“O halde kim Allah’a ve Resûle itaat ederse, işte onlar; Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar!” (Nisa, 69)

Sabah erkenden kalkıp dükkânına giderken uykuda olan hanımına baktı ve ‘İnsan sevilmekten daha çok anlaşılmayı istiyor’ diye düşündü Mücahit. Aslında ikisi de birbirini çok seviyor; ikisi de birbirinin dert ortağı, sır arkadaşı, din kardeşi, can yoldaşı olmak için çabalıyordu. Fakat dün geceki tartışma aralarına Berlin Duvarı gibi girmiş, soğuk savaş rüzgârları estirmişti. Mevzu, eşinin çalışmak istemesiydi. Ama yeni doğmuş evladının, annesi yanında olmadan büyümesini istemiyordu. Kıt kanaat geçindikleri bir dükkânları vardı, fakat tüketim çılgını olan bu yamyam çağın doymak bilmeyen süslü oyuncaklarına para yetiştiremiyorlardı işte. Zaten kanaat olmasa, kim doyabilirdi ki, bu çağda?

Aslında adam eşinin; çalıştığı işin kölesi, kocasının ise efendisi olmaya çalışan kadınlardan olmaması için istemiyordu bu durumu. Yoksa elbette bir kadın çalışabilirdi, ama makul durumlarda geçerliydi bu. Hatta kendisi, işletme mezunu olarak çalıştığı özel bir şirkette kadın patronunun elini sıkmadığı için görevinden çıkarılmıştı. Fakat rızık verenin kim olduğunu unutmadan hemencecik bir dükkân açmıştı kendisine. İşleri de fena değildi. Buradaki en büyük sıkıntısı ise fazla kazanmak hırsıyla yanıp tutuşan esnaf komşularıydı.

Gerçi birbirlerinden nefret eden bu adamların en çok güvendikleri kişi kendisiydi ve onlar arasındaki haram işlerden uzak durmayı başarmıştı. Ama onları da kaybetmişti. Gelen müşterilerin dışında neredeyse yanına uğrayan bir dostu kalmamıştı. En son mahalleden bir arkadaşı uğradığında ona ‘Bu gidişle ne bir dostun kalacak ne de bir arkadaşın!’ deyip geçivermişti.

Bu durum Mücahit’i fazlasıyla üzüyordu. Aslında yapması gerekenleri yapıyordu. İnancının nehyettiği tüm haramlardan kendisini ve ailesini korumaya çalışıyordu. Kredi, faiz, içki, kumar ve her türlü ahlaksız durumdan uzak durmaya çalışıyor, kul hakkına riayet ediyor ve bu konuda en ufak bir taviz vermiyordu. Fakat toplumun içine düştüğü bataklık onu ziyadesiyle üzüyordu. Daha bu sabah dükkânı açmadan önce bir olaya şahit olmuştu. Bir çocuk, kendisinden daha küçük bir başka çocuğu döverken onları ayırıp büyüğüne;

‘Kendinden küçük bir çocuğu dövmeye utanmıyor musun?’ demişti. Çocuk ise;

‘Kendimden büyük birini nasıl döveyim ki?’ diye karşılık vermişti.

Gerçekte çocuğun söylediği sözler dünya sisteminin bir özeti gibiydi. Evet, herkesin gücü, kendisinden daha zayıf olan birine geçiyordu. Herkes, fırsat yakaladı mı karşıdaki garibanı eziyordu. Herkesin bu konuda zalimliği tescillenmiş gibiydi, yeter ki, eline fırsat geçmeyegörsün… Fakat bir Müslüman böyle olamazdı, olmamalıydı. Her şeyin bir imtihan süzgeci olduğunu unutmamalıydı. Güçlü olduğunda mazlumun yanında, zayıf olduğunda bile zalimin karşısında durmayı başarabilmeliydi.

  • Selamün aleyküm! Başını iki elinin arasından çıkaran Mücahit, karşısındaki aksakallı, nur yüzlü ihtiyarı fark etmemişti bile. Kendini toparladı:
  • Aleyküm selam amca, buyur bir şey mi istemiştin?
  • Oturabilir miyim evladım?
  • Tabi ki, amca buyur!
  • İnsan takva elbisesi giymedikçe, giyinik de olsa çıplaktır evladım…

Mücahit, dükkânına gelen bu ihtiyarı tanımıyordu. Söylediği sözün ağırlığından olsa gerek kim olduğunu sormadı. Fakat bu söz, yarasına merhem olmuştu:

  • Çok doğru bir söz amca! İnsanların birçoğu demek ki, çıplak geziyor…
  • Yumruk sıkanla tokalaşılmaz evladım! Bunun için kendini harap etme. Haram ve helâli hatırlatmak için çevrendekilere tebliğ yapacaksın tabi ki, fakat insanlar seni dinlemiyor, hatta fazlaca tepki gösteriyorlarsa, bu senin yolunun yanlış olduğunu göstermez. İnsanlık tarihinde en çok sıkıntı çekenler, peygamberlerdir.
  • Toplum epeyce bozuldu amca! Artık helâl ve harama dikkat eden neredeyse kalmadı. Kendi çevremden bunu biliyorum. Hatta ailem bile…
  • Bak evladım! Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, Resûlullah’ın (sav) ifade ettiği gibi imanını korumak; avucunda bir ateş, bir kor parçası tutmak gibi zor hale gelecektir. Bu yüzden kendini kınama! Sen zor olanı seçtin. Ama kurtuluşunun bu zor olanı seçmekten geçtiğini bilmelisin. Tek bir arkadaşın ya da dostun kalmasa da bu yolda tek başına yürümen gerekse de bunu başarmalısın. Çünkü müstakim olan yol budur. ‘Dünyaya bir daha mı geleceğiz?’ diyen dindar(!) veya din(i)darlara ve günah denizinde boğulup harama haram katan haramilere söyle; Ahirete de iki defa gitmeyeceksiniz…

Mücahit, karşısındaki kişinin Allah’ın salih bir kulu olduğunu anlamıştı. İçini bir sevinç kapladı. Daha dikkatli davrandı ve yaşlı amcanın elindeki kâğıdı fark etti:

  • Maalesef yalan, fare deliğinden giriyor, ama hakikat kale kapısından sığmıyor evladım. Günümüzdeki insanların belki de en büyük imtihanı bu olacaktır. Yani hakikati ve yalanı, helâli ve haramı, kötülük ve iyiliği birbirine karıştırmadan yaşayacakları bir hayat! Ebedi saadete açılan bir hayat! Hakiki dostlara kavuşulacak bir hayat! Örneğin sen bir tüccarsın! Bak, Peygamber Efendimiz (sav) ne buyuruyor; ‘Dürüst ve güvenilir tüccar, ahirette peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olacaktır’
  • Amca bir şey sorabilir miyim? Elindeki kâğıtta ne yazıyor?
  • Arkadaşlarının, kardeşlerinin isimleri…
  • Arkadaş mı? Kardeş mi?
  • Evet, al evladım…

Mücahit elleri titreyerek kâğıdı masadan aldı. Daha kâğıda bakar bakmaz ihtiyar kaybolmuştu. Onu dükkânının önünde görenler, çığlık sesleriyle bir kâğıdı kalbine götüren Mücahit’in ağlayışının ve kâğıtta yazılanların ne anlama geldiğini nereden bileceklerdi:

Peygamber; Muhammed Mustafa (sav)

Sıddık; Hz. Ebûbekir (r.a)

Şehitler: Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a), Hz. Ali (r.a).