Doğumu, Yetişmesi ve Eğitimi
Üstad Ömer Tilmisani 4 Kasım 1904’te Kahire’nin kuzeyinde yer alan Şebin el-Kanatır‘ın Derb el-Ahmer mahallesinde doğdu. Asıl adı Ömer Abdulfettah Abdulkadir et-Tilmisani’dir. Babasının adı Mustafa et-Tilmisani’dir. Dedesinin adı da Malik et-Tilmisani’dir. Tilmisan beldesi aslında Cezayir’dedir. Bu da Üstadın dedelerinin kökeni hakkında bilgi vermektedir. Üstadın dedeleri ticaretle uğraşan bir ailedendi. Genelde kumaş ve mücevher ile uğraşıyor ve bu vesileyle Hartum (Sudan), Singapur, Siwakin (Libya), Kahire (Mısır) ve Cidde (Suudi) arasında beynelmilel ticaret yapıyordu. Üstad’ın dedeleri zamanla Kahire’ye yerleşmişlerdi. Kahire’de yerleşilen bölgenin adı da Tilmisan olarak anılıyor. Belki de burası da ismini bu aileden almıştı.
Çünkü Üstad’ın dedeleri Neva ve Mecazir köylerinde geniş alanları satın alarak çiftlikler kurmuştu. Üstad Tilmisani’nin dedesinin öne çıkan diğer bir özelliği selefi akidesine sahip olması idi. Bu sebeple vahabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdulvahab’ın görüşlerine çok değer vermiş ve onun kitaplarını kendi parasıyla tercüme ettirip destek vermişti. Üstadın dedesinin bu yönü bütün zenginliklerine rağmen ailece bidatlerden uzak bir yapıda olmalarına vesile olmuştu.
Üstad Ömer Tilmisani’de Neva’da doğmuş buranın yerlilerinden olmuştu. Dünyanın geniş imkanları ile çevrilmiş bir ortamda olmasına rağmen manevi ruhu yüksek bir şekilde yetişmişti. 8 yaşında Kuran-ı Kerim’i okumaya-ezberlemeye başlamış, Allah’ın kitabı ile yoğrulmuştu. Ailece Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren bir evde yetişmişti. Üstad Tilmisani ilk derslerini dedesinden almıştı. Dedesinin hem alim hem de şakacı özelliğinden bahsederek birçok defa İbni Teymiyye’nin ve İbni Kayyım’ın isimlerini ilk defa ondan duyduğunu belirtmiştir. Tilmisani ilkokulu Vakıflar Bakanlığına bağlı bir okulda okudu. Dedesi vefat ettikten sonra ailesi Kahire’ye taşınsa da Neva beldesinde dede topraklarından tamamen kopmadılar. Kahire’de el-Halemiyye Mahallesi’ndeki liseye kaydını yaptı. Lise son sınıfta iken 18 yaşında evlendi. Bu evlilikten Üstad’ın İki oğlu (Abid ve Abdülfettah) ve iki de kızı oldu. Liseyi başarı ile tamamladıktan sonra Hukuk Fakültesi’ne girer. 1930 yılında Hukuk Fakültesi’nden mezun olur. Kısa bir süre stajını tamamladıktan sonra avukatlık mesleğini icra etti.
Üstad Tilmisani avukatlık mesleğini icra ettiği dönemleri şöyle anlatır: “Elimden geldiğince avukatlığı din işlerine göre yapmaya çalıştım, medeni hukuk ile alakalı bir dava geldiğinde onun dosyalarına bakardım. Eğer o davada adam İslami esaslara göre haklı ise o davayı kabul ederdim, yok eğer haklı değilse o davaları kabul etmez karşı taraf ile anlaşması gerektiğini söylerdim.”
Üstad Ömer Tilmisani’nin Kişiliği
Avukatlık mesleği Üstad Tilmisani’yi ilmi çalışmalardan uzaklaştırmamıştı. Çünkü hukuk kitaplarının yanında her zaman tefsir, hadis, siyer ve fıkıh kitaplarını da bulundururdu. Tüm bu okumalarına, ilmi araştırmalarına, Kuran ve Hadis’ten çokça ezberlerinin olmasına rağmen kendini alim olarak görmüyordu. Bu ilmi seviyesine rağmen hiçbir zaman ne bir başkasına ne de kendisine fetva vermezdi. Din ile alakalı bir soru sorulduğunda; bu konu ile alakalı ben bunun cevabını şöyle okumuştum, der. Buna rağmen benim cevabıma dayanarak bu işini yapma, git bu konu ile alakalı ilgililere danış, diye eklerdi. Üstad’ın bu üslubu son güne kadar da öyle idi. Çünkü bu konuda her zaman derdi ki; “İnsanların fetvada en cüretkar olanları cehenneme en yakın olanlarıdır.(Hadisi Şerif/Darimi) Ve bu günlerde ne kadar çoktur bunlar.” Binlerce Hadis ezberlemiş olmasına rağmen senedini ezberlemediği bir Hadis varsa o Hadis’i söylemeden ya da anlatmadan önce şu anlama gelen bir hadis var, diye bahsederdi. Çünkü söylediği hadisin senedini bilmediği için Allah Resulü (s.a.v.) adına konuşmaktan imtina eder, ravisi daha kesin bir hadis var, olabilir, diye korkardı.
Üstad en önemli özelliğini şöyle tarif ediyordu: “Allah’ın bana verdiği en yüce nimetlerden biri kişinin gittiği yol ne olursa olsun hiç kimseyi kınamıyor ve nefret etmiyor olmam idi.” Adetlerinden biri de musibetleri Allah’a bırakırdı. Allah’ın lütfu, hikmeti ve adaleti ile o musibetler ondan giderilirdi. Bu yönüyle de Üstad her halinde, eserlerinde her zaman tarafsız davranmış sadece hakikatin tarafında olduğunu ortaya koyuyordu. Kendi haliyle ilgili de “Ben hayalı biriyim, öyle ki millete karşı hakkı yenilir biri olarak görünüyorum. Bana öyle bir nimet verildi ki hiç kimseden korkmuyorum ve beni hakkı söylemekten hiç kimse alıkoyamaz. Bir hak ne kadar ağır gelecek olsa bile ne kadar zarar verecek olsa bile ben yine o hakkı söylerim.” derdi. Hakkı söylerken de üslubu ve cümleleri edepli, sakin, belağatlı, kulaklara zarar vermeyen sesi ile karşı tarafı kırmadan söylerdi. Bu üslubu ile psikolojik olarak çok rahattı ama çok fazla da arkadaşı yoktu. Bu ahlakı ile düşmanların çoğunun şerrinden kurtulmuştu. Ancak Müslüman Kardeşler’e mensup olduktan sonra üzerine atılan suçlar sebebiyle çektiği işkenceler dahi hakkı söylemekten onu alıkoyamamıştı. Burada da bir kalkan olarak kimseden nefret etmeme özelliği devreye giriyordu. Kendisine iftira atanlara ve işkence çektirenlere rağmen kimseye kırılmıyor ve nefret etmiyordu. Bu durum için de; “Bu kalkana vurulan kılıçlar bu kalkanda kırılır.” diyordu.
Üstad Tilmisani’nin Şehit İmam Hasan el-Benna ile tanışması
Şehit imam Hasan el-Benna 1928 yılında Müslüman Kardeşler teşkilatını kurduğu zaman başta kahvehanelerde, camilerde olmak üzere çeşitli yollarla İslam’a davete-tebliğe başlamıştı. Tebliğ için bazı toplantılar tertipleyerek sohbetler, konferanslar vermiş daha sonraları ise Mısır’ın şehirlerini ve köylerini gezmiş bazen de davetçiler göndermişti. Davet için 1933 yılında Neva köyüne de iki kişi göndermişti. Bu davetçiler bu köyde Üstad Tilmisani ile tanıştılar. Bu tanışmayı Üstad şu şekilde anlatmaktadır: Hasan el Benna ile tanışmam çok ilginç olmuştu. O günlerde ben Tilmisan’ın Neva nahiyesi yakınlarında ufak bir yerde ikamet etmekte idim. Kalyubiyye köprüleri şebekesi merkezinde işçi olarak çalışıyordum. Bu meyanda avukatlığımı da yürütüyordum. Oturduğumuz yerde mütevazi bir mescid vardı ki, orada cuma günleri hutbe okuyor ve cemaate imam oluyordum. Bir gün küçük selamlık bahçesinde merhume zevcem ve çocuklarımla otururken, civcivler etrafımda hareketlenip duruyorlardı. Bu arada köy bekçisi: “İki efendi sizinle görüşmek istiyor.” diye bir haber getirdi. Ben, benim burada olduğumu kim onlara söylemiş, dedim. Bekçi:
-Biz otururken iki efendi geldi, bu köyde yerli olan biri var mı diyerek sordu? Ben de:
-Evet var, yerli bir avukattır, dedik.
-Namaz kılar mı, diye sordular.
-Evet namaz kılar, bize cumayı kıldırır ve Kur’an okur, dedik.
-O zaman bizim onunla görüşmek istediğimizi bildirin, dediler. Ben de size haber verdim.
-Git çağır, dedim ve zevcemi evin içine gönderdim. Aslında benim bu ziyaretten canım sıkıldı. Zira ben, tüm bu günlerimi ailemle geçirmek istiyordum. Ayrıca onların gelişi, en çok sevdiğim civcivlere hizmet edip zaman geçirmeme engel oldu. Sonra kendimi ayıplayarak canımın sıkıntısını yersiz buldum: ‘Zararı yok, belki bu ziyarette bir hayır var.’ dedim. Az sonra ikisi geldi selam verdiler ve oturdular. Konuşmalarında önceden alışmadığım fuzuli şeyler vardı. Kendilerini tanıttılar. Muhammed İzzet Hasan ve Muhammed Abdullah, Ebu Za’bel’deki delta demiryolu istasyonu şefi. Her ikisi de kendilerinin medrese ehli olmadıklarına dikkat çekmelerine rağmen konuşmaları ilmi ehliyet sahibi olduklarını ele veriyordu. Bu tür konuşmalarda, adet olduğu gibi fazla zaman harcamadan, neden bana geldiklerini izah etmeye giriştiler. İzzet Hasan bana dönerek:
Siz mesleğinizle ilgili ne yapıyorsunuz, diye sordu.
Ben bu soruyu hayli basit gördüm ve adabı muaşerata çok bağlı olduğumdan ciddiye almaya değer bulmadım. Aynı soğuk tempoyla ve alaylı bir edayla: “Gördüğünüz gibi civcivleri eğitiyorum.” dedim. Biraz daha ciddi bir edayla sözlerine devam etti.
Senin gibi bir Müslüman ömrünün kıymetli zamanlarını civcivleri eğitmekle geçirebilir mi? Halbuki ortalıkta senin gibi bir Müslümanın himmetini bekleyen civcivlerden daha çok muhtaç, nice insanlar vardır. İşte ben bu sırada lafın hayli ciddiyet kazandığını hissettim. Sözünü açması için hemen: “Bu civcivlerden daha çok eğitimimi bekleyen kimdir?” diye sorduğumda, daha ciddi bir tavırla:
– İnançta ve akidede kardeş olduğun kimseler, dedi. Ben:
– Onların terbiye ve eğitimini hükümetle beraber olan Ezher Üniversitesi üstlenmiştir. Buna karşı dini duyguların daha canlı bir hale geldiği bir yumuşak tavır ve edayla:
Hükümet ve Ezher, söz konusu eğitim ve terbiyeyi gereği gibi sağlam bir şekilde verebiliyor mu, diye sordu.
-Benden ne istiyorsunuz, beni kendi halime bırakınız, der demez, demiryolu istasyon şefi:
– Evet sen dış görünüşte haklı görünüyorsun, onun için kendi halime bırakınız diyebilirsin. Ancak biz, sende toplumu kurtaracak alametler görüyoruz. Allah (c.c.) sana bunca ilmi ve teveccühü vermişken, sırf kendi derdinle dertlenmen, Müslümanların bugünkü durumuyla ilgilenmemen mümkün mü, diye sordu. Artık içimde soru-cevapla bir şeyler elde ettiğimi hissediyordum.
-Elbette başkasını da kurtarmak istiyorum, fakat nasıl yapacağımı nereden başlayacağımı, bu konudaki prensipleri net olarak bilmiyorum, dedim.
-Önemli değil elini elimize koy, sana yolu gösteririz, dediler. Ben düşünmeden, tefekkür etmeden hiçbir hazırlık yapmadan mı, dedimse de adam:
-Müslümanların bugünkü hali o kadar açıktır ki, en ufak bir gecikmeye tahammülü yoktur. Durumları çok kötü, işleri darmadağın, birlikleri paramparça olmuş, zayıf düşmüş değil midir, diye sorunca artık kaçamak yolu kalmamıştı. Artık onlarla bir yardımlaşmaya meyleder hale gelmiştim.
-Siz kimsiniz? Çalışma metodunuz yolunuz yordamınız nedir, davanız nedir, diye sordum.
-Biz İhvan’ı Müslimin cemaatindeniz, dediler. Ben: “Daha önce böyle bir cemaatin adını duymadım dedimse de.”
-Boş ver, şimdi duydun işte. Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun, dediler. Bunun üzerine bana metodunuzu öğretin, dedim. Allah’ın kitabı ve Resulullah’ın sünneti diye özetlediler.
-Bu cemaatle nasıl ilişki kurarım dediğimde:
-İnşaallah yarın seni büronda ziyaret ederiz, diyerek çıkıp gittiler.
Artık onlar zihnimi etkileyecek bir tohum ekmişlerdi. Arkası kendiliğinden gelirdi.
Ertesi sabah büroya geldiklerinde av yakalamış gibi bir halleri vardı. O zaman tekbir ferdin davaya kazandırılmasının, davanın geleceği açısından ne kadar önemli olduğunu bilmiyordum.
İzzet Hasan bana dedi ki:
-Kararın nedir?
-Hayırlıdır, inşaallah iyi olur. Ben sizin sözlerinizde aradığım ciddiyetin ta kendisini buldum. Beni çağırdığınız davanın her şeyden ve herkesten önce bana yararlı ve hayırlı olduğunu düşündüm. İkinci yararı Müslümanlara dokunacak, dedim.
-Öyleyse sana İhvan’ın genel mürşidi Hasan el-Benna ile görüşmen için randevu alalım, dediler. Adamın künyesi bana kelli felli bir insan imajı verdi. Sanki makam, mevki, mal-mülk sahibi korkunç bir kimseyle görüşecekmişim gibi geldi bana. Artık onun benimle nasıl konuşacağını filan bir kenara atarak izzet ve şerefin yalnız Allah’a ait olduğunu söylenmeye başladım. İşimi Allah’a havale ettim. Ertesi günü bana randevu getirdiler. Belirtilen zamanda Kahire’ye hareket ettim. Oradan Mürşid’in evine gittim, kapıyı demir tokmakla çaldım. Avluya girerek:
-Genel Mürşit evde mi, diye sordum. Burası normal bir evden de daha mütevazi idi. İçeriden içten gelen bir ses karşılık verdi. Seste erkekliğin vakarı olduğu gibi liderlik, önderlik kokusu ve davetçinin tatlılığıyla karışık bir hal seziliyordu. Seste Müslüman şefkati, merhameti vardı. Kişiyi sıratı müstakime ileten davetçinin mesajı vardı. Ses tonunda o kadar bir tatlılık vardı ki, cevap verenin uzun zamandan beri beni tanıyan birisi olduğunu tahmin ettim. Biri evden çıktı. Sevgi ve canlılık dolu bir musafaha yaptı. Söz davranışlarıyla güven telkin ediyor ve kişiye, doğru bir şahsiyetin karşısında olduğunu hissettiriyordu. Her hareketi açıktı. Her sözünde canlılık, samimiyet ve doğruluk okunuyordu. İfade ettiği her düşünceyi temellendiriyor ve anlaşılır bir hale getiriyordu. Getirdiği delillerin tamamı ikna ediciydi. İleri sürdüğü delillerin tamamen Kur’an’ı Kerim’den ve Sünnet’ten seçilmiş olması dikkatimi celb etti. Düşünceleri ya ayetlerden bir nur ya da hadislerden çıkarılan bir ışıktı. Hasan el-Benna, İslam dininin kendisine bağlı insanlardan yararlanmasına çok dikkat gösterir ve bunda ısrar ederdi. Hayatım boyunca unutamayacağım sözlerinden bir şuydu: “ Ey Ömer! Her Müslümanda muhakkak bir hayır vardır ve o hayrın işletilerek Müslümanlara yararlı bir hale getirilmesi mümkündür.” Bu görüşmeden hemen sonra Üstad Tilmisani şehit imam Hasan el-Benna’ya biat etti. Üstad Ömer et-Tilmisani böylece Müslüman kardeşlerin ilk avukatı oldu.
Üstad Ömer Tilmisani’nin Zindan Hayatı
Üstad Tilmisani 1947-48’de şehit imam Hasan el-Benna’nın Filistin’e gönderdiği mücahit grup ile birlikte Filistin’de cihat etti. Arap devletlerinin ve Mısır’ın Birleşmiş Milletler ile yaptığı anlaşma neticesinde Mücahitler Mısır’a döndü. Bütün mücahitler gibi o da Mısır’da ilk defa 1948’de Müslüman kardeşler üyesi olmak bahanesi ile tutuklandı. Bu mahkemelerde avukatlığından dolayı Üstad kendi kendisini savundu. 1949’da İmam el-Benna şehit edildikten sonra hapishaneden bazı Müslüman Kardeşler üyeleri gibi o da serbest bırakıldı. 14 aylık fetret devri yaşayan cemaatin genel mürşitliğine Şehit imam el-Benna’dan sonra 1951 tarihinde merhum Üstad Hasan Hudeybi seçildi. 1952’de hür subaylar adına Kral Faruk’a darbe yapan Albay Cemal Abdunnasır Müslüman Kardeşleri hedefine almıştı. Nasır’ın başlattığı zulüm kampanyasında Üstad Tilmisani’de kardeşlerden binlercesi gibi 1954’te tutuklanarak 1971 yılına kadar aralıksız on yedi yıl hapishanede kaldı ve ağır işkenceler gördü.
1971 yılında cezaevinde serbest kalacağı zaman asker kendisine bir akşam toparlan çıkacaksın dediğinde Üstad diyor ki; ben bu gecede kalamaz mıyım? Yarın sabah çıkarım. Çünkü ben Kahire sokaklarını unuttum. Asker, ‘ben böyle bir yükümlülüğü kaldıramam’ diyerek ona bir taksi çağırır ve gitmek istediği adrese gönderir.
Üstad Tilmisani’nin Müslüman Kardeşler Liderliğine Seçilmesi
1973 Kasım’ında 2. Genel Mürşit Hasan Hudeybi’nin vefatından sonra 1974 yılında Üstad Tilmisani genel başkanlığa aday gösterildi. Bu durumu da kendisi şöyle aktarır: “Benim kaldırmak istemediğim tek bir derdim vardı, o da ihvan’a lider olmaktı. Çünkü İhvan’ın ilkelerine göre irşad mektebinin yaşı en büyük olan sorumluluğu alırdı. O zamanlar yaşı en büyükte bendim. Allah (c.c.) böyle istedi. Benim de biatıma vefam bu sorumluluğu kaldırmayı gerektirdi. Kardeşlerle benim aramda kuvvetli bir bağ vardı. Bundan dolayı kardeşler bu sorumluluğu kaldırabileceğim inancına sahip oldukları için psikolojik olarak rahatlamıştım.
Üstad Tilmisani’nin Müslüman Kardeşler Liderliğinde Mısır’ın Durumu
Nasır’ın 28 Eylül 1970’de ölmesiyle İslami çalışmanın önündeki büyük bir engel kalkmış oluyordu ve Enver Sedat’ın işbaşına gelişi Müslüman Kardeşler’e Mısır’da kısa bir rahatlamaya sebep olmuştu. Sedat, Nasır’ın otorite ve karizmasını yıkmak için Müslüman Kardeşler’i destekliyormuş gibi göründü. Üyelerini hapisten çıkardı. Müslüman Kardeşler’i, Nasırcılarla karşı karşıya getirerek birbirlerine karşı bir kin ortaya çıkarmaya çalıştı. Sedat, Müslüman Kardeşler’i resmen tanımaya hiçbir zaman yanaşmadı. Fakat İmam el-Benna döneminde çıkarılan el-Davet adlı dergiyi çıkarmalarına da izin verecekti. 1976 yılında Salih Aşmavi, Üstad Tilmisani’ye giderek el-Davet dergisini yeniden İhvan’ın emrine vermeye hazır olduğunu bildirdi. Aşmavi’nin, teklifi olumlu karşılandı ve derginin, yeni dönem ilk sayısı Temmuz 1976’da yayınlandı. Derginin 1977 Ocak sayısındaki açıklamasına göre tirajı 78.000’e yükseldi. Bu dergi Sedat’ın öldürülmesinden tam bir ay önce bütün gayrı resmi yayınların yasakladığı 1981 Eylül’üne kadar kesintisiz yayınını sürdürdü.
Üstad Tilmisani İmam el-Benna’nın çizdiği yolda yürüdü. Toplumun ıslahının ve İslamileştirilmesinin fertten başlayarak “merkezden muhite doğru” yayılması kanaatine sahipti. Bu yüzden asla silahlı eylem taraftarı olmadığı gibi, davanın korkutucu çehresinin toplayıcı olmaktan çok dağıtacağına inanıyordu. Şöyle diyordu: “Eğer biz fertlerin vicdanlarında İslam’ı hakim kılmazsak, toplumu yönetecek sisteme nasıl hakim olabiliriz.”
Üstad Tilmisani’nin “merkezden muhite” politikası vesilesiyle Mısır’da öğrenci dernekleri, Tabipler Odası, Hukukçular ve Eczacılar Birlikleri, Gazeteciler Dernekleri hep Müslümanların eline geçti. Suriye, Ürdün, Kuveyt, Sudan, B.A.E. ve Bahreyn’de Müslüman Kardeşlerin görüşleri büyük ölçüde ilerlemeler kaydetti. Böylece Müslüman Kardeşler uluslararası alanda da bir güç kazandı.
Üstad Tilmisani ayrıca Moro cihadını yakından takip ederek büyük destek sağladı. Afganistan İslam Cihadına da müşavir olarak hizmet etti. Pakistan’da bulunan Afgan mücahitlere maddi ve manevi imkanlar sağladı. Suriye’de Hafız Esad rejimine başkaldıran Müslüman Kardeşler’in başarısı için canla başla destek oldu. İran-Irak (1980-1988) savaşının sona erdirilmesinde arabuluculuk yapmaya çalıştı. Filistin davasının sonuna kadar savunucusu oldu ve Filistin mücadelesini İslami çizgiye getirebilmek için büyük gayret sarf etti. Üstad Tilmisani Bütün bu yönleri ile İmam el-Benna dönemindeki gibi cemaatin moral açısından yüksek psikolojik ortamını yeniden diriltmeyi başardığı için Müslüman Kardeşler’in içerisinde ikinci Hasan el-Benna olarak bilindi.
Enver Sedat’ta bu sıralarda İsrail’le Kudüs’ü ziyaret ettiği 19 Kasım 1977 tarihinden itibaren iyi ilişkiler geliştirmiş, 17 Eylül 1978’de ABD’nin arabuluculuğunda, İsrail’le masaya oturarak Camp David Sözleşmesini imzalamıştı. Bu antlaşma ile İsrail tarafından Altı Gün Savaşı’nda ele geçirilen Sina Yarımadası Mısır’a geri verilmiştir. Barış çabalarının sonucu olarak, Menaham Begin (İsrail Başbakanı) ile birlikte 1978 yılı Nobel Barış Ödülünü almıştır.
Ayrıca Müslüman Kardeşler’in eski gücüne kavuştuğunu gören Enver Sedat cemaate iftiralar atmaya başlamıştı. Nitekim Üstad Tilmisani, televizyonda naklen bir yayın esnasında Devlet Başkanı Enver Sedat’la karşı karşıya gelmişti. Aslında insanların çoğu bu tartışmadan sonra Üstad’ın ne kadar hikmetli olduğunu öğrenmişti. Çünkü iftiralar karşısında millet zannetmişti ki Üstad’ın dili korkudan yere düşecek ve cevap veremeyecek. Fakat Sedat’ın beklemediği bir şekilde Üstad tüm bu iftiraları bertaraf etti. Ve konuşmasını şöyle bitirdi: “Ben bize yapılan iftiralarda Allah’tan sonra şikayetlerimi size iletmem gerekirken, iftara atan, zulüm eden sizsiniz. Şimdi ben sizi Allah’a şikayet ediyorum. Ayrıca Mısır’ın Müslüman halkı Siyonist emeller doğrultusundaki politikanı tasvip etmemektedir ve onlar da sizi Allah’a şikayet etmektedir. Allah adalet sahibi ve müntakimdir.” Diyerek ne güzel cevap verdi. Lisanı dil etikliğiyle ve iman gücü ile düşmanın kalemini kırıyordu. Sonra Sedat iftiralarını topladı ve milyonların gözü önünde Üstad’tan özür dileyip şikayetini geri almasını istedi.
Enver Sedat İsrail’le yakınlaşmasından ve Mart 1979’da Camp David anlaşmasından sonra kendine karşı tavır alan Mısır halkına karşı baskı uygulamaya başladı. Baskı görenlerin başında Müslüman Kardeşler, Cemaati İslami ve Kıpti Hristiyan birlikleri geliyordu. Sedat’a karşı Ocak 1977’de halk ayaklanmaları oldu. Olaylar İsrail’in ilk sefirini atamasıyla ve İran Şah’ının ülkeye iltica etmesiyle daha da şiddetlendi. Üniversitelerde (Kahire/Asyut) oturma eylemleri başladı. Rejim zor kullanarak göstericileri dağıttı. Bu sırada Sedat ile Papa 3. Şenode arasında ansızın anlaşmazlıklar baş gösterdi. Sedat, Papa’ya Kıptilerin temsilcisi olamayacağını beyan etti. Kıpti Kilise, 1980 baharından itibaren resmi kutlamaları protesto etmek suretiyle rejime muhalefetini açıkça ortaya koydu. İşte tam bu sıralarda Minye ve çevresinde baş gösteren Yukarı Mısır Olayları yaşandı. Hristiyanlarla Müslümanlar arasında çatışmalar sonucu birkaç kişi öldü. Büyüyen çatışmalar sonrasında Eylül 1981’de Enver Sedat Üstad Tilmisani’yi, yazarları, düşünürleri ve Kıpti rahiplerini tutuklattı. Mısır’da büyük çaplı tutuklamalar ve baskılar oldu.
Enver Sedat Mısır-İsrail savaşının sekinci yıl dönümü münasebeti ile 1981’de 6 Ekim’i kutladığı tören sırasında silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü. Resmi geçit töreni sırasında askeri konvoy içinde bulunan yüzbaşı Halit el-İslambuli tarafından önce el bombaları atılmak suretiyle Sedat’a ve üst düzey komutanlara saldırılmış, daha sonra ise otomatik silahlarla platformun önünden taranmıştı. Bu saldırı sırasında Enver Sedat 72 kurşunla öldürülmüştü. Sedat’ı öldüren yüzbaşı Halid el-İslambuli ise 1982 yılında idam edilerek şehid edilmişti. Enver Sedat’ın öldürülmesinden İslami gruplar sorumlu tutulmaya çalışıldı. Hassaten bu suikastı Müslüman Kardeşlerin planladığı yaygarası koparıldı. Şehit yüzbaşı Halit’in Müslüman Kardeşler üyesi olduğu imajı verildi. Şehit Halit İslambuli’nin gerçekte önce Mısır’daki Selefi grubu temsil eden Cemaati İslami’nin, sonra Mısır’da Cihad grubu olarak bilinen İslami Cihadın üyesi olduğu ortaya çıksa da Mısırlı yetkililer Müslüman Kardeşler’e hayat hakkı tanımamaya devam etti.
Üstad Ömer Tilmisani’nin Vefatı
Üstad Tilmisani 22 Mayıs 1986’da Ramazan ayının 13. gününde 82 yaşında Kahire’de rahmet etti. Cenaze namazı Kahire’nin Ömer Mekrem Camisi’nde kılındı. Cenazeye yarım milyonu aşan mahşeri bir kalabalık toplandı. Cenazesinde dönemin Mısır Başbakanı, hükümet üyeleri, meclis başkanı, milletvekilleri, Ezher şeyhleri, İslami Araştırmalar Merkezi’nin üyeleri, İslami cemaat önderleri, Arap kanaat önderleri, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) liderleri, Mısır’ın büyük kilisesinin başkanlığını temsilen bir heyet ve önde gelen birçok kişi katıldı. Bunun yanı sıra Mısır’ın dışından yirmi yaş altı ve üstü gençler toplanmıştı. Göz yaşları ile dolu, çıplak ayakla cenaze arabasının arkasından koşuyorlardı. Allah (c.c.) Üstad Ömer Tilmisani’ye rahmet etsin.

Önceki İçerikEvlilikte Eş Seçimi
Sonraki İçerikAynı Delikten Bir Daha Isırılmayalım