“Amacımıza ulaşmak için öncelikle bir dünya savaşı çıkarmalıyız. Bu sebeple Rusya‘da çarlığı zayıflatıp, ateizmi ve komünizmi hâkim kılmalıyız. Ajanlarımız vasıtasıyla Britanya İmparatorluğu (İngiltere) ve Alman İmparatorluğu (Almanya) arasında gerginliği körükleyerek savaşa zemin hazırlamalıyız. Ve bu savaştan (1.Dünya Savaşı) sonra, komünist düzeni iyice inşa etmeliyiz ki, tüm hükûmetleri yıkabilelim ve tüm dinî düzenleri zayıflatabilelim.

Ardından İkinci Dünya Savaşı‘nı çıkarmalıyız. Bunu gerçekleştirmemiz için faşistler ve siyonistler arasında savaşla sonuçlanacak bir gerginlik oluşturmalıyız. İsimleri Nazi olacak olan faşistleri, savaş sonunda yok etmeli ve savaş sonrası Filistin‘de israil devletini kurmalıyız. İkinci Dünya Savaşı sürecinde uluslararası komünizm, mutlaka Hıristiyanlığı dengeleyecek bir güce ulaştırılmalı. Toplumlara ölçülü bir şekilde son çöküşü yaşatacağımız zamana kadar bu denge bizim için gereklidir.

Üçüncü Dünya Savaşı‘nı çıkarmamız için; İslâm âleminin liderleri ve siyonistler arasında, ajanlarımız vasıtasıyla ayrı düştükleri konular üzerinden gerginlik çıkarmalıyız. Bu savaş, Müslüman Arap Dünyası ve israil devletinin birbirlerini yok edecekleri şekilde dizayn edilmeli. Bu hengâme içinde diğer milletleri; fiziksel, ahlâkî, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlamalıyız.

Nihilistlerin ve ateistlerin önlerini açmalıyız ve müthiş bir sosyal çöküş provoke etmeliyiz ki, böylece bu kanlı kargaşa ve vahşetin doğurduğu korku içinde mutlak ateizm etkisi ortaya çıksın. İnsanlar her yerde vahşi devrimci azınlığa karşı kendilerini savunmak zorunda kalsın. Daha sonra İnsanlık Medeniyeti, bu vahşi yok edicileri imha edecek. Birçok kişi Hıristiyanlıkta hayal kırıklığı yaşayacak. Kimileri de hayatta herhangi bir pusulası veya istikameti olmaksızın deizmi seçecek.

Ama bir düşünceden ötürü endişe duyacaklar. Bu endişelerinin sebebi; nereye itaat edecekleri, neye yönelecekleri konusu… Sonunda evrensel bildiriler, evrensel kurallar, evrensel mesajlar yoluyla Lucifer‘in (Şeytanın) saf doktrininin ışığını almaya başlayacaklar. Bu doktrin, sonunda tüm insanlık içinde genel dünya görüşü haline gelecek ve ona teslimiyet içinde olacaklar…”

15 Ağustos 1871, Washington

Komplo teorilerinden nefret eden birisi olarak bu mektubu sizinle paylaşmamın nedeni, farklı bir durumu izah etmek içindir. Siyonistlerin; kendilerini büyük bir güç olarak lanse etmeleri isteği, belki de kendi uydurdukları bir takım derin yapılanma isimlerini kamuoyuna yaymaları, yine onların oyunlarının bir parçası olabilir. Albert Pike isimli bir mason üstadının yine bir mason üstadı olan Giuseppe Mazzini’ye yazmış olduğu iddia edilen böyle bir mektup, uydurulmuş da olabilir. Fakat bu mektubu önemli kılan şey, içeriğidir. Mektuba göre siyonistler de Hıristiyanlar da kullanılmaktadır. Yani onların da bir üst aklı vardır ve bu mekanizmanın en son amacı, insanları herhangi bir inanca tabi olmaktan uzaklaştırmak, yani şeytanın yol arkadaşı kılmaktır.

‘İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.’ (Nisa, 76)

Komplo Teorisi olmayacak kadar gerçek olan şey ise; İnsan fıtratına düşmanlık yapan bu türden kişilerin veya oluşumların temel hedefinde İslâmiyet’in ve Müslümanların olmasıdır. Çünkü diğer inançların aksine onları en çok uğraştıran kesim bizleriz ve bizim inancımızdan uzaklaşmamız için yapamayacakları şey yoktur. Şöyle ki; Bir Müslüman topluluğun İslâmî yaşam tarzından uzaklaşması için her türlü materyali kullanırlar, her türlü masrafı yapmaktan çekinmezler. İçimizdeki bozuk grupları, seküler kesimleri paraya boğarlar. Kültür, sanat, müzik, edebiyat, sinema, tiyatro, spor alanlarında bu grupları pohpohlayıp gündemde tutarlar. Bu grupların temel görevi ise nesilleri bozmaktır. Ayrıca saf ve berrak İslâm anlayışını yok edebilmek için, İslâm ile alakası olmayan birtakım mezheplerin önünü açma gayretindedirler. Şia, Vahhabilik ve bazı tekfir grupları bunlara örnek olarak verilebilir. Özellikle Ortadoğu ve diğer İslâm beldelerinde yapmak istedikleri budur.

‘Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.’ Ali İmran-54

Kendilerini şeytanın hizmetkârları olarak nitelendirenlerin en kolay argümanları ise Hıristiyanlaştırma faaliyeti yani misyonerliktir. Çünkü en çok kullanabildikleri kesim bunlardır. Başta Müslüman coğrafyası olmak üzere diğer inanç mensuplarını Hıristiyanlaştırmak için yoğun bir misyonerlik faaliyeti içerisindedirler. Örneğin; 20. Yüzyılın başlarında Afrika kıtasındaki Hıristiyan nüfusu 5 milyon iken, günümüzde bu sayı 500 milyonu geçmiştir. Güney Amerika kıtasında yerel dinlere inananlar neredeyse kalmamıştır ve ezici çoğunluk Hıristiyanlık inancındandır. Asya kıtasında da durum farklı değildir. Sadece Çin’de bu sayı 67 milyon civarındadır. Önceleri bu faaliyetleri; sömürgeleştirme, köleleştirme ve açlıkla sınama şeklindeydi. Günümüzde ise insanları iç savaşlarla yerlerinden ederek kendilerine muhtaç hale getirmektedirler. Afrika’nın birçok köyünde betonarme yapılar, sadece kiliselerdir. Müslüman coğrafyasındaki misyonerlik faaliyetleri ise daha komplikedir. Samimi bir Müslümanın kolay kolay Hıristiyanlığa geçmeyeceğini iyi bilen batılılar, bu işi farklı yöntemlerle yapmaktadırlar. İbadetinde Müslüman fakat yaşantısında Hıristiyan birini hedeflemişlerdir. Alfabesinden giyim kuşamına, yılbaşından doğum günü kutlamasına kadar her alanda Hıristiyanlık ritüelleri maalesef toplumun geniş bir kesiminde görülmektedir.En çok okunan kitaplar batı klasikleridir. Resmi tarih anlayışı batıya endekslidir. Tiyatro eserleri, sinema filmleri hep batının empoze etmeye çalıştığı kilise kültürüdür. İman açısından zayıf olan kişileri kiliselerde para veya mevki karşılığı Hıristiyanlaştırmaktadırlar. Kendilerini pek belli edemedikleri doğu ve güneydoğu illerinde de inanılmaz çalışmalar yapmaktalar. Bundan yıllar önce bir kırtasiyeye uğramıştım. Kırtasiyeci; bir adamın dükkâna içi kitap dolu bir poşet bıraktığını, bunların yayınevlerinin örnek kitapları olduğunu ifade ettiğini ve aceleyle orayı terk ettiğini söylemişti. Ağzı sıkı sıkıya kapatılmış poşeti beraberce açtığımızda, Hz. İsa’nın hayatının anlatıldığı kitap ve CD’ler, birçok dilde yazılmış İnciller, Hıristiyanlık inancının anlatıldığı çeşitli kitaplar gördük.

Hiçbir inanca İslâm kadar husumet yapılmamıştır. Hiçbir kitap Kur’ân kadar hedef alınmamıştır ve hiçbir hayat Resûlullah’ın (a.s) ki kadar saldırıya uğramamıştır. Fakat İslâm, Kur’ân ve Resûlullah’ın (a.s) hayatı, Rabbimizin koruması altındadır. Bu durum kıyamete dek sürecektir inşallah…

“Şüphesiz o Zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik! Onun koruyucusu da elbette biziz (Hicr, 9).” Kanaatimce biz Müslümanlara en büyük zarar, yine kendi içimizden gelmektedir. Bilinçli veya bilinçsizce yapılan bazı uygulamalar, siyasi veya maddi kaygılar, bu toplumun inanç köklerini baltalamaktadır. Yani bozulan biz oluyoruz, inancımız değil! Nitekim yakın zamanda yarı çıplak kadınların ilahiyat fakültesinde konuşmacı olarak derse alınması, İslâmî Eğitim Enstitüsü inşaatına Spor-Toto firmasının sponsor olması, kadının camideki erkek cemaate vaaz vermesi, Kutlu Doğum etkinliklerinin gösteriş ve israfa dönüşmesi, muhtaç durumdaki insanlara yapılan yardımların Allah’ın rızasına uygun olarak yapılmaması bunlara örnek olarak verilebilir.

Son olarak, yakın zamanda dinlediğim bir şiiri sizinle paylaşmak istiyorum. Alper Tuna’nın “Sana Gül Diyorlar Ey Resûl!” şiiri, neredeyse tüm bu endişelerimizi haklı kılacak düzeydedir;

SANA GÜL DİYORLAR EY RESÛL!
Gül gibi narin olduğunu söylüyorlar
Haklılar
Ama çelik gibi iradenden bahsetmiyorlar
Seni övdüklerini sananlar
Senden habersiz yaşıyorlar
Zilleti sabır, korkaklığı metanet, kıyamı terör zannediyorlar
Sana gül diyorlar ey Resûl!
Gül gibi zarif olduğunu söylüyorlar
Haklılar
Ama kılıç tutan ellerinden bahsetmiyorlar
Seni anlattıklarını söyleyenler
Seni göklere çıkarıp aramıza karışmanı istemiyorlar
Getirdiğin ayetlerin damarlarımızda kan gibi dolaşması gerektiğini
Bir türlü kabul edemiyorlar
Sana gül diyorlar ey Resûl
Gül gibi güzel olduğunu söylüyorlar
Haklılar
Ama küfrün, şirkin belini nasıl kırdığından bahsetmiyorlar
Adın anıldığı anda kalbini tutanlar
Ne gariptir ki, katledilen masum çocukların acısından
Bir yol bulup sana ulaşamıyorlar
Sana gül diyorlar ey Resûl
Gül gibi tertemiz olduğunu söylüyorlar
Haklılar
Oysa güller ağlıyor ey Nebi!
Bunca feryat, figan, çığlık, ah ü vah
Yeryüzü romantik olamayacak kadar sıcak
Adına yazılan şiirler, edebi metinler
Etkinlikler, anlatılar ve tüm organizeler
Bir türlü seni hatırlatmaya yetmiyor
Davanı, mücadeleni, ortaya koymuyor
Tavizsiz duruşun ey Nebi!
Sevgin, merhametin, öfken, adaletin ve cihadın
Hayatımızda yerini bulmuyor
Sefih adamların korkak ağızlarında cümlelerin geveleniyor
Yalan yanlış çıkarsamalar
Bin türlü yanlış aktarımlar
Yazık ki, kare kare şeref timsali olan hayatının
Örnek alınmaması için sayıklanıp söyleniyorlar
Sana gül diyorlar ey Nebi!
Gül gibi pak olduğunu söylüyorlar
Haklılar
Ama koca koca adamlar utanmıyor, sıkılmıyor
Senin yoksul hayatını kırpa kırpa anlatıp zengin oluyorlar
Müminler horlanıyor
Çocuklar, kadınlar tecavüze uğruyor
Allah için can verenler küçümseniyor
Namusunu, izzetini, vatanını savunanlar hain ilan ediliyor
Kâfirler, Müşrikler, Putperestler, Mecusiler, Ateistler, Hıristiyan ve Yahudiler,
İrili ufaklı bütün batıl güruhlar
Tüm güçleriyle,
Teknolojileri, siyasetleri, sanat adı altında ki soytarılıklarıyla
Vahşice
Kudurmuş köpekler gibi saldırıyor
Ve senin adına iyi niyet, hoşgörü naraları atanlar
Tüm bunları görmüyor, göremiyor
Yaralı bir ceylan gibi inim inim inlerken sabiler, masumlar, mazlumlar
Koyun gibi melemeyi dahi isyan kabul ediyor
Melemeden kurban edilmeyi öğütlüyorlar
Sana gül diyorlar ey Nebi!
Gül gibi saf olduğunu söylüyorlar
Haklılar
Gülün dikenine dahi katlanamayanlar
Gül ile bülbül ile sanat satıyorlar
Aşk’ı kitaplarda dahi doğru okuyamayanlar aşk’ı anlatıyor
Dünya devasa bir arena oldu ey Rasul!
Tüm insanlık seyirci
Vahşi yaratıkların önüne atılıyor yiğitler
Alkışlar dinmek bilmiyor
İnsan kemiklerinden kuleler oluştu ey Nebi!
Mazlum kanına doydu topraklar
Doymadı alçaklar, doymadı zalimler
Sayın seyirciler! Sayın seyirciler! İyi seyirler, iyi seyirler…
Sana gül diyorlar ey Nebi!
Gül gibi günahsız olduğunu söylüyorlar
Haklılar
Her yerde ismin anılıyor
Süslü tablolarla yüksek yerlere asılıyor
Ama kalplere kazınmıyor ey Nebi!
Yüreklere dokunmuyor
Eylemlerin sebebini oluşturmuyor
Herkes senden bahsediyor
Herkes sözde seni çok seviyor
Yazık ki, yolunu takip etmek kimsenin aklına gelmiyor
Vahiyle adım adım, karış karış ördüğün
O kutlu emanete kimse sahip çıkmıyor
Bu ne aşktır ey Nebi, kalplere inmiyor
Bu ne sevgi ey Rasul, kılımızı dahi kıpırdatmıyor
Sana gül diyorlar ey Nebi!
Gül gibi gülüşün olduğunu söylüyorlar
Haklılar
Mazlumlar gülmeden gülmeyeceğini bilmiyorlar
Gerçeğin ta kendisini getirdiğini bile bile
Seni rüyalara hapsediyorlar
Sen insanlığı kâbuslardan uyandırmak için geldin
Onlar, senin hatıranı hayallere mahkûm ediyor
La İlahe İllallah’a adanmış ömrünü
Muhammmedun Resûlullah’ta bütünleşmiş kimliğinin rengini göremiyorlar
Uluslara, ırklara ve hatta kabilelere ayrılıyor
Ve adına birlik diyorlar
Önderini unutmuş bir nesil yetişti ey Nebi!
Dilde kalan bir iman
Her şey bir varsayıma dönüştü
İddia edenler çoğaldı
İmanı yaşamak şartı yok artık zihinlerde
Bu korkunç bekleyişte
Bu kıyamet öncesi sarhoş şehirlerde
Sana gül diyorlar ey Nebi
Gülemeyeceğini bile bile