Günümüzde özellikle selefi ekol içinden çıkan tekfirci akımlar insanları rahatlıkla tekfir etmektedirler. Türkiye’de bu akımların etkisi pek hissedilmese de İslam dünyasının belli bölgelerinde halen güçlerini korumaktadırlar. Bu tekfirci düşünceye sahip olanlar ile mutedil düşünceye sahip olanlar arasındaki en temel ayrım cehaletin itikadi konularda da mazeret olup olmadığı, buna bağlı olarak hüccetin ikamesi meselesine olan farklı yaklaşımlarımızdır. Yazımızda tekfircilerin çokça istismar ettiği İbni Teymiye’den örnekler getirerek onların düştükleri yanlışa dikkat çekmeye çalışacağız.

Cehaletin Tanımı; Cehaletin asıl manası bilgisizlik halidir. Şu ayet buna örnektir. “İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır.” (Bakara, 273) görüldüğü üzere bu ayette cehaletin mutlak anlamı kullanılmıştır. Cehaletin diğer bir anlamı ise bazen inandıkları ile bildiklerinin çelişmesi, bazen de bilerek olsun veya bilmeyerek Allah’ın emirlerine uymamaktır. Nitekim bu ayet de buna işaret eder; “Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa,17) başka bir ayet de ise “ …Onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum dedi.” (Yusuf, 33) Bu ayetler bize bilerek ya da bilmeden de Allah’ın emrine uyulmamasına işaret eder. (1)

Şaravi şöyle der; “Ümmilik bir şeyi hiç bilmemen, cehalet vakıa ile çeliştiği hali ile bir şeyi bilmendir.”

Cehaletin Mazeret Oluşu; İslam cehaleti bir mazeret saymış dinden sorumlu olmasını alimlerin de ittifakıyla iki şeyde ele alınmıştır:

1-Hüccet’in İkamesi (Allah ve Resulünün emirlerinin kendilerine ulaştırılması)

2-Amel edebilmeye güç yetirmektir.

Şayet bu iki seçenek kendisinde oluşmuyorsa İslam’a göre o kişi mazeret sahibidir. Müslümansa hadler uygulanmaz veya tekfir edilmez. Hiçbir şekilde İslam kendisine ulaşmamışsa veya buna engel olan nedenler var ise Allah’ın rahmetine mazhar olacaklarına inanılır.

Bu delillerden ilki, üzerinde durmamız ve bunu açıklığa kavuşturmamız gereken bir durumdur. Çünkü günümüzde dinde aşırıya giden radikal gruplar ya da şahıslar cehalet özrünü hakkıyla anlamadıkları ve bilmedikleri için toplumu ve insanların birçoğunu tekfir etmektedirler. Anlaşılması gereken en önemli mesele “Hüccet’in İkamesi” meselesidir.

Hüccet’in İkamesi; İbn Teymiyye bu konuyu şöyle açıklıyor: “Kendisine delil ulaşmamış veya ulaşmış fakat birtakım yerleri gizli kalarak hakkıyla anlayamamış kişiye delil açıklamak veya anlamış olduğu halde bir takım harici şüpheler veya delillerle hatalı bir tevil yapmış kişiye hakikati açıklamaktır.”

“Çünkü bazen kişiye hakkı bilmesi gerektirici naslar(deliller) ulaşmış olabilir ama yanında sabit olamamıştır. Veya o nassı aslen hiç anlamamış da olabilir. Bazen de aklına, Allah’ın kendisi sebebi ile o kişiyi mazur sayacağı bilmediğimiz bazı şüpheler oluşabilir.”  (2)

İbni Teymiye’nin bu tanımı bize Hüccet’in muhataba bildirilmesi ve onun anlaması gerektiğini, öyle ki zihninde hiçbir şüphenin olmaması gerektiğini ifade eder. Bu görüş üzerinde alimler arasında ayrılık yoktur. Bugün Müslümanları tekfir eden zihniyet, tekfir ettikleri kişilerin kaç tanesinin zihnindeki şüpheleri gidermiştir? Alimlerin ittifak ettiği konulardan birisi de hüccetin ikamesine engel olan şüphelerin giderilmesidir.

İbni Teymiye şüphelerin giderilmesi konusunda şöyle der; “Tekfir tehdit etmek gibidir. Her ne kadar bir söz Resul’ün sözünü yalanlamak anlamına gelse de bununla beraber o kişi İslam’a yeni girmiş veya uzak bir çölde (şehirden uzak) yaşamış olabilir. Böyleleri hüccet ikame edilmediği sürece inkâr etmeleri sebebiyle kafir olmazlar. Bazen de kişi nasları aslen hiç duymamış olabilir veya duymuştur ama kendisinde sabit olmamış (tam olarak anlaşılmamış) veya her ne kadar hatalı olsa bile söz konusu nassı tevil etmesini (yorumlamasını) gerektiren birtakım sorunlar oluşabilir.”  (3)

Bu durumda İbni Teymiye hüccetin ikame edilmesinin gerekli olduğunu öne sürmektedir. Oluşan şüphelerinde def edilmesi gerektiğinin vurgusunu yapmıştır.

İbni Hazm ise şüphenin giderilmesi konusunda şöyle söyler; “Fasık veya kafir olduğunu söylediğimiz tüm durumlarda hüccet ikame edilmediği sürece kişi, her ne kadar hatalı olsa bile yerine göre mazur biri olabilir. Hüccetin ikamesinin özelliği ise, hüccet ulaştığında kişinin yanında, kendisine ikame edilen hüccet ile çatışacak hiçbir şüphenin kalmayacak şekilde açıklanmış olması gerekir.”  (4)

Görüldüğü gibi İbni Hazm’ın özellikle vurguladığı noktalardan bir tanesi hiçbir şüphenin kalmayacak şekilde giderilmiş olmasıdır.

Bu açıklamalar şu ayetin tefsiri niteliğinde olsa gerek: “Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): “Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara, 286)

Bu deliller bize gösteriyor ki hüccetin ikamesi sanıldığı üzere sadece nassın ulaştırılması veya bulunması değil, muhatabın anlaması ve zihninde hiçbir şüphenin kalmaması gerekir. Bununla birlikte kendisinde hüccetin ikamesine olan engeller nefsinden dahi olsa hükmü, nassı inkâr etmeksizin inatçılık ederse günahkâr olur. İbni Hazm bu konuyu şöyle vurgular; “Eğer kendisine hata ettiği konuda hüccet ikamesi yapıldıktan sonra ve hak kendisine açıkça ortaya konulduktan sonra hükmü inkâr etmeksizin sadece inatçılık ederse, Allah’tan gelen hakka cesur! Davrandığı ve haram olan şeye ısrar ettiği için fasık sayılır.” (5)

Hüccet’in Umumi (genel) Olması; Tekfir ehlinin iddialarından birisi de Alimlerin üzerinde hüccet’in ikamesinin sadece şehirden uzak yerlerde olanlara ya da İslam’ın emirlerinin kendisine hiç ulaşmadığı kimseler için geçerli olduğudur. Bunun Kur’an ve sünnette hiçbir delili olmadığı gibi selefinde bu yönde bir iddiası yoktur.

Allah (c.c) Kur’an’da “Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma!” buyurarak köyde veya şehirde yaşayanları değil bilakis her Müslümanın yanılabileceğini bildirerek onlardan sorumluluğu kaldırmıştır ve günahlarını affetmiştir. Allah’ın bu duayı bize tavsiyesi kabul edebileceğinin de bir göstergesidir.

İbni Teymiye şeyhleri tazim etmekle ilgili fetva isimli risalesinde bu hakikati açıkça şöyle ifade eder; “(Soru); Acaba büyük din alimlerimiz ve önderlerimiz, şeyhleri tazim edip onlara zor anlarında istiğase (sığınma) eden, onlara yalvaran, kabirlerini ziyaret eden, kabirlerini öpen, toprakları ile teberrük eden, oralarda gece boyunca mumlar yakan, uzak yerlerden gelerek özel ziyaret zamanları tayin eden, onlara adaklar adayıp oralarda namaz kılan ve diriliş geceleri diye isimlendirdikleri geceleri bayram yerine çeviren kişiler hakkındaki hükümleri nedir? Bunlar için ne derler?

(Cevap); “Bu şirk, eğer kişiye hüccet ikamesi yapıldıktan sonra vazgeçmeden yapılırsa, bunu yapanlar benzeri olan diğer müşrikler gibi öldürülürler. Müslümanların mezarlığına defnedilmez, namazları kılınmazlar. Ancak böyle biri cahil ise, ilim kendisine ulaşmamış ve Nebi’nin müşriklerle savaş sebebi olan şirkin hakikatini bilmiyorlarsa onun küfrüne hükmedilmez. Özellikle bu şirklerin Müslümanlar arasında çoğaldığını göz önüne almamız gerek. Böyle biri bu gibi şeylere yakınlık ve Allah’a itaat zannederek inanırsa Müslümanların ittifakı ile O delalettedir. Ancak kafir olması için kendisine hüccetin ikame edilmesi gerekir.” (6)

İbni Teymiye, bu gibi şirklerin Müslümanlar arasında çoğaldığından bahsederken köy veya şehir olmasından bahsetmemiştir bilakis genel anlamda toplumlarda yaygınlaştığını onların ise ancak hüccetin ikamesi yapıldıktan sonra hüküm verilebileceğini vurguluyor.

Başka bir yerde İbni Teymiye şirk diye amelleri sıraladıktan sonra şöyle der; “…fakat cehaletin galip gelmesi ve risalet bilgilerinin muteahhirlerin (peygamberden sonraki insanların) arasında yaygın olması nedeni ile kendilerine peygamberin getirdikleri beyan (hüccet ikame) edilmediği sürece bu gibi kimselerin tekfir edilmeleri mümkün değildir. Bu hüküm, ta ki kendilerine Resulullah’ın getirmiş olduğu hüccet, kendilerine açıklanıncaya kadar böyledir.” (7)

Hz. Aişe’nin Peygamberimize Allah’ın ilim sıfatı hakkındaki sorusu üzerine İbni Teymiye’nin yorumu şu şekildedir: “İşte Müminlerin annesi Aişe (r.a) Nebi (sav)’e ‘Allah insanların gizlediği her şeyi bilir mi’ diye sordu. Nebi (sav) de ona ‘evet’ dedi. İşte bu Aişe (r.a)’ın bu hususu bilmediğine ve Allah’ın insanların gizlediği her şeyi bildiğini öğrenmeden önce kafir olmadığına delildir. Bu hususları ikrar etmek her ne kadar hüccet ikamesinden sonra imanın asıllarından sayılsa ve de Onun her şeyi bildiğini inkâr etmek tıpkı her şeye gücünün yettiğini inkâr etmek gibi olsa da bu böyledir. Bununla beraber Aişe (r.a) günahtan dolayı kınanmayı hak etmişti. Nitekim bundan dolayı Nebi (sav) onu şiddetli bir şekilde itti ve “Allah ve Resulünün sana haksızlık yapacağından mı korktun” buyurdu.” 

Bu anlattıklarımızdan sonra Hz. Aişe’nin sözünün küfür olduğu açığa çıkmaktadır. Fakat sözü söyleyenin tekfir edilmesine gelince, terk edenin kafir olacağı hüccet kendisine ulaştırılmadığı (ikame edilmediği) sürece hüküm verilmez.” (8)

Bunlardan da anlaşılacağı üzere Hz. Aişe Peygamberin yanında yetişmiş köyde veya risaletten bihaberde değildi. Bu durumda Hüccet’in ikamesini sadece uzakta yaşayanlar için ya da hiç haberi olmayanlarla sınırlandırmak yanlış olacaktır. Nitekim başka bir yerde İbn Teymiye bunun umumu kapsadığını söyle ifade ediyor: “Madem sünnet de tefsir edilmiş Allah’ın unutma veya hata ile işlediklerinde bu ümmeti bağışlaması sabit olmuştur. O halde bu umuma işaret, hükmü daima korunarak her konuyu kapsayan genel bir işaret ile sabit olduğu anlaşılmaktadır.

Nitekim her ne kadar başka ümmetlere mensup olan hatalılara azap ettiyse de bu ümmet den olup da hata işleyenlere hatası sebebiyle Allah’ın azap edeceğine işaret eden hiçbir delil yoktur.” (9)

Cehalet Özrünün hem İtikad hem de Ameli Kapsaması; İslam alimlerinin ittifak ettiği bir diğer konu ise cehalet özrünün itikadi meseleleri de kapsadığıdır. Allah “Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma!” buyururken yanılmanın itikadi veya ameli olarak bir ayrımını yapmamıştır.

İbni Teymiye bunun itikadi meseleleri de kapsadığını şöyle belirtir: “Ben daima vurgulayarak derim ki Allah bu ümmetin hatasını bağışlamıştır. Söz konusu bu hata ise hem itikadi meseleleri hem de ameli meselelerin tümünü kapsar.” (10)

Ebu Hureyre (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle demiştir: “Bir adam nefsine zulmetmiş ve ölümü anında oğullarına şöyle vasiyet etmişti: Öldüğüm zaman beni yakın, kül haline getirin ve sonra denize saçın. Vallahi eğer rabbim beni diriltmeye güç yetirirse hiç kimseye azap etmediği şekilde bana azap eder. Sonra Resulullah dedi ki: Oğulları adamın bu isteğini yaptılar. Allah yeryüzüne dedi ki: Aldığını geri ver. O an adam dirildi ve kalktı. Allah ona “Bu yaptığın şeye seni sevk eden nedir?” diye sordu. Adam: “Senden korkumdur ya Rabbi” dedi. Bu söylediğinden dolayı Allah onu affetti.” (11)

Bu hadis üzerine İbn Teymiye’nin yorumu şu şekildedir: “İşte bu adam öldükten sonra tekrar dirilemeyeceğini, Allah’ın kudretinde şüphe etmiştir, hatta bir daha dirilemeyeceğine inanmıştır, bu da şüphesiz küfürdür. Ancak adam cahil olduğundan bunun küfür olduğunu bilmiyordu, Allah’ın kendisini cezalandırmaktan korkan bir mümin idi, bunun için de Allah onun günahını af etti.” (12)

İmam Şafii şöyle demiştir: “Yüce Allah kitabında kendisi için bazı isim ve sıfatları zikretmiş ve peygamber (sav)’in ümmetinden Müslüman olan kimse bunları reddedemeyeceğini bildirmiştir. Çünkü o isimleri Kur’an’da geçmiştir. Bu isimlerin Allah’a ait olduğunu Resulullah (sav) ‘den sabit olmuştur. Bunları bildikten sonra muhalefet ederse o kâfir olmuştur, ancak bu muhalefet kendisine bilgi gelmeden önce olmuşsa o kişi bilmediği için mazurdur. Çünkü bu gibi ilimlere ne akıl ne hikâye ne de fikir ve düşünceyle de ulaşılmaz. O kişiye bilgi ulaşmadığından cehalet olduğu için tekfir etmiyoruz.”  (13)

Cehaletin itikadi meseleleri kapsamadığını sadece ameli kapsadığını söyleyenlere karşın İbni Teymiye şöyle demiştir; “Oysa bu görüş ne sahabeden ne ona ihsan eli ile tabi olan Müslümanların imamlarından bildirilmemiştir. Esasen bu görüş; Cehmiyye, Mutezile ve Hariciler gibi bidat uydurup sonra uydurdukları bu bid’atlara karşı çıkanları tekfir edenlerin görüşüdür.” (14)

Görüldüğü üzere İbni Teymiye, itikadi meselelerde cehalet mazeret olmaz diyenleri bid’atçiler olarak nitelemiştir. Bu konuda sahabeden, tabiinden ve mezhep imamlarından hiç kimseden böyle bir şey bildirilmemiştir.

Bu delillerin tamamından anlaşılan şudur. İslam’da cehalet mazerettir. Cehaletin en kilit noktası ise Hüccet’in ikamesidir. Cehalet özrü ister itikadi, ister ameli, ister köyde yaşayan yada habersiz olan ister şehirde yaşayanlar için geçerlidir. Ta ki kendisine deliller ulaştırılır, muhatap bunu anlar ve şüphesi kalmazsa ve buna rağmen bilerek halen inkâr ederse, o zaman cehalet özrü kendisi için geçerli olmaz.

Mücahid Güneş

Kaynakça
1) İslam İtikadı Üzerine Mülahazalar/320 2) Fetava/23-246 3) Fetava/3-231 4) El-İhkam/1-67 5) El-Fisal/3-144 6) Fitye fi Tazimil meşayih-34 7) Bekriyye Redd/2-293 8) Fetava/11-412 9) Fetava/12-489 10) Fetava/2-231 11) Buhari ve Müslim 12) Fetava,3/231 13) Siyeru-A’lamin-Nubelâ,10,79’dan nakledilmiştir 14) Minhac/5-239