İnsanoğlunun ihtiyaçlarının sınırsız olması, bu ihtiyaçları karşılayan maddi varlıkların sınırlı olmasından dolayı iktisat ilmi ortaya çıkmıştır. Bu ilim insanın yiyecek, içecek, giyecek ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını nereden nasıl temin edeceği konusunda farklı modeller ortaya çıkarmıştır. Modern çağda İslâm iktisat sisteminin dışında Liberalizm, Kapitalizm ve Kominizm gibi ekonomik sistemler ortaya çıkmıştır. Liberalizm, “Bırakınız yapsınlar” sloganı ile bireyi kutsayan, toplumu ifsat eden ve hiçbir ahlakî kural tanımadan sınırsız bir şekilde gelir elde etmeyi teşvik eder. Kapitalizm ise tüketim çılgınlığı, israf, savurganlık ve lüks hayat üzerine bina edilmiştir.

Kominizm bireyi bir köle gibi çalıştırıp, topluma feda eder. İslâm bir Müslüman’ın gelirini hangi kaynaklardan elde etmesi gerektiğini, bu kaynaklardan hangilerinin haram olduğunu ortaya koyar ve bununla birlikte elde edilmiş olan bir gelirin de kullanmasını ölçülere bağlar. Kişilere harcama noktasında kısıtlamalar getirerek kumar, şans oyunları, meyhane gibi haram yerlerde tüketilmesinin önüne geçer.

İslâm dini, Müslüman ferdin iktisadi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi amacıyla bir meslek ve zanaata sahip olmasını teşvik eder. İlk peygamberden son peygambere kadar tüm peygamberler özelde kendi iktisadi ihtiyaçlarını karşılamak, genel anlamda ise üretim yaparak toplumlarının ekonomik refah seviyesini arttırmak için iktisadi faaliyetlerde bulunmuş ve yol göstermişlerdir. Hz. Âdem çiftçilik ile uğraşan ilk ziraat mühendisi, Hz. Nuh gemi yapan bir marangoz, Hz. Davut insan vücudunu tehlikelerden koruyan zırhlar yapan bir demirciydi. Hz. Yunus balıkçılık, Hz. İsmail avcılık yaparak geçinmiştir. Hz. Yûsuf tahılları uzun yıllar muhafaza etmek için silolar yapmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen Lokman (a.s) eczacı ve hekimdi.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de çocukluk yıllarında Mekkelilerin koyunlarını otlatmış, gençlik yıllarında ise amcası Ebû Talip ile beraber ticaret amacıyla kervanla Şam’a gitmiştir. Hz. Muhammed (sav) Şam pazarında alışveriş yaparken hiçbir şekilde yemin etmiyor, yemin edilmesini de sevmiyordu. Bu durum birçok kişiyi etkilemişti. Yirmili yaşlarda iken Mekke’de “Faziletliler Birliği” anlamına gelen “Hılfu’l-Füdûl” cemiyeti içinde yer alarak “Kim olursa olsun zulme karşı çıkma, mazlumdan yana olma” ilkesiyle haksızlığa uğrayan ticaret erbabının yanında yer almıştır. O dönemde kervanla uluslararası ticaret yapan ve kendisine sermaye-emek ortaklığı ile iş yapacak birisini arayan Hz. Hatice, yapılan tavsiyeler neticesinde doğru sözlülüğü ve güvenilirliği ile bilinen “el-Emîn” olan Hz. Peygamber (sav) ile iki kat ücret karşılığında anlaştı. Doğruluk ve emanete riayet üzerine kurulan bu ortaklık kutlu evliliklerine vesile olmuştur.

Ticaret alanları bir tüccar olan Hz. Peygamber (sav) ve basiretli Müslüman tacirler için İslâm’ı tebliğ etme sahasına dönüşmüştü. Nübüvvetin başlangıcındaki ilk vahiy, Mekke’nin çarşılarında, pazarlarında ve panayırlarında tacirler arasında yankı bulup ete kemiğe bürünüyordu. İslâm, Uzak Doğu’daki Endonezya ve Malezya gibi ülkelere ordu ve savaşlarla sınırları aşıp gitmemiş, buralara bir avuç doğru sözlü ve güvenilir Müslüman tacir vesilesiyle yayılmıştır. Bu nedenle olacak ki, Peygamber Efendimiz (sav) “Doğru ve güvenilir tacir, habibler, sıddıklar ve şehitlerle birliktedir.” diye buyurmuştur.

Efendimiz Hz. Muhammed (sav) Hicret ettiğinde Medine’nin ticareti ve ekonomisi azınlık durumunda olan yahudilerin elindeydi. Tıpkı bugün olduğu gibi yahudiler, çağın en çok gelir getiren ticari kazanç alanı hangisi ise onu ele geçirmişlerdi. Medine’de bulunan üç yahudi kabilesi ekonomik hayatı adeta kendi aralarında pay etmişti. Benî Kaynuka, kuyumculuk ve finans sistemini tekelleştirerek ellerinde bulunduruyordu. Tefecilik yaparak yüksek oranda faiz ile özellikle Araplara borç para veriyor, onları bugünkü kapitalist sistem gibi ömür boyu sömürüyordu. Beni Nadir kabilesi Medine ticaretinin belkemiğini oluşturan tarım faaliyetleri ile uğraşıyordu. Bu kabile, Medine’nin yanı sıra civar bölgelerin ihtiyacı olan tarım ürünlerini de üretiyordu.

Benî Kurayza’ya gelince bunlar da deri ticareti ile uğraşıyor, deriden çağın gereklerine uygun çeşitli ürünler üretip satıyorlardı. yahudiler, Medine pazarını kendileri kurduklarından bu pazarın kurallarını da kendileri koyuyordu. Pazar yönetimi ellerinde olduğundan ticaret mallarının fiyatlarını istedikleri şekilde belirliyor, alışverişten sürekli olarak kazançlı çıkıyorlardı. Pazarda kurulan işyerlerinin en işlek olanlarını ellerinde tutuyor, ücra köşelerde kaldığından getirisi fazla olmayan işyerlerini ise yüksek fiyatlarla Araplara kiraya veriyorlardı. Bu kadar karamsar bir tabloya sahip olan bu ekonomik çarkın içine Peygamberimiz (sav) hiçbir şekilde dâhil olmadı. Çünkü bütün zorluklara rağmen İslâm prensipleri üzerine kurulan alternatif bir ekonomik sistemin oluşturulması kaçınılmazdı. Peygamber Efendimiz (sav) öncelikle ticaretle uğraşan sahabelerle istişarelerde bulundu. İslâm kurallarının geçerli olduğu bir pazar oluşturmak konusunda fikir birliğine varıldı.

Hz. Muhammed (sav) büyük bir çadır kurdurtarak, yahudilerin pazarı kadar büyük olmasa da çadırın kurulduğu yeri Müslümanlara pazar yeri olarak ilan etti. Müslümanlar artık bu çadırda İslâmî kurallara göre alışveriş yapıyordu. Bir süre sonra bu pazar adından söz ettirmeye başladı. Bu durum elbette yahudilerin hoşuna gitmemişti. Eğer Müslümanlar bu işte başarılı olurlarsa askeri, sosyal ve siyasal alanda da artık Müslümanlar üzerindeki hükümleri sona erecekti. Bu pazarı ortadan kaldırmak için birtakım sinsi planlara başvurdular.

Ka’b bin Eşref’in bir gece adamlarıyla bu pazarı yakması bunlardan biriydi. Peygamber Efendimiz (sav), bu olay karşısında tebessüm ederek “Yaptığımız bu iş yahudileri kızdırdı, demek ki, biz doğru bir iş yapmışız. Bundan sonra kendi çarşımızı öyle bir yere taşıyacağız ki, onlar bu sefer daha fazla kızacaklar.” diye buyurdu. Bu girişimden sonra Müslümanların çarşısı bir arsa üzerine inşa edildi. Kısa bir süre içinde Medine ticaretinin büyük bir kısmı bu çarşıda yapılmaya başlandı.

İşte Hz. Peygamber (sav) böyle devrimci bir kişiliğe sahipti. Ticari alanda kıt imkânlarla, zor şartlarda ve yahudilerin hâkimiyetine rağmen, yılmadan yıkılmadan İslâm pazarını oluşturdu. Bulunduğumuz çağda zaman, mekân ve insanlar değişmiş olsa da ekonomik sistem ve araçlar yine yahudilerin ve İslâm düşmanlarının elinde.

Yılda ortalama 100 milyar dolar faiz parası doğu ülkelerinden sömürü düzeni üzerine kurulmuş olan küfrün başkentlerine akmaktadır. Her yıl orta büyüklükte bir Afrika ülkesi faiz lobisine çalışmakta, fakir sürekli fakirleşirken, zengin de hiçbir risk almadan, alın teri dökmeden zenginliğini artırmaktadır. Türkiye’de 70 milyon civarında kredi kartı bulunmaktadır. Bu kartların her kullanımı İngiliz menşei Visa kart ve ABD Mastercard ödeme sistemi ile yapılmaktadır.

Visakart ve Mastercard sahipleri bu ödeme sistemi ile bir yandan paranın akışını takip ederken bir yandan da servetlerine servet kalmaktadırlar. Haftalarca sırasını bekleyip yüksek fiyatla aldığımız günaha ilk girişin sembolü olan ısırılmış elma logolu ürünler yine yahudilerin değil mi? Geleneksel hale getirerek sofralarımızda düğünlerimizde nişanlarımızda hiç eksik etmediğimiz coca cola ve benzeri içecek ürünlerini kim üretiyor.

Haram olmasına rağmen cebimizden hiç eksik etmediğimiz sigara markaları kime hizmet ediyor? Bu zehri içtiğimizde vücudumuzda meydana gelen hastalıklardan kimin ilaçları ile tedavi oluyoruz. Dünyadaki tarım ürünlerinin tohumları, hazır yiyecekler, giyim markaları ve adını sayamadığımız nice ürünler aynı el tarafından üretiliyor ve dünya pazarında satılıyor.

57 ülkeden oluşan tüm İslâm ümmetinin dünya üretimi içindeki payı bir Almanya etmiyor. Bu acı tablo ile nasıl ekonomik, siyasal, sosyal ve askeri alanda bağımsız olabiliriz. Acaba Peygamber Efendimiz şimdi aramızda olsaydı bu tablo karşısında ne yapardı? Tüm zorluklara rağmen İslâm pazarını mı oluştururdu yoksa her şeyi ile İslâm düşmanlarının oluşturmuş olduğu bu kapitalist düzene dâhil mi olurdu?

Abdurrahim KÜRKÇÜ

Kaynakça

1) Muhammed Emin Yıldırım, Asr-ı Saâdet’te Ticaret ve Tüccar Sahabîler.