tür nimeti lütfeden yaratıcısına şükretmesini sağlayarak insana, hayat, varlıklar ve ölüm konusunda derinlikli bir duyarlık ve şuur armağan eden son derece öğretici, terbiye edici, insanın ufkunu görünür görünmez âlemlere açar. Kurban; Rab, ölüm ve hayat gerçeğini bütün boyutlarıyla kavratan ve böylelikle daha insanca, daha huzur ve sükûn dolu, daha kardeşçe ve barış dolu bir hayat sürmesinin yollarını gösteren Allah’ın kullarına bir lütfudur.

Hem de öylesine muhteşem bir lütuftur ki kurban, kurbanın kesilmesinden hemen sonra insanı, hayatı, yerle gök arasını, bütün varlıklar âlemini muhteşem bir bayram, coşku, neşe, sulh, sükûn ve kardeşlik havasıyla donatır ve insanın bütün varlıklarla bütünleştiği eşsiz bir ilâhî senfoni bahşeder insana. Kurban, bize ancak kendimizden geçerek, en değerli şeylerimizden vazgeçerek kendimize gelebileceğimizi öğreten mükemmel bir öğretmendir.

Kurban, ölümü, hayatı ve hakikati kavrayabilmemizi sağlayan bir lütuf ve ihsanıdır bize Rabbimizin. Ancak kurban sayesinde, kurbanla tanık olduğumuz, tanış olduğumuz, hakikatine ve sırrına erebildiğimiz ölüm gerçeği aracılığıyla, bu hayatın sonlu olduğunu, insanca bir dünya inşa edebilmenin yolunun bütün alışkanlıklarımızı terk etmekten; nefsimizi, nefsimizin bencilce arzularını dizginleyebilmekten; hakikati teslim almak yerine, hakikate teslim olarak nefsimizi ve bütün dünyevî şeyleri putlaştırmaktan kurtulabilmekten, kısacası, dünyaya ve nefsimize teslim olmak yerine, Hakka ve hakikate teslim olmaktan, dünyanın ve nefsimizin ayartılarından arınabilmekten geçtiğini öğreten muazzam bir hayat ve diriliş programı sunar bize.

Fatih AKYOLCU