Dünyanın masum çocukları ve bebekleri,
Yüzyıllardır sizin mazlum ve masum fotoğraflarınıza bakıyoruz.
Sizi bu hale getiren ihtiraslarımız ve bizim duyarsızlığımızdır.
Ya dramatik hikayelerinizi duyduk ya da Aylan bebeğin yatışı gibi fotoğraflarınıza bakakaldık.
O yatışıyla neler anlatıyordu bize.
Belli ki küsmüştü.
“Siz kendinizi değiştirmedikçe” sizde umut yok diyordu sanki…
Uzatmıştı o minicik ellerini, denizin soğuk sularına. Kucaklamıştı kum taneciklerini. Yüreklerimizden daha yumuşaktı o taşlar.
Biz ısıtamamıştık, doyuramamıştık Aylan bebeği. Sadece onun cennet fotoğraflarına bakıyor ya da bakıyor gibi yapıyorduk.
Yüreklerimiz yanıyor, daralıyor, sıkışıyor. Hiçbir şey yapmadan, yapamadan…
Ne de güzel yaşar gibi bakan donuk gözleriniz.
Ne de güzel uyuyordunuz bebeğim. Bize neler fısıldıyordunuz? Ne güzel bir yatışınız var öyle.
Katılaşmış, pas tutmuş, katranlaşmış vicdanlara ne demek istiyorsunuz?
Zalimlerin napalm bombalarına, en büyük cevap siz misiniz?
Anneleriniz size doyamadan, babalarınız sizi doya doya koklayamadan ellerimizden nasıl kayıp gittiniz?
Giderken herkes için soru işaretleri bıraktınız; Çocuklar neden öldürülüyor?
Ne denmeliydi?
Boğazlar düğümlendi. Cevap veren olmadı.
Yüzlerinize cesaret edip bakamadık. Zaten siz de Aylan bebek gibi göstermek istemediniz. Sırtınızı döndünüz.
Soğuk suları ve kum taneciklerini bizden daha merhametli buldunuz. Geridekileri umursamadınız. Belki de değmezdi dönüp bakmaya.
O dağınık saçlarınız ne güzeldi. Okşamaya yüzümüz var mıydı, elimiz gider miydi?
Yüzükoyun yatan bedenlerinize, dağınık saçlarınıza, kanla karışmış tozlu yüzünüze cesaret edip bakamadık.
Bir düşünce toprağın bağrına, bizi insanlığımıza dirilttiniz. Eğer bir bahar daha gelecekse insanlığa, katran sürünmüş, pas tutmuş kalplere gelmez o bahar.
İnsan dirilecekse, insaniyet dirilmeli önce.
Size mi düştü, sizin masumiyetinize mi düştü bu görev?
Kararan vicdanları sarstınız. İnsan olma şuurunu hatırlattınız. Yaşıyormuş gibi bakan gözleriniz ve dağınık saçlarınız ne çok şey anlattı bize. Umarım ahınız kalmaz düştüğünüz yerde.
Kim böyle insanlığın iftihar tablosuna arkadaş olanlar? Siz kefenlere sarılı yan yana dizilmiş, dünyanın mazlum ve masum çocuklarıyız diye cevap mı verirdiniz.
O masum ve mazlum yüzlerinizi, kundaklarına sarılmış halinizle, bize sorgulatan bakışlarınızla, boşuna ölmüş olamazsınız.
Anladıklarınızdan da büyüktür anlattıklarınız.
Siz kurumuş çöllere can veren yağmurlar gibi, yüreklere şefkat yağdırıyorsunuz.
Siz ne çok taşlaşmış kalpleri erittiniz. Siz “sadece ben” diyen insanlara yüreği hatırlattınız. Kanayan o minicik bedenlerinizle vicdanları kanattınız.
Bakarken o bakılamaz gözlerinizle kurumuş nice göz pınarlarına yaş oldunuz.
Ey ağzı gül kokan bebekler, merhamet timsali mahzun bakışlı yetimler!
Bu yaşta ağır yük halsiz bırakmış sizi.
Bataklık sulardan daha durgunsunuz.
Görünmez hançerle içten vurgunsunuz.
Sizler Bağdat’ın, Basra’nın yeşil hurmaları,
Fırat’ın, Dicle’nin narin yosunları,
Halep’in, Gazze’nin yetim bebekleri.
Sizleri anlatmak ne mümkün…

Halil Alanoğlu