Üstad Necip Fazıl’ın fikriyatının temeli olan Büyük Doğu, Cumhuriyet sonrası yaşanan siyasi, ictimaî ve ahlakî farklılık ve reddediş içerisinde bir hesaplaşma, bir İslamî şuur inşası ve medeniyet projesi olarak doğdu. “Zıp zıp kadar beyinlere” karşı iman, fikir ve hareketin müdafaasını yaptı. Münkir kadrolarla hesaplaştı. Seçkinlere karşı ezilenlerin, toplum mühendislerine karşı da medeniyetin yanında yer aldı.
Büyük Doğu, Anadolu insanına küfür karşısında nasıl bir duruş alması gerektiğini, değerler sistemini tekrar ne şekilde etkin hale getireceğini anlattı.
İslam’ın kâmil bir medeniyet olduğunu ve bu yüzden hiçbir düşünce sistemiyle sentez kabul etmeyeceğini, nereden ve kimden gelirse gelsin İslam dışı her düşüncenin de merdud olduğunu ilan etti:
Ey genç adam bu düstur sana emanet olsun:
Ötelerden habersiz nizama lanet olsun! (Çile, 466).
İslam’ın Gelecek Tasavvuru
Büyük Doğu, İslam’ı anlama, yaşama ve cemiyete hâkim kılma idealidir. O, mağlup doğudan muzaffer doğuya gidişin yol haritasıdır. Büyük Doğu en kapsayıcı ve en arınmış haliyle, Üstad Necip Fazıl’ın İslam üst başlığı altında örgüleştirdiği
siyaset, cemiyet, ahlak, devlet ve gelecek tasavvuru, İdeolocya Örgüsü de onun vahiy merkezli ortak mutabakat metni/millet sözleşmesidir.
Üstad, Büyük Doğu’nun başyapıtı olan İdeolocya Örgüsü’nde, temel devlet kurumlarının nasıl ve neye göre işleyeceğini, milletin hak ve ödevlerinin neler olduğunu ifade etti.
Büyük Doğu, Tanzimat’tan itibaren aranan ve bulunduğu zannedilen çarelerin gerçekte Batı’nın akıl ocağında imal edildiğini, bu yüzden çözüm yerine sorun ürettiğini, çarenin ise içerde milletin ruh köklerinde olduğunu söyledi.
Büyük Doğu, münkirlerin iddia ettiği gibi Üstad’ın itibar arama vasıtası değil, bilakis Tanzimat sonrası yaşanan süreçte itibarsızlaştırılan millete İslam’la iade-i itibarda bulunma yoludur.
Büyük Doğu, İ’la-i kelimetullah davasına daha çok aksiyon noktasında katkıda bulunan bir milletin tefekkür sınırlarını aşan, İslam’ı eşyaya ve hadiseye hakim kılma cehdidir.
Büyük Doğu ve İslamî Hareketler
Büyük Doğu Şeriat-tasavvuf birlikteliğiyle, muasır bütün İslamî hareketlerden farklıdır. Şeriat merkezli İhvân Hareketi ile Cemaat-i İslamî arasında yakın bir ilişki vardır. Bir anlamda İhvân, Cemaat-i İslamî’nin var oluş sebebidir.
Tasavvuf İhvân’da, kurucusu Hasan el-Bennâ’nın bir sufî olması hasebiyle gözükür fakat hareket çapında tasavvufi bir yoğunluk görünmez. Cemaat-i İslamî ise mahza Şeriât merkezlidir. Nedvetu’l-Ulema, İhvân hareketinin daha bilge, daha alim şeklidir. Büyük Doğu ise bunlardan tamamen bağımsız bir anlama ve yaşama biçimidir.
Büyük Doğu, Anadolu merkezlidir. Fakat İhvân gibi pergelin diğer ucuyla bütün Âlem-i İslam’ı ihata eder, Üstad’ın ifadesiyle Büyük Doğu: “Vatanın bugünkü ve yarınki sınırlarıyla çevrili bir ruh ve keyfiyet planına sahiptir. O kendini mekan çerçevesinde değil, zaman çerçevesinde gerçekleştirmeye taliptir.” ( İdeolocya Örgüsü, 8).
Beklenen inkılabın aleti söz ve kalem, alanı öncelikle Anadolu sonrasında Âlem-i İslam ve bütün bir yeryüzü, kadrosu ise mukaddesatçı gençliktir.
Büyük Doğu Davası’nın Hülasası: “Ne Mutlu Müslümanım Diyene!”
İslam yekparedir ve hiçbir ideoloji ile sentez kabul etmez. Bu yüzdendir ki Üstat Türk-İslam, Arap-İslam sentezi gibi ifadeleri reddeder: “Tanrıdağ’ı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman gibi muvazaacı bir tekerlemenin belirttiği madde ve posa Türkçülüğüne inananlar iyice bilmelidirler ki ‘Tanrıdağ’ı bir put ismidir, ‘Hira’ ise Kâinatın Efendisi’ne vahyin nazil olduğu sadece bir mekan adıdır ve zıt manalar asla birleşmez. Müslüman hiçbir dağa ilahi hüviyet biçemez, sadece layık olanını mübarek bilir; Allah’ı tevhidden ve bu tevhid potasında her alakanın eriyip gittiğini takdirden gayri vazife tanımaz.”( Kısakürek, Rapor/4, s. 78.).
Üstat milliyetçiliği müşahhas bir şekilde kıymetlendirirken şöyle der: “Bir gün evime Kenyalı, kuzguni siyah bir zenci gelmişti. Odama girerken beni Müslümanca selamladı ve benimle hem de ecnebi bir lisanı vasıta ederek dertleşmeye başladı. Birkaç saat içinde bu zenciye o kadar ısınmıştım ki, siyah kehribar yüzünü bile bembeyaz görmeye başlamıştım. Düşünmüştüm ki, şimdi bu zenci Romanyalı Hristiyan bir Gagavuz Türkü olsaydı her türlü ırki ve uzvi eşlik içinde acaba bana ne kadar yabancı görünecekti?” O halde milliyetçiliği ırki ayniyette değil “ruhi muhteva eşliğinde görmek gerekir.” (Kısakürek, Çerçeve/3, s. 207-208). Bu yüzdendir ki Üstat, Ziya Gökalp’in hareketini “Türk’ün İslam’dan önceki hayatını azizleştirmek ve İslam’ın yerine Türkçülüğü koymak.” (Kısakürek, Çerçeve/4, s. 114) olarak değerlendirir ve reddeder.
Üstad’a göre Türk’ün İslam’sız hayatının hiçbir kıymeti yoktur. Buna kıymet takdir edenlerle durdukları yerin aynı olamayacağını da kesin bir dille ifade etmiştir. Nitekim Nihal Atsız’la bir karşılaşmasında Ona; İslam’la ilişkisinin hangi düzeyde olduğunu sorar. Atsız:
İslam’a Türk’ün dini olduğundan dolayı saygı gösteriyorum.
Peki ya Türk’ün dini Şamanizm olsa ne yapardınız?
Bu durumda Şamanizm’e saygı gösterirdim.
Cevap karşısında şaşkınlığı gizleyeme- yen Üstad, bu tür bir telakkinin tereddütsüz küfür olacağını söyler.
Üstad’ın milliyetçiliği red davasını ona ait beylik bir cümle ile noktalamak gerekirse şu söylenebilir: “bütün davamızın hülasası: ‘Ne mutlu Müslümanım diyene!’dir (Kısakürek, Sahte Kahramanlar, s. 252).
İşte İz Geliniz
Üstad, İstiklal Mahkemeleri zulmünün hafızalarda çok canlı olduğu, ‘Allah” demenin yasaklandığı, minarelerde “Tanrı Uludur” diye muhdes ezanlar okunduğu bir zamanda meydan yerinde durdu: “İşte iz geliniz” dedi. Yüreklere cesaret aşıladı. İslam’ın ne olduğunu kavrayan derin müminleri “büyük fetih yürüyüşüne davet etti. Köye, mezraya hapsedilen İslam’ı yeniden izzet kürsülerine taşıdı. Doğu-Batı muhasebesi yaptı. Cami deyince aklına çorap kokusu gelen ve bütün ameliyeleri, “Bir saman kâğıdından kopya almak.” olan mustagribleri fikren mağlub edip, Allah Resulü’ne aidiyetin fikri nasıl besleyebileceğini gösterdi. Her nevi propaganda malzemesi kullanılarak halka dikte edilen yeniliklerin esasında Batı’nın çöplüğüne ait olduğunu söyledi. İslam’a gerici diyenlerin esas itibariyle yüzbin devir geride olduğunu, zahirde geri gibi görünen Müslümanların halinin de onlara “deh” demeye matuf olduğunu ifade etti. Kemalist kuşatmayı kırdı, İslam’a söven taifeyi tek başına gölgede bıraktı. Modernitenin yalanlar masalı olduğunu gösterdi. Devleşti, tek başına Hakkâri’den Edirne’ye bir nesli İslam dairesinde muhafaza etti. Büyük Doğu fikir, sanat ve hareket fakültelerine malik bir üniversite gibiydi. Üstad, öteki dünyanın içinden geldiğinden tanıdığı âlemi en mahrem noktalarına varıncaya kadar deşifre ve cerh etti. İslamcıların yekûnundan daha müessir bir eleştiri dili geliştirdi. Tefekkürü sanat diliyle arz etti. Bu cihetle muhaliflerini dahi büyüledi. Selefi, sufî, liberal ve radikal İslamcı dâhil hemen herkes Onun ya lisanını kullandı ya da pek çok ifadeyi ondan aldı. Cumhuriyet elitlerinin karşısında ürkek ve mahcup bir halde duran Anadolu evlatlarına, aslında ürktükleri çağdaş varlıkların fikir-sanat ürünlerinin korsan, dev cüsselerinin de mukavvadan olduğunu yani yanlış bir tesirle kediyi aslan suretinde gördüklerini anlattı:
Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Büyük Doğu damar damar bütün Anadolu’yu sardı. Diriliş ve Mavera ondan doğdu. Ne var ki Büyük Doğu asıl varlık alanı olan medresede makes bulamadı. İlmiye, Büyük Doğu’yu keşfedemedi. Medrese hayattan koptu, içe kapandı. İlahiyat da Üstad’ın fikir cephesinde hüsrana mahkûm ettiği Batı aklına büyük bir hayranlık duygusu içerisinde sentez teklif etti. Yüksek Lisans ve Doktora için Harvard’a, Oxford’a gitti.
Netice
Büyük Doğu, hayatın her alanında olmasına rağmen, “400 yıldır, anlayamadığımız, bilemediğimiz, göremediğimiz, örgüleştiremediğimiz, seçemediğimiz, yapamadığımız, duyamadığımız, sezemedi-ğimiz, bulamadığımız, eremediğimiz, İslam’a nüfuz etme” (İdeolocya Örgüsü, 91) davasıdır.
Büyük Doğu, İslam coğrafyasının varlığına, içinde bulunduğu şartlara ve bütün Müslümanlara yönelttiği soru ve onlara verdiği cevaplarla yeniden arınıp İslamlaşmanın yolunu gösterdi. Büyük Doğu, müstemleke kafalara, eşya ve hadiselere hükmetmeye memur olduklarını hatırlattı. Maddeci batıya yoksun olduğu ruhu, ruh- çu doğuya da madde üzerinde egemenlik kurma yolunu gösterdi. Müslümanı derin bir kavrayışla kuşattı ve onu mazideki izlere sadık kalarak tufanın içerisinden selamet denizine doğru yürümeye çağırdı.

Dr. İhsan Şenocak